The Scope of Social Solidarity
İslâm dini’nin toplumdaki mazlum ve mahrumların yüzünü güldürmek ve kendilerini saadetli bir hayat tarzına ulaştırmak için emrettiği hayırlı faaliyetlerden birisi de, hiç şüphesiz sosyal dayanışmadır.
Sosyal dayanışmanın alanı; İslâm toplumunun ve İslâm devletinin sorumluluğunun bütünlüğünden meydana gelmiş olan bir alandır. İslâm’da sosyal dayanışmanın amacı; hak ve adalet atmosferinde devlet ve ümmetin kaynaşarak saadeti temin eden meşru, pratik vasıtaları sonuna kadar kullanmalarını sağlamak suretiyle mazlum ve mahrumların yüzünü güldürmektir.
Evvela şunu anlayalım ki; İslâm’a göre devlet ile toplum arasındaki yardımlaşma, bütün hedeflerini gerçekleştirerek, bütün esaslarını yerleştirerek, bütün vasıtalarını kullanarak tamam olmazsa, ümmetin, dayanışmanın semeresini toplaması, toplumun onun gölgesinden yararlanması mümkün olmaz. Bu samimi yardımlaşma ve bu karşılıklı sevgi ile ümmet izzet, adalet ve bolluk elbisesiyle saadet kazanır. Emniyet, selamet ve istikrarın gölgesinde gölgelenir.
Sosyal dayanışmanın gerçekleşmesinde, toplum ve devlet üzerine büyük sorumluluklar düştüğüne göre, sevgiye ve gözetime layık olan ve bu sorumluluğun kanatları altına girenler kimlerdir. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:
Çocukların Gözetilmesi ve Korunması
İslâm, ana ve babalara, çocuklarının terbiyesini, emzirilmesini ve korunmasını farz kılmıştır. İhmal etmeden, kısıtlamadan nafakalarını temin etmek de farzdır.
Eğitim ve öğretimi ilgilendiren her konuda İslâm; iman, akıl, cisim, ahlâk ve nefis noktalarından terbiye sorumluluğunu velilere farz kılmıştır. Bu konunun dayanağı Allah Teâlâ’nın şu ayetidir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve aile fertlerinizi yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden koruyunuz…” [1]
Çocuğun emzirme ve terbiye edilip korunmasına gelince, anne sağ iken çocuğu üzerinde daha çok hak sahibidir. Zira yaratılışındaki sevgi ve Allah (c.c.)’ın bıraktığı merhamet, ilgi sebebiyle erkekten daha becerikli, daha şefkatlidir.
İslâm âlimlerinin çoğunluğunca tercih edilen görüşe göre, karı-kocanın boşanıp ayrılmasından sonra çocuğun annesinin yanında kalma müddeti erkekse yedi yıl, kız ise dokuz yıldır. Nafakasına taallûk eden hususlarda İslâm onu, Allah Teâlâ’nın şu ayet-i kerimesine göre, hayatta olduğu ve gücü yettiği takdirde, babaya farz kılmıştır:
“…Annelerin yiyeceği, giyeceği babanın elinden geldiği miktara ve örfe âdete göre, çocuk kendisinin olan babaya aittir…” [2]
İslâm’ın, çocuğun gözetimiyle ilgili prensipleri o derece titizdir ki, ölümlerinden sonra kalacak malların üçte birinden daha çok miktarını vasiyet etmekten babaları menetmiştir.
Yetime Kefil Olmak
Yetim; küçük yaşta, zayıf, gözetime ve kefalete muhtaç iken babası ölen kimseye denir. İslâm, toplumda ödevlerini yerine getiren, sorumluluklarını bilen, lehinde ve aleyhinde olanları en güzel bir şekil, en soylu bir manada kavrayıp gereğini yapan birisi olarak yetişebilmesi için yetimin eğitimine, ona yapılacak muameleye, yiyecek, giyecek ve barınacağının teminine son derece ihtimam göstermiştir. Kur’an-ı Kerim’in yetime gösterdiği duyarlılıklardan birisi de ona zulmedilmemesi, kusurlarının affedilmesi ve şerefinin çiğnenmemesidir:
“Yetime gelince, ona zulmetme!” [3]
“Gördün mü o hesap gününü inkâr edeni? İşte o kimsedir ki itip kakıyor yetimi.” [4]
Kur’an-ı Kerim’in, yetimin üzerine çektiği dikkatlerden birisi de yetimin mallarının korunması ve ona iyilik kastıyla yaklaşılmasıdır. Yetimin velisi fakir ise, malı çoğaltacak ve ıslah edecek şekilde çalıştırmak şartıyla makul hudutlar içerisinde bir parça yemesi caizdir. Zengin ise yaklaşmamalıdır. Allah Teâlâ buyuruyor:
“… Velilerden kim zengin ise yetimin malını yemekten kaçınsın, kim de fakir ise, o halde örfe göre bir miktar yesin…” [5]
“Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın…” [6]
Kur’an-ı Kerim, bir ibret dersi de veriyor, yetimin malını haksız olarak yiyenin karnından ateşle azap edileceğini bildiriyor:
“Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar; onlar alevli bir ateşe gireceklerdir.” [7]
Kur’an-ı Kerim, yetimlerde mallarını artıracak ve koruyacak bir kabiliyet gördükleri takdirde, malları kendilerine geri vermelerini vasilere emretmektedir:
“Yetimleri nikâh çağına erdikleri zamana kadar gözetip deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salâh gördünüz mü mallarını onlara teslim edin. Büyücekler de ellerine alacaklar diye bunları israf ile tez elden yemeyin…” [8]
Rasûlullah (s.a.v.)’in yetimlere verdiği öneme baktığımızda görürüz ki, yetimin işlerini üstlenmeye teşvik etmiş, onu gözetmenin vacip olduğunu bildirmiş, vasilere ayrıca şayet yetimlere iyilik yaparlarsa, kendisiyle beraber Cennet’te olacaklarını müjdelemiştir.
Bilinmesi gereken gerçeklerden birisi de şudur: Yetimin gözetimi ve kefalet altına alınması önce onun akrabaları üzerine vaciptir. İslâm devleti, ancak ihtiyaç anında gözetime alır. Yetimlerin yedirilip giydirilmeleri yanında toplumda şerefli bir mevki kazanmaları için yeni bir hamle yapmaları İslâmi müesseseler üzerine de vaciptir. Bu tedbir onların kaybolup gitmelerine, azıtıp sapmalarına, ihmal edilmelerine engel olur.
Terkedilmiş Çocuğun Gözetimi
İslâm fıkhında terkedilmiş çocuğa ‘Lakid’ denir. Lakid, babası ve annesi bilinmeyen çocuktur. Onu gören kişinin, almadığı takdirde yok olup gideceğini biliyorsa, alması üzerine vaciptir. Bilhassa çocuğun bırakıldığı yer kuyu, çöl, kır veya hiç kimsenin geçmediği ve ölüm tehlikesi olan bir yer ise… Burada bir canı hayata iade etmek, bir insan yavrusunun yardımına koşmak söz konusudur. Allah Teâlâ buyuruyor:
“Kim onu kurtarırsa, bütün insanları diriltmiş olur.” [9]
Lakid (terkedilmiş) çocuğun alınmasında çocuklara merhamet vardır. Bu hareket imanın alâmetlerindendir. Terkedilmiş çocuk zinadan (yani evlilik dışı ilişkiden) doğmuşsa, İslâm dini âdil ve hikmetli esaslarıyla, ona annesinin veya babasının günahıyla muamele etmez. Zira Kur’an-ı Kerim’in benimsendiği prensip şudur:
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez…” [10]
İslâm’a göre herkes kendi yaptığından ve sebep olduğundan sorumludur.
Halk arasında ‘Zina’dan olan çocuğun yedi torununa kadar olanlar, Cennet’e giremez’ şeklinde rivayet edilen ve hadis olduğu ileri sürülen sözün İslâm ile ilgisi yoktur. Bu söz batıldır, yanlıştır. Zira akla zıttır ve İslâm’ın kaidelerine ters düşmektedir. [11]
İslâm, terkedilmiş çocuğun gözetim ve korunmasını üstlenmeyi emreder. Aralarında herhangi bir ayırım yapmaksızın, meşru çocuğa bahşedilen bütün hakları verir. Onun terbiye edilmesi, ona okumayı, yazmayı, sanatı öğretmek, kendisine görev vermek vaciptir. Şahitliği kabul edilir. Yaptığı bütün işlerdeki sorumluluğuna itibar edilir. Bu suretle kendisinin yükten düşmüş bir eşya parçası olmadığını, noksan bir terkipten oluşarak dünyaya gelmediğini hissetmesi sağlanır, böyle bir düşüncenin iç varlığında düğüm tutmaması temin edilir. Bu güzel muamelemizle ödevlerini yerine getiren, sorumluluklarını yüklenen bir insanı hayata hazırlamış oluruz. Bu şekilde o, kendisinde bir noksanlık hissetmez ve şaşkın fikirlerin denizinde yüzmez.
Sakatların Gözetimi
İslâm’ın emrettiği sosyal dayanışmanın kapsamına sakatlar da girer. İçinde yaşadığımız gerçeklere araştırıcı gözlerle baktığımız takdirde, akılları veya vücutları müzmin hastalıklarla, çeşitli düşüncelerle bulanmış bu çeşit özürlülerden pek çoğunu görürüz. Bunlar işin yorgunluğuna, hayatın yüküne karşı acizlik, zayıflık ve güçsüzlüklerini varlıklarına sindire sindire yaşayanlardır. Bu grupta olanların önemlileri şunlardır:
Körler, görme bozukluğu olanlar, dilsiz ve sağırlar, bunamışlar, sar’alılar, bünye zayıflığı veya ihtiyarlık sebebiyle aciz olanlar, konuşma bozukluğu olanlar; çok kekeme veya herhangi ruhi bir sebepten konuşamayanlar, iyi olması ümidi kalmamış müzmin hastalar.
İslâm toplumunun ve İslâm devletinin gayreti, bu çeşit sakatlara faziletli bir yaşayış, dayanışma ve hayırlı işler gerçekleştirme yolunda yoğunlaşmalıdır. Ta ki esirgeme, yardım ve merhamet ruhuyla şuurlansınlar. Onlar, devlet ve toplum nazarında titizlik gösterileceği ve yardımların kuşkusuzca yapılacağı insanlardır.
Kör olanlara yardımın faydalı bir eğitime yönelik olması gerekir. Sağır ve dilsizlerle, görme bozukluğu olanlar ve geri zekâlıların gözetiminde başvurulacak tedbir, onlar için özel eğitim yuvaları açmak olmalıdır. Burada el sanatlarıyla ilgili çalışmalar yaptırılmalıdır. Kişiliklerinin ve varlıklarının şuuruna erebilmeleri, dolayısıyla zihinlerinden noksan ve topluma yük oldukları düşüncesinin silinebilmesi için açıklayıcı, işitme ve dokunmayla ilgili bütün aletler elleri altında bulundurulmalıdır. İşte o zaman toplum binasında sağlam bir yapı taşı, ümmet vücudunun faydalı bir organı olabilirler.
Bunamışlara, karamsarlığa düşenlere yapılacak yardım, mümkün olduğu kadar onların eğitim ve öğretimine, tedavisine uygun bir ortamın hazırlanmasıdır. Bu mümkün olmazsa yiyeceklerine, uyumalarına, boş vakitlerini değerlendirmelerine yardım eden, onlara her türlü şefkat ve ilgiyi gösteren görevliler nezaretinde kendilerine has gözetimli, sıhhi yerler hazırlanmalıdır.
Bünyesi zayıf olanlar, konuşma güçlüğü çekenler, sar’alılar, müzmin hastalığa yakalanmış olanların iyileştirici tedavilerle, temiz gıdalarla, gerekli tıbbî ve sıhhî aletlerle zayıflıklarının, hastalıklarının, sakatlıklarının giderilmesi gereklidir. Belki bu yolla vücutları güçlenir, sakatlıkları gider, akılları ve vücutları sıhhat bulur. Bunları bahşetmek, Allah Teâlâ’ya güç değildir. Yeter ki gayret gösterilsin.
Sağlam fertlerden oluşan, güçlü dayanışma içinde bir toplum oluşturmak için bütün bu görevler toplum ve devletin zorlu bir gayret, bol maddi fedakârlık, âdet haline getirilmiş kesintisiz bir çalışma ister. Bu çalışmayı yapacak olan, İslâm devleti ve İslâm toplumudur. İslâm devletinin bulunmadığı yerde bütün Müslüman fertler bu hizmetlerden sorumludurlar.
Yoldan Sapanların Gözetimi
Sosyal dayanışmanın kapsam alanı içerisine giren gruplardan birisi de, yoldan sapanlardır. Yoldan sapanların gözetimi de İslâm devletine ve İslâm toplumuna aittir. Yoldan sapanlardan maksat, çocuk yaşlarda veya ergenlik devresinde livata, hırsızlık, uyuşturucu kullanmak, adam öldürmek, çeşitli suçlar işlemek gibi hallere düşenlerdir. Bu anlamıyla yoldan sapmak, toplumsal tehlike doğuran büyük bir ayıptır. Çocuk daha ergenlik yaşına gelmeden ve nefsinde bu tehlikeli alışkanlık yerleşmeden tedavi edilmesi gerekir.
Bu sapıklıkların ve alışkanlıkların temeli önemli etkenlere ve daha ziyade, tehlikeli sebeplere dayanır: Ailedeki kötü terbiye ve velilerin çocuklarının gözetimini ihmal etmesi. Dış çevreden ise; kötü arkadaşlar, ahlâksız filmleri seyretmek, ahlâk yıkıcı tiyatro ve piyesler. Ana babanın, onların üzerinde yapacağı tesiri düşünmeden, çocukların önünde kavga-dövüş yapmaları… Babanın çocuğuna karşı katı davranması, zulmetmesi… Öksüzlük, fakirlik, bilgisizlik, çevrenin etkisi… Ve buna benzer sebepler. İslâm nazarında sapıklığın ve kötü alışkanlığın tedavisi, bu huyların sebeplerini kaldırmaya ve bunlara sürükleyen etkenleri gidermeye dayandığı gibi, gerçek terbiyeye, devamlı iyiliğe yöneltmeye, iyi bir ortam sağlamaya, maddi ve manevi seviyelerini yükseltecek uygun havanın oluşturulmasına da dayanır.
İslâm’a göre sapıklığın ve kötü alışkanlığın sorumluluğu önce devlete, sonra da topluma ve velilere aittir. Sorumluluk önce devlete aittir, dedik. Devlet gücü oranında programlarıyla, kitle iletişim araçlarıyla Allah (c.c.)’a inanan, tarihi ve geleneğiyle övünen, ödev ve sorumluluklarını idrak eden, ahlâk ve gidişatı doğru olan bir neslin yetiştirilmesine yönelmelidir.
Sorumluluk ikinci derecede toplum ve ailenindir. Toplum fertleri bu körpe suçluların seviyelerini yükseltmek, işlerini yoluna koymak, kendilerine hayır ve saadet yollarını gerçekleştirmek için hayır cemiyetleri ve eğitici, öğretici terbiye edici özel okullar açmalıdır. Devletle toplum arasında, bu çeşit sapık ve kötü alışkanlık sahibi kişilerin gözetimine ait tam bir yardımlaşma sağlanırsa, toplumda sapık yollara düşen genç kalmaz.
Boşanmış veya Kocası Ölmüş Kadınların Gözetimi
Karı-kocanın arasında anlaşmanın ve geçinmenin zorlaştığı anlarda başvurulan çarelerin sonuncusu ‘talâk’ yani boşanmadır. Talâk, her ne kadar dinimizde serbest bırakılmışsa da, Allah (c.c.) katında en sevilmeyen helaldir. Bu konuda hayat öğretmenimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Helallerin Allah katında en sevimsizi, talâktır.” [12]
Boşanmanın neticesinde ailelerin yıkılması, çocukların başıboş kalması, kin ve ıstırap tohumların ekilmesi gibi kötülükler vardır. Kadının kocası öldüğü zaman da karı-kocalık bağı gider. Boşanan veya kocası ölen kadınların da himaye ve gözetime ihtiyaçları vardır. Bilhassa elleri maddi bakımdan dar ve aile fertleriyle çocukları çok olursa… Bunların gözetimi sadece maddî ihtiyaçlarla da sınırlı değildir. Varlığını ve şerefini hissedebilmesi için, aynı eşitlikte ahlâki ve şahsî durumları da ilgilendirir. Bu durumda onların maddi yönden desteklenebilmeleri iki şeyi içine alır:
1- İddet arası gözetim.
2- İddetten sonraki gözetim.
İddet sırasında gözetim: İslâm, boşanmış kadın lehine, iddeti bitinceye kadar kocanın malından nafakasının verilmesini farz kıldığı gibi, mesken ihtiyacının giderilmesini de farz kılmıştır. Farz oluşu Allah Teâla’nın şu emrine göredir:
“Boşanmış olduğunuz kadınları (iddetleri esnasında) gücünüzün yettiği kadar oturduğunuz yerin bir kısmında oturtun. Bir de üzerlerine tazyik yapmak için onlara zarar vermeye kalkışmayın. Eğer gebe iseler, çocuklarını doğuruncaya kadar nafakalarını verin. Sizin hesabınıza çocuklarınızı emzirirlerse, o vakit de ücretlerini verin ve aranızda (ücret işini iyilikle danışın, anlaşın.)” [13]
Kocası ölen kadının nafakası, iddet süresince kendi üzerine gerekir. İslâm âlimlerinin cumhuruna (yani çoğunluğuna) göre hüküm böyledir.
İddetten sonra gözetime gelince; onlara yapılacak en iyi hareket, istedikleri takdirde, onları evlendirmektir. Onların evlendirilmesiyle ilgili şu ayeti görüyoruz: “İçinizden evli olmayanları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları fazlından rızık vererek ihtiyaçtan kurtarır. Allah’ın ihsanı geniştir. O her şeyi bilendir.” [14]
Evlenmek istemezlerse nafakaları, malları olduğu takdirde kendilerine aittir. Malları yoksa mirastaki sıralarına göre önce ana-babaya, sonra da ‘asabe’ ve ‘zevi’l-erham’a farzdır. Aileleriyle akrabaları da yoksa İslâm’a göre devlet, İslâm kardeşliğini ve insanın şerefini hissetsinler diye, gözetimleri, ihtimamları ve gerekli nafakalarıyla yükümlüdür. Bizden önceki Müslümanlar boşanmış ve kocası ölmüş kadınlara o derece önem vermişler ki, evleninceye veya vefat edinceye kadar içinde oturmaları için evler yapımını temin maksadıyla çeşitli vakıflar kurmuşlardır. Şayet Müslümanlar, selefin bu durumunu hakkıyla anlasalar ve bu ve bu hayırlı faaliyetleri devam etselerdi, İslâm toplumunda boşanmış fakir bir kadın veya kocası ölmüş çaresiz bir dul bulamazdık. O zaman insanların iyiliği için hayat sahnesine çıkarılmış hayırlı bir ümmet olurduk.
Acizlerin Gözetimi
İslâm’ın emrettiği sosyal dayanışmanın kapsama alanı içerisine acizlerin gözetimi de girer. İhtiyarlık çağına girmiş, zayıflık ve acizlik sebebiyle işe ve kazanca gücü yetmeyen kişidir. Aciz ise, müzmin bir hastalığa yakalanmış olan, dolayısıyla çalışmak ve iş görmek gücü dışında kalan kimsedir.
Acizlerin gözetimi, İslâm devleti ile İslâm toplumuna aittir. Acizler, İslâm devletinin ve İslâm toplumunu oluşturan fertlerin kendilerine karşı gösterdikleri sevgi, şefkat ve merhamet miktarınca İslâm kardeşliğini ve insan şerefini öğrenirler.
İslâm, kalıcı hükümleriyle, yüce prensipleriyle bu çeşit düşkünleri gözetmiş ve Beytü’l-Mal’den yani devlet hazinesinden yeterli bir maaşın verilmesini onlar lehine farz kılmıştır. Zaten bununla hayatın zorluklarına dayanabilirler. Bakınız İslâm ordusunun komutanlarından Halid b. Velid (r.a.), Hire halkına yazdığı mektupta şunları söylüyordu:
‘Çalışmaktan aciz kalan ihtiyar yahut hastalık, yaralanma, sakatlık gibi bir musibetle arızalanan kimse veya zengin iken fakir düşüp kendi dindaşlarının yardımlarıyla geçinir duruma gelen her şahsın cizyesi düşürülür. Hicret yurdu olan Medine’de ve Daru’l-İslâm sayılan diğer bir beldede ikamet ettikleri müddetçe kendilerine ve bakmakla yükümlü bulundukları aile fertlerine Beytü’l-Mal’dan nafaka verilir.’ [15]
Malın hak sahiplerine dağıtımı hususunda, ihtiyarlığı sebebiyle çalışmaya gücü yetmeyen ihtiyar bir Yahudi’ye Hz. Ömer (r.a.), Beytü’l-Mal’den kendisini maaşa bağlamıştır. Çünkü İslâm, böyle emrediyordu. İslâm, kimsesizlerin, acizlerin, yoksulların tek kurtuluş çaresidir. Ona başvurmayanlar, dertlerine derman bulamazlar.
Musibetzede ve Kederli Kimselerin Gözetimi
Musibetzede insanların yanında yer alan tek nizam İslâm’dır. İslâm’ın dışında musibetzede insanlara gerçek anlamda sahip çıkacak bir nizam yoktur. Çünkü İslâm, musibetzedelere yardım etmeyi kendisine teslim olanlara bir görev olarak yükler. Bu durum, Kur’an-ı Kerim’in nasları, hadis-i şerif’lerin sabit esasları ve şerefli İslâm tarihinin gerçekleriyle ortadadır. Allah Teâlâ buyuruyor: “Eğer borçlu, darlık içinde bulunuyorsa ona geniş bir zamanına kadar mühlet verin.” [16]
“Takva sahipleri bollukta ve darlıkta infak edenler, öfkelerini yatıştıranlar, insanların kusurlarını af ile karşılayanlardır. Allah iyilik edenleri sever.” [17]
İslâm toplumunu oluşturan Müslüman fertler, bu hükümlerin ışığında tam bir yardımlaşmaya, yaygın bir dayanışmaya, şerefli bir cömertliğe sahip olup, malı veya canıyla bir felakete düçar olan zavallıların elinden tutarlar. Onlar bunu sırf Allah (c.c.) rızası için, O’ndan sevap umarak yaparlar.
Musibetzedeler, sosyal dayanışmanın kapsamı içerisindedir. Musibetzedelere İslâm devleti ve İslâm toplumunu oluşturan fertler tarafından her türlü ilginin, yardımın, gözetim ve teyidin gösterilmesi farzdır. İslâm dininde Müslüman’ın kendi nefsi ve ailesiyle baş başa yaşayıp fakirliğe düşmüş akrabasını, musibete uğramış din kardeşini, sıkıntıya giriftar olmuş komşusunu, maddi ve manevi olarak yardım etmeye, üzüntü ve sıkıntılarını hafifletmeye gücü yettiği halde ihmal etmesi, İslâm ümmetinden uzak düşmeye sebep olan bir kabahattir. Çünkü Müslümanlardan sayılmayan taifelerden birisi de, Müslümanların dertlerini dert edinmeyenlerdir.
Sonuç olarak; sosyal dayanışmanın kapsam alanı; İslâm adaletinin, İslâm’ın üstün yönetim biçiminin, gerçek yardımlaşmanın, samimi paylaşmanın ve güzel ahlâkın sergisini bulabileceğimiz genişlikte bir alandır.
Dolayısıyla İslâm’ın emrettiği sosyal dayanışma, toplumda fakirlik probleminden dolayı meydana gelmiş olan tıkanıklığı giderilebilecek en mükemmel çözüm çaresidir.
İslâm’da sosyal dayanışmanın kapsam alanı, sevgi, saygı, şefkat ve merhamet açısından bütün toplumun her kesimini içine alacak kadar geniştir.
[1] Tahrim sûresi, 66/6.
[2] Bakara sûresi, 2/233.
[3] Duha sûresi, 93/9.
[4] Maun sûresi, 107/1-2.
[5] Nisa sûresi, 4/6.
[6] En’am sûresi, 6/152.
[7] Nisa sûresi, 4/10.
[8] Nisa sûresi, 4/6.
[9] Maide sûresi, 5/32.
[10] İsra sûresi, 17/15.
[11] Keşfu’l-Hafa, Aclunî.
[12] Ebu Davud, Talak, 3.
[13] Talak sûresi, 65/6.
[14] Nur sûresi, 24/32.
[15] Et-Tekâfü’l-İctimaiyyi Fi’l-İslâm, A. Ulvan.
[16] Bakara sûresi, 2/280.
[17] Âl-i İmran sûresi, 3/134.