In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / Types of Jihad / The Ruling on the Apostate
Types of Jihad

The Ruling on the Apostate

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Mürted’ Müslüman iken İslâm’dan ayrılan kimseye denir. Hanefî fakihlerinin büyüklerinden ‘Hidaye’ kitabının müellifi bir mesele zikredi­yor. Buna göre: Bir Müslüman devlet başkanının yani Halifenin görüşünü alma­dan bir mürtedi yani dinden döneni öldürse bu kimse Allah (c.c.) nezdinde günahkâr olur mu? Verdiği fetvaya göre, günahkâr değildir.

Bu, gerçekten çok önemli olan bir noktadır. Çünkü biz daha önce “(o müminler) Kâfirlere karşı pek serttirler..” Ayetini açıklarken gerekeni söylemiştik. İslâm şeriatının bunlar hakkındaki hükmü öldürülmelerinin caiz olduğudur. Meselâ zındıklar, mülhidler böyledir. Her bir Müslüman, Halifeleri de olsa, ona ha­ber vermeden bu cezayı uygulaması caizdir.

Ancak, Halife’nin bu durumda, öldürme fiilini yapan kimseye azar mahiyetinde ona tazir cezası uygulaması hakkı vardır. Buna neden ise, Hanefî fukahasının belirttiklerine göre, kişilerin böyle bir ceza vermesi, Halifeyi çiğnemek, makamı gözetme­mek durumuyla bir saygısızlık anlamı taşır. Ayrıca öldürme konusunda hata yapılabileceği gibi öldürülen kişinin yakınları ile öldüren kişi ve yakınları arasında husumetlerin doğmasına da neden olabilir. Bunun için tazirsiz ve cezasız bırakıl­ması doğru değildir. Yoksa yaptığı iş günahtır diye değil. Makam çiğnendi­ği içindir. O kimse Allah (c.c.) nezdinde yine sevaba nail olmuştur. Çünkü ima­mın Müslümanlar üzerinde hakkı vardır. O hakkı çiğnemeleriyse doğru de­ğildir.

Bu durum şayet İmam (Halife) var ise böyledir. Fakat ya Halifeleri yok­sa Müslümanların, o zaman ne olacaktır? Böyle bir durumda herhangi bir Müslüman’ın bu manada ve bu maksatla yaptığı işinde kendisi için asla bir zorluk söz konusu değildir, yapabilir, caizdir. Ancak Müslüman bu işe karar verirken sorumluluğu da yüklenmeyi kabul edip karara bağlamışsa, yapabi­lir.’

e) İmam Gazzalî ki kendisi ‘İhya-i Ulumi’d-Din’ adlı kitabın müellifidir. Mezhep itibariyle Şafiîdir, der ki: ‘İhtisap derecelerinden söz ederken, beşinci derece ise, bu da el ile değiştirmektir. Meselâ oyuncakları ya­ni oyun aletlerini kırmak gibi, şarabı dökmek gibi, adamın başından ipek el­biseyi çıkarmak gibi, üzerinden almak ve üzerine oturmaktan menetmek gi­bi. Bir de başkasına ait mal üzerinde oturmaktan alıkoymak, ayağından çe­kerek gasp etmiş olduğu evden-yerden adamı çıkarmak, cünüp kimsenin mescitte oturuyorsa, çıkarılması ve benzeri şeyler hep bu türden olan şey­lerdir ki, beşinci derece içerisinde ele alınan hususlardır. Bunların kimisi bazı masiyetlerde varken kimisi başka masiyetlerde bulunmaktadır.

Bir de dil ve kalp ile işlenen masiyetler var ki, doğrudan doğruya bunu işleyen kimseye engel olmak mümkün değildir. Aynı zamanda bizzat masiyeti işleyen ve batını organlarıyla yapan kimsenin işledikleri sadece kendi­since bilindiğinden diğer Müslümanlar bilemediklerinden buna yine engel olamayız.

Bu beşinci derecede iki davranış söz konusudur.

1- Muhtesip: Resmî görevli bundan aciz kalmadıkça, bizzat kişinin müdahaleye kalkışmaması. Çünkü görevli olmayan kimsenin onu defetme­si, çekmesi gerekmez. Şayet muhtesibe tekliften aciz değilse, yani içkiyi döktürmek, eğlence aletlerini kırdırmak ve ipek elbisenin dövmelerini çöz­mek gibi şeylere kadirse, bunu bizzat kendisini yapması gerekmez. Çünkü kırmanın ne türden yapılması hususuna vakıf değildir, bu durum kendisine güç gelebilir. Bizzat kişi kendisi bunu yapabilecek güçte değilse, bunda gayret sarf etmesi, bunu önleyebilecek birine havale etmesi yeter.

2- Bu kötülüğü değiştirme noktasında istenenden öteye geçilmemelidir. Meselâ adamın sakalından tutup çıkarmamalı, şayet eliyle çekmeye gü­cü yetiyorsa, ayağıyla bu işe girişmemelidir. Çünkü fazla işkence istenme­mektedir. Adamı çekip çıkarırken elbisesini parçalamak, ipek elbisesini parçalamamalıdır. Ancak ipek elbiseyi giyen erkek kişinin üzerindeki o elbise­nin iliklerini-dövmelerini çözer. Oyun aletlerini ve haçı yakmaz. Yani bunu Hıristiyanlar yapıyorsa yakmaz. Ancak kırmak suretiyle, onları oynanmaz hale getirir.

Kırılan şeyler öyle kırılmalı ki, tekrar onu yeniden yapma ihtiyacı duyabilsin, oy­nanmaz duruma gelsin. Yani ilk kez onu tahtadan (ya da başkaca bir şey­den) imal ederken çektiği sıkıntıyı ve güçlüğü yeniden çeksin.

İçki ve şarabın dökülmesinde ise, kaplarının kırılmaması, şayet başka bir yol varsa, kırma işleminin yapılmaması iyi olur, bundan sakınmak gerekir. Şayet başka bir yol yoksa o zaman onu alıp bir taşa vurmakla iş yapılacak­sa, bunu yapar ve daha fazla ileri gitmez. Çünkü böylece içki kabının değeri düşecektir, içki sebebiyle olan değeri de yok olacaktır. Çünkü o kap kendi­siyle şarabın akıtılmasına-dökülmesine bir engel teşkil etmekte idi.

Şayet içkiyi veya uyuşturucuyu bedeninde gizlerse, biz vücudunu döverek yaralamaya ça­lışırız ki, böylece şarabın, içkinin dökülmesi, uyuşturucunun yok edilmesi sağlanabilsin. Çünkü mademki bu adam canından daha çok bu gibi şeye değer veriyor, yapılacak olan da budur.

Eğer içki kapları ağızları dar kaplar ise, bunları dökeceğim diye de, fasıklar yetişip, o kimseyi bu görevinde alıkoyacaklarsa, o zaman hiç bekle­meksizin bunları kırabilir. Çünkü bu, bir mazerettir. Şayet fasıkların bunda başarılı olacaklarını ve kendisini engelleyeceklerine aklı kesmiyorsa, yani onlar bunu yapamayacaklarsa, fakat kendisinin zamanı kaybolacak, üzerin­de çalıştığı işleri aksayacaksa, yine de kırma hakkı vardır. Çünkü orada kaybedeceği zamanıyla kendi işinden ve menfaatinden kayba uğratılamaz. Kendi işi bundan daha değerlidir. Müslüman içki için zamanını ve işini ge­ciktirmeye hakkı yoktur.

Eğer içkiyi kaplarını kırmadan dökmek kolay ise ve buna rağmen kıra­rak dökerse, o kimseye kapları ödeme hakkı vardır.

Altıncı derece: Tehdit etmek ve korkutmaktır. Meselâ bunu bırak, yoksa başını parçalarım. Ya da boynunu vururum. Veya senin hakkında ge­reğin yapılması için emrederim gibi tehditkâr ifadeler söyler. Tabii ki bunu yani tehdit ve korkutma işini yapan kimse, gücü var ve dediklerini de ger­çekten yapabilecekse yararı vardır. Bunda ise izlenecek olan yol şöyledir. Kişiyi, gerçekleştirilmesi caiz olmayan ve uygun görülmeyen bir şey ile tehdit etmemelidir. Meselâ senin evini yağmalarım gibi, çocuğunu döverim, hanımını esir alırım ve benzeri caiz olmayan şeylerle tehdit etmek uygun değildir. Hele bunu gerçekten söylerse ve yapacaksa bu, haramdır. Yok eğer korkutmak maksadıyla söylerse yalan söylemiş olur.

Evet, şayet adam korkutmasına dövmekle veya alay edilerek karşı ko­nulacak olursa, o zaman bu korkutma ve tehdit görevini yapan kimsenin du­ruma göre belli bir sınıra kadar gereken azmetme hakkı vardır. Yani dediği­ni yapmakta hakkı vardır. Şayet adamı caydırmak ve korkutmak gibi bir ümidi varsa, kişinin o kimseyi gizlediği ve yapmaya karar verdiği korkut­mayla tehdidi artırmaya da yetkisi bulunmaktadır. Çünkü bunda bir sakınca yoktur, bu, yalan da değildir. Zira adam yola gelmezse, bunu söyleyen de gerçekten dediğini yapabilecektir. Çünkü bu gibi olaylarda mübalağa yap­mak mutad ve alışılır hale gelmiştir. Bu da iki şahsın arasını bulmak için mübalağa yapan kimsenin durumu gibidir. Ya da iki kumanın arasını bul­mak için aracı olan kimse mübalağa yapabilir. Ancak bu da ihtiyaç gereği ne kadar ruhsat verildiyse, o kadar yapılabilir. İşte bu da aynen böyledir. Gerçekten sana böyle böyle yaparız diye kastedilmesi, adamın kötülüğü için değil, onun düzelmesi ve ıslahı içindir.

Yedinci derece: Elle ve ayakla girişerek ve benzeri şeylerle, silah çekmeksizin doğrudan doğruya dövmek. Bu, kişilere zaruret olması şartıyla caizdir. Adamı o işten menetmek ve defetmek için ihtiyaçtan fazla darptan sakınılmalıdır. Ancak münker olan şey patlama noktasında çoğalmış ise, onun menedilmesi gerekir. Kadî (hâkim) ise üzerinde böyle bir suç gerçekleşen-sabit olan kimse için hapis cezası verir. Hapse atılan kimse halen ısrar eder, kadî-hâkim de o kimsenin bunu yapmaya güçlü olduğunu bilirse, adam inatçıysa, o zaman kadı tedrici olarak dayak cezası verebilir. İhtiyaç duy­ması halinde bu, hakkıdır. ‘

Aynı şekilde muhtesip olan kimse de tedriciliğe uyar. Şayet silah çek­mek suretiyle ve buna gerek duyarak münkerin ortadan kaldırılmasına güç yetirecekse, zorkullanarak bunu yapma imkânı var ise, bu ortaya çıkacağı korkusu olma­dıkça bunu yapmak mümkündür, bu hak vardır. Meselâ bir fasıkın bir kadı­na saldırdığını gördü, ya da yanında olan bir çalgıyı çalmaktadır. Böyle olan kimse ile muhtesip-görevli (Belediye ve polis görevlisi) arasında engelleyici bir nehir veya bir duvar bulunmaktadır. Hemen görevli kimse silahını çeker ve fiili işleyene yönetir ve ona der ki: O kadını bırak, yoksa vururum. Şayet karşı kişi bırakmazsa, fiilinden vazgeçmezse, görevlinin vur­ma yetkisi ve hakkı vardır. Ancak ateş açarken öldürmeye değil de, bacak­larından, oyluklarından ve benzeri öldürmeyecek yerlerinden ateş açabilir. Yine bu hususta da tedriciliğe önem verir. Yani ilk önce havaya ateş açar, böylece gözdağı verir. Daha olmazsa duruma göre tavır takınılır. Aynı şe­kilde kılıcını, copunu, silahını çekerek, şu kötü fiili bırak ya da seni vuru­rum, der. Bütün bunlar münkerin kaldırılması için yapılabilecek şeylerdir. Defi yani kaldırılması vacip olan için bunlar yapılabilir. Aynı zamanda mümkün olan her yol denenir. Bu hususta hakkın Allah (c.c.)’a ait olmasıyla, kula ait olması arasında bir fark gözetilmez. Hakkın hepsi haktır.

Sekizinci derece: Adam kendi başına bu işi yapabilecek güçte ve menedecek durumda değildir. Kendisine silahlı yardımcılar verilmesine gerek duyulmaktadır. Çünkü çoğu zaman fasık olan kimse de çevresiyle birlikte böyle bir işe hazırlanabilir, böylece iki grubun karşı karşıya gelmeleri ve çar­pışmaları gerekebilir. Bu, imamın yani Halifenin iznine gerek duymaya işi götürebilir, bunda ihtilaf vardır. Kimileri derler ki: Vatandaşlar kendi başla­rına böyle bir işe girişemezler. Çünkü böyle bir durum fitneye sebep olur, onları tahrik eder. Fesadın yaygınlaşmasına, ülkelerin harap olmasına neden olabilir.

Başkaları ise şöyle diyorlar: Bu konuda izne hiç de gerek yoktur. Bu görüşü ileri süren ise Enis (veya Üneys)’tir. Madem ki herhangi bir Müslüman için iyiliği emretmek caizdir. Bunun ilk dereceleri, ikincileri, ikinciler ise üçüncüleri çağrıştırır. Bu da böylece sona kadar gider. Hiç kuşkusuz bu, savaşa, savaş da yardımlaşmaya vardırır. Bu bakımdan emri bil marufun le­vazımına aldırmaya gerek yoktur. Bunun sonunda varacağı şey, Allah (c.c.) rızası için asker donatmak ve masiyeti ortadan kaldırmaktır. Biz ise, savaşçılar­dan münferit-tek olarak bu görevi yüklenene bunu caiz görmekteyiz. Yani toplanıp bir araya gelip savaşmaları caizdir, diyoruz. Kâfirlerden bir gurubu kökünden ortadan kaldırmak isteyen Müslüman fertler var ise, bunların bir­leşerek bunu yapmaları caizdir. Bu fesat ehlinin kaldırılması için caiz oldu­ğuna göre, Kâfire gelince, onun öldürülmesinde zaten bir beis yoktur. Her Müslüman bunu yapabilir. Şayet Müslümanlar bu arada ölürse şehittir. Aynı şekilde fışkı yolunda mücadele eden fasık ile savaşmak da böyledir. Eğer muhtesip olan kimse öldürülürse ki mazlumdur, yani zulmen öldürülmüş­tür, bu da aynen şehittir.

Gerçi genelde işin böyle bir noktaya varması pek az görülür. Yani hisbe teşkilatında bu, az görülen bir olaydır. Bu bakımdan bununla kıyas kanu­nu değişecek değildir. Aksine şöyle denebilir:

Kim münkeri ortadan kaldırma gücüne sahip ise, o kimsenin bu işi eliyle, silahıyla, canıyla ve yardımcılarıyla önleme hakkı vardır. Şayet du­rum bizim yukarıda sizlere sunduğumuz şekli alacak olursa, işte bunları yapma haklarına her Müslüman sahiptir.’

Bütün bu anlatılanlardan açıkça anlaşılan şudur: Müslüman yurdunu-toprağını fesattan ve müfsitlerden temizlemek, Müslümanlar üzerine vacip­tir. Bunlardan her birine bir haktır. Bu bakımdan her bir Müslüman’ın bu hakkını kullanması, kendileri için caizdir. Çünkü topraklarında bir fesadın, bir şüphenin, bir bozguncunun ve bir eziyetçinin kalmaması buna bağlıdır.’

Şayet Müslümanların İmamı (Halifesi) var ise, o bunu yapmazsa günahkârdır. Müslümanların bunu yapmaları bu takdirde görevleri gereğidir. Fakat Müslümanların bir İmamı yani Halifesi yok ise, bizzat her bir Müslüman’ın bu görevi omuzlaması, onları temizlemesi ve bunu İslâm dev­letini kuruncaya dek sürdürmesi gerekir. İslâm devleti kurulsun, hilafet de yeniden gelebilsin diye tüm gücünü seferber etmesi icap eder.

Gerçekten bugün birçok İslâm ülkesi kâfirlerin, mürtedlerin, zındık­ların, mülhidlerin, münafıkların, fasıkların ve müfsidlerin yönetimi veya hâkimiyeti altında bulunmaktadırlar. Bunlar ya fertler halinde veya heyetler halinde, ya da düzenli kuruluşlar ve partiler halinde hâkimiyetini kurmuş durumdalar. Öyle ki İslâm topraklarında sapık kâfir partiler, kuruluşlar, gizli kâfir kurum ve kuruluşları, örgütleri, doğmuş bulunmaktadır. Batınîlerin, zındıkların ve mülhidlerin varlığı ise bunlara güç katmıştır. Hıristiyanlar da zimmet akitlerini bozmuşlardır. İşte bugün İslâm bölgelerindeki hükümetlerin durumu böyle kâfirî bir karışımdan oluşmuş hükümetlerle idare olunmaktadırlar. Bu hükümetler, önemli adamları fesadı yaymak, insanları açıktan açığa günah işlemeye büyük günahlara teşvike uğraşıyorlar. Bunda ısrar ediyorlar. Bunun mubah olmasını istiyorlar, kimisi de mubah saymaktadır. Böylece İslâm dünyasında Hilafet ve İmamet de kaybolup gitmiş bulunmaktadır.

Bütün bunlar karşısında bizim görevimiz, geniş bir temizleme operasyonuna girerek, Müslüman ülkelerini bunlardan temizlemektir. Kâfirlere şiddet gösterilmesi bahsinde ele aldığımız noktaların her birini uygulamak suretiyle gerekeni yapmaktır. Böylece yine görevi bu kâfirlerden alıp, asıl hak sahibine teslim etmek zorundayız. [44]

Bu ise, ancak düzenli, planlı bir cihat çalışması yapmakla sağlanabilir. İslâm ülkelerinde yaşayan hiç bir ayırımcı gruba acımaksızın, kâfirini, fasıkını, münafık ve mürtedini hep aynı şekilde düşünmek suretiyle gerekeni yapmak zorundayız. Batınîlere, kâfirlere, bahaîlere ve kadiyanîlere karşı yapılacak olan bundan başkası değildir. Aynı zamanda kâfir partiler, komünist kuruluşlar ve partilere karşı, ırkçı ve kavmiyetçilere karşı takınacağımız tavır ve onlara karşı sürdüreceğimiz cihat böyle olacaktır. Bunları kökünden kazıyıp ülkelerimizden atmak. Cahillerin, din ile devleti birbirinden ayıranların, bid’at, fesat ve benzeri kötülüklere baş çekenlere karşı yapılacak olan sistemli ve düzenli bir cihad evet, böyle bir cihadın yürütülmesidir. Masonlar, siyonistler ve benzerlerinin İslâm ülkelerinden ve topraklarından atılması ve İslâm topraklarının temizlenmesi tekrar cihat görevini ele almakla mümkündür. Bu, artık vakit geçirilmesi caiz olmayan bir vacip-farz halini almıştır. Bunu bi­raz daha bekletmek ise, İslâm’ın son kalıntısı diyebileceğimiz Müslümanlara kastetmektir. Bu iş, yani cihat işinin tanzimi daru’l-harpteki bir cihattan da önce gelir. Çünkü tüm kâfirler temizlenmedikten sonra, Müslümanların birliği sağlanmadıkça, imamları bulunmadıkça daru’l-harbe karşı savaşa gi­rişmek mümkün değildir. Onun içindir ki, öncelikle İslâm topraklarının kurtarılması gerekmektedir. Zira önce yakın düşman ile cihad, sonra da uzak düşman ile cihad gelir. Bu yapılmadan uzak düşmanla savaşa gitmeye kalkışmak baştan cihadı kaybetmek anlamını taşır.

İbni Teymiye’nin Batınîlerle ilgili vermiş olduğu fetvası bugün dahi benzer olaylara İslâm topraklarında uygulanması mümkün olan bir fetvadır. İbn Teymiye bu fetvasında diyordu ki: ‘Hiç kuşkusuz bunlarla cihada girişmek hadleri bunlar aleyhine ikame etmek Allah (c.c.)’a itaatin en büyük örn­eğidir. Görevlerin de en büyüğüdür. Bunlarla yapılan cihat, Müslümanlara karşı ses çıkarmayan ve savaşmayan müşriklerle ve ehli kitapla savaştan çok daha üstün ve faziletlidir. Gerçekten bunlarla cihat etmek tıpkı mürtedlerle (dinden dönenler) cihat etmek gibidir.

Bilindiği gibi Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a.) olsun diğer sahabeler olsun, bunlar önceleri mürtedlerle cihat etmeyi, Ehl-i Kitaptan olan Kâfirlerle cihattan önce kabul ettiler. Bunlarla cihad etmek fethedilmiş olan İslâm ülkelerini korumaktır. Dinden çıkmak isteyenleri ona sokmamaktır. Bizimle savaşmayan müşrik ve ehl-i kitap ile savaşmak, dini daha çok ortaya çıkarmaktır. Halbuki sermayeyi korumak, kârdan önce gelir. Kaldı ki bu Batınilerin Müslümanlara yaptıkları zararlar, ötekilerin yaptığından daha fazladır. Aksine bunların Müslümanlara verdikleri zararlar, tıpkı müşriklerle ehli kitabın verdikleri zararları gibidir.

Bunların dine vermiş oldukları zarar, müşrik ve ehli kitaptan muharip olanların yaptıkları zarardan çok daha fazla görünmektedir. Her bir Müslüman’ın bu noktada üzerine düşen görevi gücü oranında yerine getirmesi gerekir. Hiç bir Müslüman’ın onlar hakkında edindiği bilgileri saklaması caiz değildir. Mutlaka ilgililere bildirmelidir. Onları ifşa edecek, Müslümanlara bildirecektir ki, Müslümanlar onların iç­yüzlerini bilebilsinler ve gerekli önlemleri alsınlar. Aynı zamanda hiç bir Müslüman’a, Allah (c.c.)’ın ve Rasûlü (s.a.v.)’nün karşı koymayı emrettiği bir şeyi nehy etmeye hakları yoktur.

Gerçekten bu, emr-i bi’l-ma’ruf’un ve nehy-i ani’l-münker’in, Allah (c.c.) yolunda cihadın en büyük noktalarındandır. Allah (c.c.), peygamberine şöyle buyu­ruyor:

“Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihat et!” [45]

Bunların kötülüklerini menetmeye yardımcı olmak, hidayetlerine im­kân dâhilinde yardımcı olmak en büyük sevap ve ecirlerdendir. Derecesini ise Allah (c.c.)’tan başkası bilemez. Bizim görevimiz her ne olursa olsun, daru’l-İslâm’da tüm imkânlarımızla ve elimizle savaşmak zorundayız.

Şayet bu görevi yapan bir imam var ise, ona yardımcı olmalıyız. Eğer imam bunda kusurlu davranırsa, öğüt veririz. Bize ne zaman sorumluluk yüklerse yaparız. Şayet bir imamları yoksa Müslümanlar ödevleri gereği, bu hususta gereken çalışmayı yapmalılar.

Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” [46]

Gerçekte bu ayetinde Rabbimiz Müslümanlar için bir İmam’ın varlığını şart koşmamıştır. Aksine Müslümanların varlığından söz etmektedir. Müslümanlar ise her yerde varlar, yok olmuş değiller. Böyle olduklarına göre, bunlar kendileri adına bir emir atamakta görevlerini yitirmiş değillerdir. Çünkü kendileri aralarında bir emir, yerli bir emir seçerler, bu genel anlamda İmam yani Halife bulununcaya kadar görevi yürütür.

Bazı insanlar bizden soruyorlar: Anarşistler, kan dökücüler, katiller bütün bunlar ‘laimin levminden’ yani kınayıcının kınamasından ileri gelen sözlerdir. Bütün bu gibi ifadeler kullanılırken, bizleri Allah (c.c.) yolunda cihad etmekten engellemek, cihadı terk etmek için bizleri tahrikten ibarettir. Hal­buki Rabbimiz bizlerin herhangi bir kınayıcının kınamasından korkmamamızı emretmiştir.

“Allah (c.c.) yolunda cihat ederler ve bir kınayıcının kına­masından korkmazlar.” [47]

Bir başka suçlama ise, mücahitleri ‘harici’ veya ‘bölücü’ damgasıyla itham altında tut­maktır. Bu konunun mutlaka açığa çıkması gerekir. Çünkü bu töhmet zalim hâkimler ve yardakçı âlimler tarafından ortaya atılmaktadır. Hanefî fakihleri derler ki:

‘Haricîler: O asiler ve bağîlerdir ki, imamın bunları öldürmesi caizdir, bunlarla savaşması caizdir. Ayrıca Müslümanların da görevi, Halifenin ya­nında yer alarak, hak imama karşı isyana kalkışmış bulunan bu kimselerle savaşmaları vaciptir. Hak imam, zatında İslâmî hükümleri gerekli gören, kendi ümmetine de Allah (c.c.)’ın kitabını ve Rasûlünün sünnetini zorunlu kılan kimsedir. İşte böyle bir imam aleyhinde isyana kalkışan kimse bağî olur, zalim olur ve haricî olur ki, kendisiyle savaşılması ve öldürülmesi caizdir.’

Fakat diğer noktalara gelince, onlar için bu konuda herhangi bir şey yoktur.

Kâfir kişi, hak olan bir imam değildir. Bid’at sahibi kimse hak olan imam değildir. Dalalete ve sapıklığa çağıran kimse hak imam değildir. Namaz kılmayan kimse, zatında İslâmî hükümleri gerekli görmeyen kimse hak imam olamaz. Aynı zamanda Allah (c.c.)’ın hükümlerini, lağveden-yürürlükten kaldı­ran, şeriatını tatil eden, fasıklığı ve her şeyin mubah olmasını isteyen kimse­de hak imam olamaz. Irkçılık yaparak, bölgecilik yaparak Müslümanlar ara­sındaki birliği bozmaya çalışan kimse de hak imam olamaz. İşte bunlara karşı çıkan kimseler hidayettedirler ve asi-bağî değildirler. [48]

Hak İmam ortaya çıkıncaya dek, Müslümanların hakkıyla yaptıkları hareketler hiç bir zaman ‘bağî’ ve ‘haricî’ olarak değerlendirilmezler. Aksine ötekilerin hakka dönmeleri gerekir. Bu husus için Hanefî fukahası diyor ki: Buna göre Müslümanlar cihattadırlar. İtaat boyunduruğunu kırmadıkça haricîlerle bir kabul edilemezler. Zulüm konusunda zulmü önlemek için İmam ile birlikte hareket edip ona yardımcı olmadıkları sürece İmam ile birlik sayılmazlar.

İşte bu konuda gerçek olan budur. Bunun dışında kalan yalandır, iftiradır, sapıklıktır, münafıklıktır ve zalimlere meyletmektir ve onlara yardımcı olmaktır.

[44] Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havva.

[45] Tevbe sûresi, 9/73.

[46] Âl-i İmran sûresi, 3/104.

[47] Maide sûresi, 5/54.

[48] Allah Erinin Ahlak ve Kültürü, Said Havva.