The Rank of Jihad of the Heart
KALP İLE CİHAD İMANIN EN ALT DERECESİDİR
Kalp ile cihat, iman derecelerinin en aşağısı ve zayıfıdır. Müslümanlar kalp ile cihadı, uzun yıllar en kolay ve zahmetsiz olduğu tek cihat yolu kabul ettiler, sonra bunu da ihmal ettiler. Böylece İslâm toplumlarındaki canlılığı ve enerjiyi yok ettiler. Halbuki buna ancak bir çok şartlarla ruhsat verilmiştir. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Sizden her kim bir münkeri görürse, derhal onu eliyle (güç kullanarak) değiştirsin. Eğer eliyle güç yetiremezse, hemen diliyle (söyleyerek-anlatarak) değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. İşte bu, imanın en zayıf derecesidir.” [160]
“Kim onlarla eliyle (güç ve silah kullanarak) cihat ederse o mümindir. Kim onlarla diliyle cihat yaparsa o mümindir. Kim onlara karşı kalbiyle cihat ederse, o da mümindir. Artık bunun ötesinde imandan bir hardal danesi kadar eser yoktur.” [161]
İslâm âlimleri, bir bid’ate karşı veya toplumda açıkça işlenen bir kötülüğe karşı ses çıkarmayıp susmayı günaha katılma ve buna rıza gösterme olarak değerlendirmektedirler. Ancak bunu ortadan kaldırmaktan aciz iseler hüküm böyle değildir.
Hanefî mezhebi fakihleri derler ki: İşlenen bid’at veya münkeri ortadan kaldırmaya gücü yettiği halde bunu ortadan kaldırmamak buna rıza göstermektir. Eğer gücü yetmiyorsa, kalp ile buğzda (içinden öfke) bulunmak kendisine yeter. Fakat en güzeli şayet ortadan kaldırmayı yapabiliyorsa yapmalıdır. Öldürülse de şehittir. İbn Abidîn’in haşiyesinde anlattığı şekiller ise şöyledir:
‘Fakat ‘Şerhu’s-Siyer’de anlatıldığına göre, sadece onu bir tek adamın omuzlamasının sakıncası yoktur. Şayet kişi, yapacağı bir şeyi öldürmeyle, yaralamayla veya hezimetle yaptığında öldürüleceğine inanıyorsa, tek adamın meseleyi yüklenmesinde bir sakınca yoktur. Nitekim Uhud gününde Rasûlullah (s.a.v.)’ın huzurunda sahabeden bir grup böyle yapmışlar ve bundan ötürü Rasûlullah (s.a.v.) kendilerini övmüştür.
Ancak karşısındakileri yenecek durumda olmadığını kesin olarak bilir ve anlarsa, o kimseye onlar üzerine atılması helâl değildir, doğru olamaz. Çünkü onun onlar üzerine hamle yapmasıyla bir şey kazanılamayacak, dinin kuvvetlenmesi ve güçlenmesi mümkün olmayacaktır. Ancak Müslümanlar içerisinde fâsık olan Müslümanları fısklarından ve münkerlerinden nehy etmek böyle değildir. Ancak bunu yaparken de, şayet o kimselerin bundan imtina etmeyeceklerini biliyorsa, onlara karşı bir teşebbüse geçebilir. Yani fâsıklar yaptıklarından vazgeçmeyip de, aksine adamı öldürmeye kalkışacaklarsa, bu takdirde hemen üzerlerine atılmakta bir sakınca yoktur. Gerçi bu konuda kendisi için ruhsat da vardır. Çünkü Müslümanlar, onun onlara niye emrettiğini biliyor ve ona inanıyorlar. Bu bakımdan kişinin Müslüman’a karşı böyle yapması onların kalplerinde bir iz bırakabilir. Halbuki kâfirler böyle değildir. Onlar öncelikle mümin ve Müslüman değillerdir.’
O halde ruhsat, bir sınır çerçevesinde vardır. Ancak azimete gelince, yapmak en iyisidir. Bezzar, İbn Ömer (r.a.)’den rivayet etmiştir. Demiştir ki:
‘Haccac’dan duydum. Hutbe okuyordu. Bu esnada inkâr ettiğim hoşlanmadığım bir söz anlattı. Hemen atılıp, onu değiştirmek istedim. Fakat bu sırada Rasûlullah (s.a.v.)’ın şu sözünü hatırladım: “Müminin kendisini küçük düşürmesi doğru değildir.” İbn Ömer (r.a.) diyor ki: Nasıl kendi nefsini küçük düşürür, diye sordum. Buyurdu ki: “Belalara karşı gücünün yetmediği şeyle kendisini karşı karşıya bırakmasıdır.”
Ancak bu ruhsatı Müslümanlar yanlış değerlendirdiler. Hiçbir şiddet ve karşı koymadan, iyiliği emretmeden ve kötülüğü yasaklamadan, ruhsatı ele aldılar. Halbuki meseleyi böyle anlamak çok hatalıdır. Bunun içindir ki, mutlaka ruhsatın sınırlarını çizmek, özet şekliyle de olsa anlatmak gerekecektir.
İki halin dışında müminin ‘emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’i (yani iyilikleri yaptırmak ve kötülüklerden sakındırmak faaliyetini) bırakması caiz değildir.
1- Kesin bir bilgi ile bilecek ki, iyiliği emretmek, kötülüğü nehy etmekle şer ona dokunmayacak ve sürüp gidecektir. Bu hususta emretmesi de, nehy etmesi de ve susması da aynıdır. Hiçbir fark olmamaktadır. İşte böyle biri olması halinde caizdir.
2- Emretmesi veya nehy etmesi sonunda kesin olarak kendisine bir zarar geleceğini bilmesi. İşte bu halde de terk etmesi caizdir.
Ancak kabul edilebilir zarar nedir? Yani kendisiyle maruf ile emrin veya münkerden nehyin düştüğü zarar ölçüsü nedir? Bunları şöylece anlatabiliriz:
a- Eza ve cefa görecek ve darbe yapıcı bir vuruş, iz, bere, yara olacak şekilde
dövülmekle karşılaşmak.
b- Evinin yağmalanması.
c- Evinin yıkılması (yakıp-yıkmaları).
d- Elbisesinin üzerinden soyulması gibi. İşte bu gibi hallerde ruhsat vardır.
Bunun dışında dil ile sarkıntılık, insana cahil denmesi, küçültücü sözler kullanılması ve ahmak gibi ifadelerle sataşılması, riyakârsın, münafıksın, gericisin gibi ifadelerin ister yüzüne karşı söylenmesi, ister gıyabında söylenmesi bu görevin yapılmamasına ruhsat gerekçesi olamaz. Çünkü bu gibi hakaretler vacibi ve farzı düşürmez. Çünkü böyle yapması halinde, herhangi bir kınayıcının kınaması nedeniyle iyilikle emri ve kötülükten nehyi terk etmiştir. Ya da bir fâsıkın gıybet etmesiyle, sövmesiyle veya azarlamasıyla terk etmiş olacaktır. Ya da emir ve nehiy olduğu sürece o kimsenin veya benzerlerinin kalbinde yerini kaybedecektir, bundan dolayı ruhsat yoktur. Nasıl olabilir ki? Allah (c.c.) iyilikleri emrettiğimizde ve kötülüklerden de nehy ettiğimizde sabretmemizi bize kesin olarak emir buyurmuştur. Bundan başka sabredilecek ne var ki? Çünkü Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Maruf olanı emret, münker olandan sakındır ve sana isabet edene karşı sabret. Çünkü bunlar azmedilmesi gereken işlerdendir.” [162]
Şartları gerçekleşmeden vacip olan bir şey düşmez. Vücubiyet düşünce de durum müstehap olarak devam eder.
[160] Ahmed b. Hanbel, Müslim ve Sünen sahipleri.
[161] Müslim.
[162] Lokman sûresi, 31/17.