The Prophet's Political Character
(S.A.V.)’İN SİYASÎ KİŞİLİĞİ
Peygamberimiz
(s.a.v), verdiği tevhid mücadelesinin sonunda Medine’de İslâm devletini kurmuş
ve bu devletin Anayasasını da bütün toplum kitlelerinin de onayıyla ilan
etmişti. O, kendi devletini kuran bir peygamber olması özelliğiyle de diğer
peygamberlerden farklılık arz eder.
Bilindiği
üzere, Rasul-i Ekrem (s.a.v.) bir ‘Kral-Peygamber’ olmak yerine ‘Kul-Peygamber’
olmayı tercih etmişti. Bu alçakgönüllü tavrına rağmen Allah Teâlâ, O’nun bir
devlet kurmasını dilemiş ve kurulan bu devletle İslam’ın yeryüzünde hükümran
olmasını sağlamıştır.
Rasûlullah
(s.a.v.) kurduğu ‘Medine İslâm Devleti’nde hem başkan, hem hâkim, hem de
yöneticiydi. Bir devlet adamı olarak gerçekleştirdiği uygulamaları, siyaset,
diplomasi, bürokrasi ve idarecilik alanlarında önemli mesajlar ihtiva eden
anlamlı örneklerdir. O’nun devlet adamı, siyasî bir kişilik olarak nasıl bir
tablo sergilediğini ana hatlarıyla ortaya koymak uygun olacaktır. Detayları, bu
konuda yazılmış eserlere bırakarak, Rasûlullah (s.a.v)’ın bir devlet başkanı
olarak bize verdiği mesajları tespit etmeye çalışalım.
Cami ile Okulu Birlikte İnşa Etti
Peygamberimiz
(s.a.v.), hicretle Medine’ye ulaşınca ilk iş olarak Müslümanların bir araya
gelerek ibadetlerini yapacakları, eğitim ve öğrenim görecekleri, önemli
kararlar alacakları bir mescidin inşa faaliyetlerine başladı. Bedeli ödenerek
satın alınan arsa üzerinde inşaatına başlanan mescidin yapımında kullanılan
kerpiçleri yüklenip taşıyarak bizzat işçi gibi çalıştı.
Mescidin
inşa çalışmaları esnasında, ashâb-ı kirâm’ın içinden, ‘Siz yorulmayınız. Biz taşırız’
diyenlerin isteklerini kabul etmeyerek çalışmasını sürdürüyor, bir taraftan da
şu sözler dökülüyordu mübarek dudaklarından: “Allahım! Taşıdığımız şu çamurdan yapılmış kerpiçler, bizim için
Hayber’in hurma ve üzüm yüklerinden elbetteki daha hayırlıdır. Şüphesiz, gerçek
hayır ahrette alacağımız mükâfattadır.
Allah’ım! Ensar’a da Muhacirlere de merhametinle muamele eyle!”
Mescidin
inşası bittikten sonra avlu kısmında yoksul ve kimsesiz Müslümanların
kalabileceği ve eğitim ve öğretim alan kişilerin barındığı bir bölüm daha
hazırlandı. Buraya ‘Suffe’ deniyordu. Anadolu’da evlerde avlu yerine ‘Sofa’
kelimesi de kullanılmaktadır ki kaynağı buradan gelmektedir. Suffe’de sayıları
70 ile 400 arasında değişen ilim ve irfan insanları burada O’nun ilim, hikmet,
aşk ve cihad dolu sohbetlerinde yetişip her tarafa vali, diplomat, eğitici ve
öğretici olarak gönderiliyordu.
Bir
devlet başkanı olarak Peygamber (s.a.v.)’in uygulamalarının bir kısmı ya
ayetlerle kendisine emrediliyor ya da O’nun tercihte bulunduğu hususlar
sonradan vahiy ile destekleniyordu. Hicretten sonra Medine’nin yerlisi olan
‘Ensar’ ile Mekke’den hicret edip gele ‘Muhacirler’ arasında tarihte benzeri
olmayan bir kardeşlik olayı gerçekleştirdi. Medineli Müslümanlar bütün maddi
varlıklarını bu kardeşleriyle paylaştılar. Onların bu özverileri ayetle tebrik
edildi:
“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve
gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, göç ederek kendilerine gelenleri
severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler.
Zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”[1]
İlk Yazılı ve
Çoğulcu Anayasa O’nun Eseridir
Müslümanlık,
Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi farklı din ve inanışlara sahip insan
topluluklarının bir arada ve barış içinde yaşamalarını sağlayacak ilk yazılı
anayasayı Rasûlullah (s.a.v.) yapmış ve uygulamaya koymuştur. Böylelikle
Müslümanlar arasında sağlanan barış ve huzur ortamına diğer insanlar da dahil
edilmiştir.
Toplam
olarak 49 civarında maddeye sahip olan bu belge, ‘Medine Vesikası’ ya da
‘Medine Anayasası’ adıyla tarihte yerini alırken bir başka açıdan da
Peygamberimiz (s.a.v.)’in devlet adamlığındaki başarısını ortaya koyuyordu.
Medine
tarihinde ilk nüfus sayımı emrini vermiş ve Müslümanların sayısını bu ilk
sayımda 1500 olarak tespit etmişti. O dönemde Medine’nin toplam nüfusu 10.000
civarında tahmin edilmekteydi. Genel nüfusun %15’ini oluşturan Müslümanlar,
şehrin yönetiminde birinci derecede söz sahibi oldular. İşte bu da Peygamber
(s.a.v.)’in devlet adamı olarak başarılı girişimin sonucu gerçekleşti.
Gayr-i
Müslimlerin de Haklarını Koruma Altına Aldı
‘Âlemlere
Rahmet’ olarak gönderilen Peygamber (s.a.v.), insanlara İslâm dinin güzelliklerini
sözleri ve yaşantısıyla tebliğ ederken, insanları inanma konusunda zorlamıyordu.
İsteyen iman ederek İslâm’ın güzelliklerine kavuşuyor, istemeyen İslâm’ın
sağladığı barış ve güven ortamından yararlanmayı, ödediği bir vergi türüyle
(cizye) elde edebiliyordu. Arabistan’da farklı şehirlerde yaşayan, Yahudi, Hıristiyan
ve Mecusilerle yapılan antlaşmalar sonucunda gayrimüslimler dinî ve hukukî
temele dayalı kültürel kimliklerini muhafaza ederek İslâm toplumunun bir ferdi
olarak yaşamaya devam ediyorlardı.
Gayrimüslim
unsurların genel adı olan’ Zimmî’ler konusunda çeşitli uyarılarda bulunan
rahmet peygamberi Efendimizin, “Zimmiye
zulüm ve haksızlık yapan, ona gücünün üstünde sorumluluk yükleyen veya onun
arzusu dışında herhangi bir şeyini alan kimseye kıyamet gününde bizzat
kendisinin hasmı olacağını” bildirmiş olması anlamlıdır.
Çünkü
Rasûlullah (s.a.v.) yazılı vesikalara
dökerek yaptığı antlaşmalardaki gayr-i Müslim unsurların dinlerini, canlarını,
mallarını, âyin ve ibadetlerini, mabetlerini ve din adamlarını hukukî olarak koruması
altına almıştı.
Devlet
Yönetiminde Teşkilatlanmayı Gerçekleştirdi
Devlet
adamı sıfatıyla, Peygamber (s.a.v.)’in bütün uygulamaları bize gösteriyor ki,
devlet yönetimi adına aldığı her kararla O, aynı zamanda İslâm Medeniyetinin
kuruluşuna da öncülük etmiştir.
Aşağıda
sıralayacağımız temel hususlar, o dönemin şartlarında göçebe hayat yaşayan topluluklar
için birer devrim niteliğindedir. Bütün bunlar on yıl bir kısa zaman aralığında
gerçekleştirilmiştir.
Peygamber
(s.a.v.), öncelikle iç barışın yanında Medine’nin güvenliğini sağlamak ve
dışarıdan gelecek tehlikeleri karşılamak ‘Seriyye’ denilen küçük askerî
birlikler kurmuş, başlarına da birer komutan tayin etmiştir.
Peygamber
(s.a.v.) , bütün antlaşmaları yazılı olarak düzenlemiş ve belgeye dayalı
olmasını istemişti. Zeyd b. Sabit hem okuma ve yazma bilmesi ve hem de farklı
dilleri bilmesi nedeniyle O’nun özel kalemi ve hem de tercümanı olmuştu.
Rasûlullah
(s.a.v.), yazdırdığı mektupları, üzerinde üç satır halinde bulunan ve
“Muhammedün Rasûlullah” yazılı mührüyle mühürler, dolayısıyla belgeye resmiyet
kazandırırdı.
İslâm
dini hızla yayılmaya başlayınca Medine dışındaki bölgelere ve şehirlere, vali,
imam, öğretmen, hakim ve vergi memurları gibi görevler tayin etti. Medine’den
ayrıldığı zaman da yerine mutlaka bir vekil bırakırdı. Günümüzde önemli bir
kural haline gelen ‘Doğru yerde doğru kişi’ görevlendirme anlayışını en iyi
şekilde uygulamıştır.
[1] Haşr
sûresi, /9.