In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Overseeing and Admonishing the Politician / The Political Rights of Individuals
Overseeing and Admonishing the Politician

The Political Rights of Individuals

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

İSLÂM DEVLETİNDE FERDİN HAKLARI

İslâm devletinde ferdin şahsiyeti en bariz şekliyle daima mevcuttur ve hiçbir zaman kaybolmaz. Şu var ki ancak devlet sayesinde varlığından söz edilebilir. Fert devleti kurar, gerçekleştirir, huzur ve bekasına çalışır. Devlet de ferdin huzuru, şahsiyetin bekası için çalışır. Çünkü birinin huzur ve bekası diğeri için zorunludur. İkisi arasında bir çelişme olmadığı gibi, birbirlerine düşman oluşlarında biri için yarar da yoktur. Böyle bir husumet sonucunda ortaya çıkacak şey, birinin İslâm yolundan çıkması olur. Bundan dolayı fert İslâm devletinde İslâm’ın tanıdığı bütün haklardan faydalanır. Çünkü İslâm’ın tanıdığını İslâm devleti de tanır. Sonra, eğer fert haklardan istifade ediyorsa bu, kuvvetli, sağlam yapılı ve amaçlarını gerçekleştirmeye muktedir İslâm devleti için en büyük teminat sayılır. Bu sebepten de devlet, fertleri, haklarını kullanmaya teşvik eder. Zaten bu haklara el koymakta devletin kesin bir menfaati olduğu da söylenemez. Zira aslında devlet, fertlere İslâmî bir hayat sürme imkânlarını hazırlamak gayesiyle kurulmuştur. Böyle bir hayatı temin etmenin en önemli faktörlerinden birisi de fertlerin haklarından faydalanmaları, hatta bu haklarını kullanmaya yönlendirilmiş olmalarıdır.

Fertlerin Siyasi Hakları

1. Siyasi Haklar Nelerdir?

Hukukçulara göre siyasî haklar ferdin siyasî toplum içinde bir organ olmakla elde etmiş olduğu seçme, seçilme ve devlet kurumlarında kamu hizmetleri alabilme haklarıdır. (1) Ya da, ‘Ferdin devlet işlerinin idaresinde yürütmeye katılabilmesi için gereken haklarıdır.’ (2)

Bizde bu bahiste İslâm Hukukundaki siyasî haklardan, İslâm Nizamının fertlere tanımış olduğu hakların sınırlarını göstermekte bize ölçü vazifesi göreceği için, hukukçuların açıkladıkları manalarıyla söz etmeye çalışacağız.

Seçme Hakkı

2. Devlet Başkanının Seçimi

Fertler için devlet başkanı seçmek bir haktır. Başkanlığa seçtikleri kimse hukuk devletinin başkanıdır. İslâm hukukçuları böyle açıklamışlardır: ‘Müslümanların ittifakla oy verip biat ettikleri kimsenin başkanlığı kesinleşir kendisine yardım etmek şart olur.’ (3) ‘İmam (başkan) halkın biat etmesiyle (rey vermesiyle) belirlenir. Yoksa kendisinden öncekinin tavsiyesi ile değil.’ (4) Devlet başkanı halkın kendisini seçerek rızasını beyan ettiği bir erkektir. Kullandığı hakimiyet halkın bu seçim ve rızasına dayanır.

3. Seçme Hakkının Temeli

Fertlerin devlet başkanını seçme hakkı var olunca bu hakkın dayandığı bir kök de vardır. Öyle ise bu kök nedir?

İslâm kaynaklarından öğrendiklerimize dayanarak söyleyebiliriz ki, bu hak şûra ilkesine ve hukuk kurallarını uygulamaktan aynı zamanda kendi işlerini bu kurallara uygun olarak yürütmekten halkın sorumlu oluşu esnasına dayanır.

a) Şûra Prensibi

Bu prensibi Kur’an-ı Kerim zikretmiştir: “Ki bunların işleri daima aralarında müşavere (ile)’dir.” (5) Bu ayet, konuların şûra yoluyla hal olunacağı konusunda açık görünmektedir. Hele devlet başkanlığı gibi bir konunun, hakkında müşavere yapılması gereken en önemli işlerden biri olduğuna şüphe yoktur. Hatta bu hepsinden daha önemli bir konudur ve toplum sorunlarının merkezini teşkil eder. Bu sebeple fertlerin, kendilerine veli seçecekleri şahıs hakkında görüş sahibi olmaları gerekir. Müşaverede fertler başkan adayı

hakkındaki görüşlerini açıklamak zorundadırlar.

b) Halkın İslâm Hükümlerini Uygulamaktan Sorumlu Oluşu

Halk, kanun hükümlerine uymaktan ve işlerini bu hükümler çerçevesinde yürütmekten sorumludur. Bu sorumluluk Kur’an-ı Kerim ayetlerinden anlaşılmaktadır. Kur’an’da kanun koyucunun hitapları Müslüman toplumuna yönelmiştir. “Ey iman edenler! Bağlandığınız ahitleri (gerek sizinle Cenâb-ı Hak ve gerek sizinle insanlar arasındaki taahhütlerinizi ) yerine getirin.” (6)

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan (hâkim)’ler ve Allah için şahitlik eden (insan)’lar olun. (O hükmünüz veya şahitliğiniz) velev ki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlarınızın aleyhinde olsun.” (7)

“Mü’min erkekler de, mü’min kadınlar da birbirlerinin velileri (dostları ve yardımcıları) dir. Bunlar insanlara iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” (8)

“Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (9)

“Zina eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun!..” (10)

“Erkek hırsızla kadın hırsızın o irtikâb ettiklerine bir karşılık ve ceza ve Allah’tan (insanlara) ibret verici bir ukubet olmak üzere ellerini kesin..” (11)

Bu ayetler, İslâm hükümlerini uygulamaktan Müslüman toplumun sorumlu olduğunu açıkça gösterir.

Toplumun omuzlarına yüklenmiş olan bu ağır sorumluluk, yükümlüsü olduğu şeyleri yapabilmesi için, hâkimiyetin bizzat toplumun hakkı olmasını gerektirir.

Ancak, toplumun sahip olduğu hakimiyeti bizzat kullanması, onun toplum olma özelliğinden dolayı tam olarak mümkün değildir. Zira bu pratikte imkânsızdır. Bu sebeple toplumun, hakkı olan hâkimiyeti kullanmasında “nâiplik” niyabet teorisi ortaya çıkmıştır. Halk, hukuken sorumlu olduğu şeyleri yerine getirmek için, hâkimiyetini seçim yolu ile birbirine, kendi içinden birine devreder. Hâkimiyeti devralan kimse halkın vekili ‘nâip’ durumundadır. Bu niyabet (kendi yerine geçirme) halkın en tabii hakkıdır. Çünkü bir şeye malik olan kimse o şeyde dilediği kimseye vekâlet verme hakkına da maliktir. Müslüman toplumu hâkimiyete sahiptir; o halde bu hakimiyetini dilediğine devretme hakkına da sahiptir. Bu ise onu devlet başkanı seçmeye götürür.

4. Devlet Başkanının Hukukî Yeri

Daha önce yaptığımız açıklamalardan anlaşıldığı gibi devlet başkanının hukukî yeri ‘vekil’ veya ‘nâib’in yeridir. Vekil halka mensuptur, ümmettendir. Ümmet de, kanun hükümlerini uygulamak ve işlerini idare etmek için vekil (başkan)’ı seçendir. İslâm hukukçularının tanımladıkları şekil budur. Meşhur hukukçu Maverdî halife ya da vezirin ölümü halinde emir valinin durumundan söz ederken şöyle der: ‘Eğer emirin tayini halife tarafından yapılmış ise, halifenin ölümü halinde emir azledilemez. Eğer bu tayini vezir yapmış ise, vezirin ölümü ile azlolunur. Çünkü halifenin tayini Müslüman toplumun (ümmet) niyabetine dayanır. Halifenin tayini Müslümanların niyabeti demektir; vezirinki ise doğrudan doğruya kendisine vekâlettir.’ (12)

5. Müslüman Toplum Hâkimiyetin Kaynağıdır

Devlet başkanının yeri vekillikten ibaret olunca, kullandığı hâkimiyetin kendisini seçene ait olduğu açıkça anlaşılır. O halde önce de işaret ettiğimiz gibi İslâm toplumu hâkimiyetin kaynağıdır. Vekil bu hâkimiyeti ümmet adına ve ancak bu değerle kullanır.

Burada toplumun, hakimiyetin kaynağı olmasına rağmen bu hakkının mutlak olmayıp Allah (c.c.)’ın mutlak hâkimiyeti ve toplum düzeni ile fertler hakkında buyurmuş olduğu hükümlerde beliren idaresiyle sınırlı olduğunu belirtmek gerekir. Bu sebepten de toplumun hâkimiyeti kendi başına buyruk, her şeyi yapabilme anlamında değil, kutsal nizamı uygulamak hâkimiyeti anlamında anlaşılmalıdır. Hâkimiyetinin bu karakterine göre kutsal düzeni değiştirmeye yetkili olmaması ve bu düzeni bozacak veya bozmaya mal olacak herhangi bir tasarrufta bulunamaması lâzımdır. Bir defa toplum böyle bir yetki ve tasarruf hakkına sahip olmayınca, devlet başkanı da ki toplumun vekili idi sahip olamaz. Çünkü vekil, vekâlet aldığı şeyde, asıl malikin haklarından fazlasını iktisap edemez, yetkilerini aşamaz.

Bir önceki paragrafta söylediğimiz hatırlanırsa, ikisinden biri, toplum veya başkan, Allah (c.c.)’ın kanununa muhalif bir hükme uyduğunda veya bu kanunu bozacak bir tasarrufta bulunduğunda, kanunî bir hükme dayanmayan bu amelin hâkimiyetin sınırlarını aştığı için bâtıl sayılacağı âşikârdır. Çünkü toplumun hâkimiyeti, dediğimiz gibi ‘tatbikî bir hâkimiyet’tir: Mevcut ilâhî kanunu uygulama serbestisi. Yoksa yeni bir kanun yapacak, düzen kuracak ve tatbik edecek kabiliyette sınırsız bir hâkimiyet değil…

6. Doğrudan Seçim, Dolaylı Seçim

(Tek dereceli, iki dereceli)

Devlet başkanını seçme hakkına sahip olan Müslüman toplumu bu hakkını nasıl kullanacak? Ferdiyetçi bir seçim usulü mü takip edilecek? Yani doğrudan doğruya fertler mi seçecek başkanı; yoksa fertlerin seçtiği bir grup mu? Gerçek şu ki, doğrudan veya dolaylı seçim sistemini tatbik etmeye ya da, zaman ve mekânın şartlarına göre toplumun takdirine bırakılmış olduğuna dair hukukta açık ve kesin bir hüküm bulamıyoruz. Ancak, her iki şeklin de hukuk kurallarının kendilerine yer verdiği sistemler olduğu kanısındayız. Doğrudan seçime şu ayeti delil göstermek mümkündür: “Ki onların (Müminlerin) işleri daima aralarında müşavere (ile)’dir.” Görünüşüyle bu ayet fertlerin kendi işlerinde müşavere yapmalarını gerektirir. Ana konularından biri de kendi devlet başkanının seçimi olduğundan, gayr-i müslim, deli ve çocuklar gibi şer’î bir delille istisna sayılanlar dışında bütün fertlerin bu konu üzerinde de istişare etmeleri şarttır. Fertlerin müşaveresi ise doğrudan seçime hazırlık demektir. Bu husustaki görüşümüzü İmam Razî aşağıdaki ayetin tefsirinde teyit eder: “Bir olay vakî olduğunda toplanırlar, istişâre ederler de Allah onlardan razı olur.” Yani, görüşlerinde ayrılmazlar. Aksine, toplanıp müşavere yapmadıkları bir şey hakkında karar vermezler.. (13)

Dolaylı seçime gelince, o da dayanağını dört halife devrinde gerçekleşen tarihî uygulamalarda bulur. Bu devir, görüş ve tatbikatta, İslâm için en hayırlı devirdir. Bu mutlu devrenin büyük halifelerinin seçimi, kendilerine “ehl-i hal ve akd” adı verilen, halkın ileri gelenlerinden kurulu bir meclis tarafından yapılmıştı. Medine’deki mevcut halk da onlara tabi olmuş ve devlet başkanı seçtikleri zata biat etmişlerdi. İslâm topraklarında yaşayan Müslümanların hepsi bu seçime katılmamışlardı. Bu seçim şekline de ne Hulefa-i Raşidin’in kendilerinden, ne de başkalarından bir itiraz vaki olmamıştı. Böylelikle o devrin tatbikatı, devlet başkanının dolaylı seçim sistemiyle tespit edilmesine bir icma hükmü değerini alarak bize bu sisteme dair bir delil ulaştırmış oldu. Zaten hukuk yönünden de halkın her iki şekilde, doğrudan ve dolaylı sistemle seçim hakkını kullanması meşru ve muteberdir. Çünkü hak sahibinin hakkını bizzat kullanması şart değildir. Kendi iradesiyle başkasına devredebilir veya kullandırabilir. İslâm hukukçuları dolaylı seçimi kabul etmişlerdir. Çünkü onlara göre, bir defa başkanı “ehl-i hal ve akd” seçtikten sonra, artık bütün halkın bu seçime iştirak etmesine ihtiyaç kalmaz. İbni Haldun “Mukaddime” adlı eserinde şöyle diyor: ‘Halifelik makamı icma ile vacip olduğu zaman farz-ı kifayeden sayılmıştır. Ehl-i hal ve akd’in seçimiyle bu vacibiyet halkın üzerinden kalkar; sadece halifeye itaat etmek kalır.’ İmam Mâverdî de bunu şöyle belirtiyor: İmamet İslâm devleti başkanlığı iki şekilde kesinleşir: Biri Ehl-i hal ve akd’in seçimi, diğeri önceki imamın tavsiyesi..’ (14)

7. Ehl-i Hal ve Akd

Devlet başkanı seçiminde dolaylı (iki dereceli) seçim usûlü, İslâm hukukunda makbul bir sistem olunca ve bu seçimi yapan kimseler fakihlerin “Ehl-i hal ve akd” dedikleri grup olunca bir iki soru sormak gerekiyor: Bu “Ehl-i hal ve akd” kimlerdir? Halk ile alâkaları nedir? Bu imtiyaz ve yetkilerinin mahiyeti nedir?

a) Ehl-i Hal ve Akd Kimlerdir?

İslâm hukukçuları Ehl-i hal ve akd için genel vasıflar sayarlar. Örneğin, Mâverdî onlar için üç vasıf kabul eder: ‘Birincisi, bütün şartlarını içeren ADALET. İkincisi imamlığa lâyık olanı tanımaya yarayan, seçmeye ulaştıran BİLGİ (ilim). Üçüncüsü, yine imamete en uygun, dirayetli ve menfaatlerin korunmasına çalışacak olanı süzme kabiliyeti: GÖRÜŞ VE HİMMET.’ (15)

Bir çok yeni fakihler “Ehl-i hal ve akd”in vasıflarında geniş bir tahdide gidiyorlar, örneğin ‘Tefsirü’l-Menar’ın sahibi Reşit Rıza şöyle diyor: ‘Ulu’l-Emr, Müslümanlardan kurulu bir Ehl-i hal ve akd topluluğudur ki bunlar valiler, idareciler, âlimler, ordu komutanları ve halkın, umumî menfaat ve ihtiyaçlar konusunda kendilerine başvurduğu seçkin kişilerden ibarettir.’ (16)

Bu ifadelerden ve fakihlerin söylediklerinden anlaşılan şudur ki: Ehl-i hal ve akd samimi, müstakim; takva, adalet ve iyi görüş sahibi, becerikli, toplum menfaatine çalışan, halkın kendilerine güvendiği, görüşlerine inandığı seçkin kişilerdir.

b- İslâm Toplumu İle İlişkileri Nedir?

Bu ilişki bir vekil ve naibin ilişkisinden başka bir şey değildir. Bunlar devlet başkanı seçme hakkını, halkın vekili olarak onun adına kullanırlar. Vekillikleri de sadece bu seçime ilişkindir. Bu bakımdan onların bu konudaki tasarrufu, halkın tasarrufu olarak itibar olunur.

c- İmtiyaz ve Yetkilerinin Mahiyeti

(Bu Yetkiye Nasıl Sahip Oluyorlar?)

Akla gelen ilk şey, onları bu mevkiye kendi tercihiyle halkın getirdiğidir. Ancak, ne var ki eski tarihî uygulamalarda, halkın toplanıp bir heyet seçtiğine ve buna “Ehl-i hal ve akd” sıfatını verdiğine işaret eden bir vesika bulamıyoruz. Bununla beraber, eski tarihî uygulamaların bu konuya dair bir vesika bırakmaması, Ehl-i hal ve akd diye adlandırılmış olan bu heyetin halk temsilcisi olmadığını, olduğu gibi açık veya gizli olarak akd edilebilir. İslâm’ın ilk asrında Hulefa-i Raşidin devrinde ki ehl-i hal ve akd’in halka vekilliği de gizli zımnî idi. Çünkü onlar ehliyet, olgunluk, samimiyet ve adalet bakımından İslâm’ın öncüleri diye tanınıyorlardı. Bu sebepten de halkın rıza ve güvenine sahiptiler. O durumda kendilerini halkın açıkça seçmesine lüzum yoktu. Hatta o kadar ki halk böyle bir seçime girişmiş olsaydı onlardan başkası seçilemezdi. Bu bakımdan da onların halife seçmelerini halkın rızasına ve zımnî bir vekâlet akdine bağlamak yerinde olur.

8- Ehl-i Hal ve Akd (Seçkiner Zümresi)in Bu Devirde Rolü

Biz, İslâm Hukuku hükümlerine göre, devlet başkanının dolaylı seçimini bugün için ele alırsak böyle bir sisteme hemen hemen dayanarak yok gibidir. Yani iki dereceli seçim usulû ile halkın, önce bir heyet seçmesi, heyetin de başkanı seçmesi ortaya zorluklar çıkarır. Başkan seçimi için halkın seçeceği bu heyet, riyakâr davranarak kendilerini gerekli şartlara haiz kimseler diye yutturabilirler. Yani ehl-i hal ve akd vasıflarını çalabilirler. Bu sebeple, eğer bu sistem uygulanacaksa devlete bir iş düşmektedir: Ehl-i hal ve akd’in seçiminin icrası ve selâmeti için gerekli nizamı koymak. Bu heyeti kurmak için seçeceği kimselerde fakihlerin saydıkları vasıfların gerçekten bulunması ancak böyle bir nizamla mümkün olabilir. Gerçek ehl-i hal ve akd’in teşekkülü için bu gerekli ve zorunludur. Böylelikle onların halka vekillikleri açık bir vekâlet akdine dayanmış olur. Çünkü zımnî vekâlet bugünkü devirde nüfusun çokluğu yüzünden sakıncalıdır. Böyle bir gizli vekâlete cevaz vermek halka tehlikeli bir kapı açacağı gibi, yaygın bir hata ile de anarşiye yol açar. Çünkü sayılan vasıflardan yoksun herkes kendisini ehl-i hal ve akd’den sayabilir ve halkın zımnen niyabetini kabul ettiği iddiasıyla, mümessillik taşlayabilir. Buna ise ne şeraitte cevaz var ne de akılda yer…

9.Velâyet-i Ahd

Bir çoğu, devlet başkanını Müslüman (ümmet) seçer deyişimize itiraz ederler. Delilleri de fakihlerin şu sözü: Devlet başkanlığı velayeti eski halifenin yeni halifeyi vasiyeti (tavsiye) ile kesinleşir… Örneğin, Mâverdî demişti ki: ‘İmamet iki şekilde akdedilir: 1- Ehl-i hal ve akd’in seçimiyle, 2- Önceki imamın tavsiyesi ile…” (17) Halbuki bu ifade yanlış anlaşılmaktadır. Çünkü tavsiye velâyeti, kanunî şekliyle, eski halifenin halifeliğe getirilecek kimseyi aday göstermesidir, tayin etmesi değil… Buna değil de tavsiye edilene ehl-i hal ve akd’in biat etmesinin zaruri oluşudur. Eğer yalnız başına vasiyet, başkanlığa atanmaya kâfi gelseydi bu güzideler heyetinin görüşüne lüzum kalmazdı. Ve gene bu seçkinler zümresi ya da halk tavsiyesi kabul etmediklerini gösterselerdi, namzet devlete başkan olamazdı. Bazı fakihlerin açıklamaları da bu merkezdedir: ‘İmamet, halkın aday’a biat etmesiyle kesinleşir, yoksa öncekinin tavsiyesi yeterli sayılmaz.’ (18)

10. Müşavere Hakkı

Fertlerin ikinci hakkı istişare hakkıdır. Bu gerçekte, fertlerin (halkın) seçim hakkının devamıdır ve bugün ‘referandum’ dediğimiz hakka tekabül eder. Ancak, hak olarak referandumdan daha geniştir ve üstelik vazifedir de. Halk müşavereden vazgeçemez. Halk, kendi işlerinin idaresine vekil olarak başkanı seçtiği müddetçe, tatbikini arzu ettiği ve kendilerini ilgilendiren konular üzerinde onu müşavereye çağırmak hakkı da olacaktır.

Bize karşı yapılan itirazlardan biri de şudur: Halk başkanı seçtiğine göre ki bu aynı zamanda halkın güvenini gösterir, o halde onu kendisiyle müşavereye zorlamak lüzumsuz ve anlamsızdır.

Buna iki şekilde cevap vermek mümkündür:

1-Diyelim ki devlet başkanı, halkın güveninin birleştiği merkez bile olsa seçildikten sonra kasıtlı veya kasıtsız halka zarar veren tasarruflarda bulunmuştur. Bu zarara vaki olduktan sonra telafi etmek pahalıya mal olur. Zarara mani olmak için ihtiyatlı davranması, başkanı böyle durumlarda müşavereye zorlaması halkın en normal hakkı olmaz mı?

2- Devlet başkanının halk adına vekilliği sınırlı bir vekâlettir. Bu kayıtlardan biri de müşavere yapmaktır. Çünkü müşavere şer’î hükümle varit olmuştur. Hem bir hak, hem bir vazifedir. Halk bunu ihmal edemez. İslâm ümmeti kendi hayatiyetini idameye ilişkin bu en önemli hakkını başkana ancak müşavere kaydıyla devredebilir. Bunu seçim esnasında belirtilmiş olsun olmasın durum değişmez. Müşavere gene bir hak ve vazifedir. Âl-i İmran Sûresi’nin 159. âyeti bunu şer’î hükmünü teşkil eder: “İş Hususunda onlarla müşavere et. Bir kerede azmettin mi artık Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah kendine güvenip dayananları sever.” Bu ayette devlet başkanına müşavere yapmak emrolunmuştur. Emrin zahirî anlamı mecburiyet bildirir. O halde devlet başkanı istişare etmeye mecburdur. (19)

Âyet-i kerimedeki hitap, büyüklüğüne ve yüceliğine rağmen Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yönelmiş olunca, müşavere mecburiyetinin diğer İslâm devleti idareciliğine çok daha lüzumlu olması gerekir. Birçok fakih ve müfessirin söylediği de bu kanaatimizi doğrular: ‘Emir sahipleri müşavere yapmaktan muaf olamazlar. Çünkü Allah onu peygamberine emretmiştir.’ (20)

‘Allah (c.c.) peygamberine ancak hakkında müşavere emrettiği konularda ümmetine örnek olması amacıyla istişareyi emretmiştir. Ki bu hususta kendilerine inen bir felâket anında O’na uysunlar da istişare etsinler. (21)

“Hasan ve Süfyan İbni Üveyne diyorlar ki: ‘Peygamber müşavereyi, Müslümanların kendisine uyması için, yani ümmeti için de bir sünnet âdet halini alması için emretti.” (22)

Halk ile müşavere etmek Hz. Peygamberin sünnetidir: Halkın idarecilerle müşavere hakkını destekleyen bir delil de, en yüksek bir derece ve değere sahipken, vahy-i İlâhîye mazhar olmuşken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, ashabı ile çokça müşavere yapmasıdır: ‘Bedir günü çarpışmaya çıkıp çıkmama mevzuunda onlara danıştı. Uhut savaşında Medine’de mi kalınsın, düşman üzerine mi yürünsün, fikirlerini onlarla tartıştı. Habbab el-Münzir Bedir günü suya inmelerini teklif etti ve bu müşavere ile kabul olundu. İki Sa’d İbni Muaz ile Sa’d İbni Übâde Hendek günü, savaştan vazgeçmesi için düşmanla Medine mahsulleri üzerinde anlaşmanın terk edilmesini teklif ettiler de teklifleri yine istişare ile kabul edildi.” (23) Hatta İbni Teymiye’nin dediği gibi: ‘Rasûlullah’tan daha çok ashabı ile müşavere eden kimse yoktu.’ (24)

Müşavereyi terk eden devlet başkanı azledilir

Müşaverenin, halkın en köklü bir hakkı, başkanın da en mühim bir vazifesi olduğuna bakarak İslâm hukukçuları, bu hakkın terk ve ihlâli halinde başkanın azledilmesi gerektiğini bir kaide olarak koymuşlardır. Kurtubî kendi tefsirinde kaydeder ki: ‘İbni Atiye şöyle dedi: Şûra İslâm nizamının en keskin hükümlerindendir. İlim ve din adamları ile istişare etmeyen imamın azli şarttır. (25) Zorba bir idareciye İslâm esasları üzerinde kurulu bir devlette yer yoktur.

11- Şûra’ya Sunulacak Konular

Halk ile müşavere çeşitli devlet konularında ve hakkında hüküm bulunmayan hukukî içtihad konularında yapılır. Yani devlet başkanı, fakihlerin de ifade ettikleri gibi, hem din hem dünya konularinde istişare edecektir. Bir eserinde Cessas bunu açıkça söyler: ‘İstişare, hakkında vahiy bulunmayan din ve dünya konularinde yapılır…’ (26) Dünya işleri ile ilgili istişare ancak devletin genel politikası, ordunun harekât ve tutumu, harp ilânı, antlaşmaların akti v.b. gibi mühim konularda olur. Basit mevzulara varıncaya kadar her şeyde müşavere yapılmaz. Çünkü bu, hem akla uygun değil, hem de imkânsızdır. Sonra ihtiyaç göstermediği gibi faydasızdır da. Zaten tatbikat (pratik) isteyen delilden de yoksundur.

a) Şûra Meclisi

Şu var ki müşavere nasıl, ne şekilde uygulanacak? Devlet başkanı halkın bütünü ile mi, bir grupla mı, yoksa fertlerle mi müşavere yapacak? Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu hususta gösterdiği örnek, Uhud savaşında müşriklerle çarpışmaya çıkıp çıkmama konusunda olduğu gibi, kendileri için önemli olan işlerde Müslümanların çoğunluğu ile müşavere yapmış olmasıdır. Ancak, bu çoğunluk Medine’de bulunan Müslümanların çoğunluğuydu.

Hz. Peygamber çoğu zaman ashabına şöyle buyurmuştu: “Benimle istişare ediniz.” (27) Havazin ganimetleri meselesinde de durum böyleydi: Rasûlüllah, Havazin savaşından kendilerine kalan ganimetler hususunda Müslümanların müşterek görüşünü anlamak istedi. Bununla ilgili haberler de kaybolduğuna göre: Hz. Peygamber (s.a.v.), ganimet hususundaki görüşlerini beyan buyurduktan sonra hazır bulunanlar razı olup kabul ettiklerini söylediler. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara hitaben: “Büyüklerinize gidin, bunu bize bildirsinler ki bizde bilelim…” buyurdu. Ensar’ın başkanı Zeyd İbni Sabit’ti. Onlara sordu. Razı olup kabul ettiniz mi, diye. Onlar da razı olduklarını ve öylece kabul ettiklerini bilirdiler. Kimse muhalif çıkmadı.’ (28)

Bu tatbikat, mevzuunun kendileriyle ilgili olması şartıyla Müslümanların bütününün müşavere heyeti olduğunu gösterir.

Bazen de Bedir esirleri konusunda olduğu gibi, hepsiyle değil de bir grup ashabı ile istişare ederdi. “Bunlara ne yapmalı, fidye alınmalı mı, alınmamalı mı?” diye onlara danışmıştı. Sa’d İbni Muaz ve Sa’d b. Ubade ile, Hendek muhasarasında Müslümanlarla savaşmaktan vazgeçmelerine karşılık Gatafan’la, Medine mahsulünün üçte biri üzerinde anlaşma konusunda istişare etmişti. Onlar demişti ki: Eğer bu İlâhî bir emirse onu yerine getir. Allah (c.c.)’tan gelmiş bir emir olmayıp senin isteğinse baş üstüne.. Eğer sadece bir görüş ise, şunu iletmek isteriz ki, onlara ancak kılıcımız cevap verecektir.’ Hz. Peygamber (s.a.v.) onların görüşlerini kabul etmiş ve Gatafan’la anlaşma mevzuunu bırakmıştı. (29)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetindeki bu sabit olaylar gösteriyor ki: Şûra meclisi bazen halkın çoğunluğudur. Uhud savaşında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Müslümanlarla müşaveresinde olduğu gibi. Bazen mevzuu kendileriyle ilgili olmak şartıyla, müşavere anında mevcut Müslümanların tamamı şûra meclisidir. Havazin ganimetleri konusunda olduğu gibi, bazen de kendi kavimleri içerisinde yücelmiş olanlar şûra meclisini teşkil ederler. Hendek muhasarasında Gatafan’ın çekilmesi için yapılacak anlaşmada olduğu gibi. Sa’d İbni Muaz ve Sa’d İbni Ubâde Ensar’ın büyüklerindendi. Ve bazen de Bedir esirleri konusunda olduğu gibi Müslümanların bir kısmı şûra meclisidir.

Bu uygulamaların ışığında denilebilir ki, müşavere mevzuunun nevine göre, devlet başkanının istişare edeceği heyet değişik bir kadro teşkil eder. Eğer cemiyeti ilgilendiren mühim amme davaları ise bunlar, başkanın bütün halkla istişare etmesi gerekir. Tabii buna imkân olduğu takdirde. Bu olmazsa, ehl-i hal ve akd ile ya da halk büyükleriyle (görüş ve fikir sahipleri ) istişare etmelidir. Teknik ve pratik konularde ise mütehassıslarla müşavere yapmalıdır.

Kurtubî’nin, tefsirinde demek istediği de budur: ‘Devlet erkânına, bilmedikleri ve içinden çıkaramadıkları dinî konularda din âlimlerine danışmaları adeta farzdır. Harbe taallûk eden mevzularda ordu komutanlarıyla, menfaatlerce ilişkin olanlarda halk büyükleriyle, memleket davalarında yazarlar, nâzırlar, işçi ve memurların temsilcileriyle istişare etmek zorundadırlar. Müşavere ancak böylelikle amacına ulaşabilir. Kanunlara ilişkin konularda müsteşarın özelliği bilgin ve hakkıyla dindar olmaktır. Dünya işlerine taallûk eden konularde ise akıllı ve tecrübeli olmak…’ (30)

b) Bugünkü Devirde Şûra’nın Düzenlenmesi

Yukarıda şûra konusu ile ilgili Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünnetindeki sabit olayları açıkladık. Bütün bunlar İslâm hukukunun kesin ve şûra’ya mahsus bir sistem koymadığını gösterir. Bu, İslâm’ın geleceğe dair ihtiyat ve öngörüşlüğüdür aynı zamanda. Çünkü pratik olarak şûra’nın gerçekleşmesi, zaman ve mekânın değişmesiyle beraber çeşitli şekiller alır. Hal ve şartlara göre kadrolaştırılmasının halka bırakılması şûra için en sağlam yoldur. Buna göre, asrın şartlarına en çok uyan usul, devlet başkanının amme konularini danışacağı şûra meclisini halkın seçmesidir. Hatta halk, seçeceği bu meclise boşalan makama başkan seçme yetkisini bile verebilir. Ama teknik ve pratik konularde uzmanlarla müşavere yapmak başkanın hakkı olduğu için bu uzman heyetinin seçilmiş şûra meclisinden olup olmaması önemli değildir. Başkanın diğer bir hakkı da tehlikeli zamanlarda ve ciddi konularda halktan bir nevi güvenoyu istemesidir. Bütün bu ve bunun gibi konular için, örneğin şûra meclisinin seçim şekli ve yetkileri gibi kendisi ile alâkalı hususlar için, umumî şeriat hükümlerine uygun kaide koyma yetkisi de vardır.

Şûra meclisi kadrosuna samimî ve yeterli kişilerin seçimini garanti altına almak, sadece bu seçime dair kaideler koymakla sağlanamaz. Bilhassa İslâmî kavramların yayılması, halkın ahlâk seviyesinin yükselmesi, fertlerin, en iyiyi seçecek kadar aydın görüşlü olması ve halkın seçtiği kimsenin İslâm’ın emrettiği şekilde, gerekeni yapacak bir terbiye ve takvaya sahip olması gerekir.

c) Devlet Reisi ile Şûra Meclisi Arasında Anlaşmazlık

Şûra meclisi ile devlet başkanı bir konunun çözümünde uyuşamadıklarında ne gibi bir yol takip edilmelidir? Bunu bizzat Kur’an-ı Kerim göstermektedir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve Peygambere götürün (o hususta Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyeye müracaat edin.)” (31)

Böyle bir anlaşmazlıkta iki taraf da Allah (c.c.)’ın kelâmına ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine başvurmalıdır. Müfessirlerin de bu konu ile ilgili müşterek bir kaydı vardır: ‘Eğer kitapta ve sünnette açık bir hüküm varsa ona uymak şarttır. O açık hükme aykırı hiçbir hüküm tatbik edilemez. Açık bir hüküm bulunmadığı takdirde, kitap ve sünnete en çok benzeyen görüşlere uyulur.’ (32)

Fakat Allah (c.c.)’ın kitabına ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine benzer bir görüş dahi açıklanmamışsa ne olacak? Bu halde üç türlü çözüm yolu vardır:

1. Hakem Yolu

Bu yol, fakih, iyi görüşlü, devlet işlerini bilen, fikir ve görüşlerinin istiklâli için gerekli teminata sahip kişilerden kurulu bir heyetin seçimini şart koşar. Bu heyet, başkanla meclis arasındaki ihtilâf konusunu tartışıp inceledikten sonra görüşünü bildirir ki buna uyulması her iki taraf için de mecburidir. İlk olarak Ömer İbn-i Hattab (r.a.) vermiştir bu yolun örneğini: ‘Şam’a doğru ilerlerken, yolda, Şam’da veba salgını olduğunu haber alır. Beraberinde bulunan Muhacirlerle dönmek ya da ilerlemek hususunda istişare eder. Anlaşamazlar. Sonra yanındaki Ensar’la müşavere yapar. Onlarla da uyuşamayınca, bu defa ilk Muhacirlerden olan Kureyş’in büyüklerini çağırır ve onlarla konuşup istişare eder. Dönmeyi teklif ederler. O da bu fikirleri kabul eder ve beraberindekilerle geri döner.” (33)

2. Çoğunluğun Görüşünü Alma

Bu usule göre devlet başkanının, kendi görüşüne muhalif bile olsa, çoğunluğun görüşünü alması iktiza eder. Bu da tatbikini Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kendisinde bulur: ‘Kendisini çarpışmanın aleyhinde olduğu halde Uhud savaşında Müşriklerle dövüşe çıkma konusunda ekseriyetin görüşünü kabul etmişti.’ (34) Doğruya kat’i bir delil teşkil etmese bile çokluk, doğruyu tahminde ve iyiye yönelmekte daha isabetlidir.

3. Esas Kararı Devlet Başkanının Vermesi

Başkanın Şûra meclisi ile görüştükten sonra, çoğunluk veya azınlığın görüşüyle bağlanmaksızın kararını vermesi üçüncü çözüm yolunu teşkil eder. Bunun delili ise doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’deki şu âyettir: “İş hususunda onlarla müşavere et! Bir kerede azmettin mi artık Allah’a güvenip dayan! Çünkü Allah kendine güvenip dayananları sever.” (35) Kurtubî bu ayetin tefsirinde bir rivayet kaydeder: ‘Katade dedi ki: Allah (c.c.), peygamberine emretti: Bir işi yapmaya karar verdiğin zaman, Allah (c.c.)’a dayan, onların müşaveresine değil.’ (36) Âyet ve hadisten anlaşılan mana, devlet başkanının yaptıklarından sorumlu olduğudur. Öyleyse, görüşü kesin bir şer’î hükme aykırı olmayan içtihadî bir tasarruf mevkiinde oldukça, onun kendi fikrince hareket etme selahiyeti olmalıdır. Çünkü insan ancak kendi yaptıklarından mesul olabilir. Başkasının görüş ve hareketlerinden sorumlu olmak insan tabiatına aykırı olduğu gibi, hukuk ve mantık ile de bağdaşmaz.

Benimsediğimiz Çözüm

Teorik yönden sağlam ve doğru olan üçüncü görüştür. Ancak, mevcut zaruretler, fertlerin değişmesi, dinin inceliği, imanın zayıflaması ve yeteri kadar münevver bulunması bizi ikinci görüşü kabullenmeye ve başkanı da birtakım şartlarla çoğunluğun görüşünü almaya zorluyor. Bu şartlar: Devlet başkanı çoğunluğun görüşüne kani olmazsa meseleyi hakem heyetine havale edebilir. Hakem heyetinin fikri de onu tatmin etmezse kendisi ihtilâf konusundaki kararını bildirir. Eğer halk başkasının görüşünü desteklerse karar kesinleşir. Tasvip etmediği takdirde başkan halkın görüşünü kabul etmeğe mecburdur. Aksi halde istifa etmek (çekilmek) zorundadır.

Harp ve bunun gibi memleketin selâmetini tehdit eden olağanüstü hallerde başkasının yetkileri genişletilir.

12) Murakebe (Kontrol) Hakkı

a) Halk, devlet başkanını ve diğer idarecileri devlet işleriyle ilgili tasarruf ve tutumlarında kontrol etme yetkisine sahiptir. Halkın bu yetkisi başkan ile olan alâkasına dayanır ki bu da bir vekâlet sözleşmesidir. Başkanı halk seçer. Seçtiği ve hâkimiyetini devrettiği vekilini kontrol etmek, onun niyet ve tasarruflarından emin olmak müvekkilin (halk) en normal hakkıdır.

b) Mukarebe yetkisi halka aittir:

Kontrol yetkisinden amaç, idare konusunda İslâm yolundan saptığı zaman devlet başkanını doğruya yöneltmektir.

Doğruya yöneltmenin ilk durakları ona nasihatte bulunmaktır.

Murakebe ilk plânda bir nevi nasihatle başlar. İmam Müslim’in, Sahih’inde kaydettiği yüce bir hadis buna işaret eder: Hz. Peygamber: “Din nasihattır” dedi. ‘Kimin için’ dedik. “Allah için, Rasûlü için ve bütün Müslüman milletler için…” dedi.

Nasihat fayda vermediği takdirde, onu türlü sapmalardan döndürmek ve zulümden menetmek için gereken kuvveti kullanmak Müslüman toplumunun hakkıdır. Bir hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allah’a yemin ederim ki, siz iyiliği emretmelisiniz, hakkını kısıtlamalısınız; yoksa Allah bazılarımızın kalpleri ile diğerlerini sıkıştırır da onlar gibi sizi de lanetler.” “Eğer halk zalimi görür de ona engel olmazsa Allah o zalimin cezasını bütün halka teşmil eder.” (37)

c) Müslüman idareciler halkı, kendilerini murakabeye çağırırlar

Halkın devlet başkanını, idareci ve görevlerini kontrol etmedeki hakkı, İslâm’ın ilk asrında en güzel şekliyle yürürlükteydi. Hatta İslâm devleti başkanları, gidişlerinde sapma gördükleri zaman, halkı kendilerini düzeltmeye veya kontrol etmeye davet ederlerdi. Bununla ilgili ilk tatbik şekillerini tarih bize aktarmıştır. Meselâ halife Hz. Ebu Bekir (r.a.), hitabesinde bunu sesleniyordu: ‘Eğer dosdoğru gidersem bana uyunuz; saparsam düşürünüz.’ (38) Halife Hz. Ömer (r.a.)’e ait bir hutbede de halkı murakabeye davet vardır: ‘İçinizden biri doğrudan ayrıldığımı gördüğü zaman hemen davransın.’ Hazır olanlardan biri: ‘Allah adına söylüyorum ki, eğer sende bir sapma görürsek kılıcımızla düzeltiriz.’ Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.): ‘Muhammed ümmeti içerisinde Ömer’i kılıçla düzeltecek kimseler kılan Allah’a şükürler olsun!’

13. Azil Hakkı

Halkın devlet başkanını azletme hakkı

Devlet başkanının hukukî yeri halkın vekilliği idi. Bunu söylemiştik. Vekilliğin gerektirdiği hallerde acz ve kusur gösteren, ya da vekâlet sınırlarını aşan başkanı düşürmek de halkın hakkıdır. Seçmeye hakkı olan kimse azletmeye de hak kazanır. Onu seçen halk olduğuna göre azletmeye de yetkili olacaktır. Ancak, halkın bu yetkiyi kullanabilmesi, bir takım şer’î bahanelerin varlığına bağlıdır. Bunlar da az önce dediğimiz gibi idarede acz ve kusur ile vekâlet hudutlarını aşmaktır. Fakihler de buna benzer açıklamalar yapmıştır: ‘Din emirlerini bozan, Müslümanların durumunu karıştıran başkanı birtakım mucip sebeplere dayanarak hal’ ve azletmek ümmetin hakkıdır. Nasıl ki kendi huzur ve düzeni için onu bu makama getiren de oydu.’ (39) Tanınmış hukukçu İbni Hizam Endelûsî de İmam’dan söz ederken şöyle der: ‘Allah’ın kitabı ve elçisinin sünneti ile bizi götürdüğü yoldan imamın da gitmesi gerekir. Bunlardan ayrıldığı taktirde önüne geçilir ve ceza uygulanır. Eğer doğruya yönelmezse, o taktirde tek çare olarak hal’ (görevden alınır) edilir ve yerine başkası getirilir.’ (40)

14. Azil Yolları

Devlet başkanını azletme yetkisini, halkın temsilcileri vasıtası ile kullanılması da mümkündür. Ehl-i hal ve akd güvenlerini çekmek ve azline karar vermek suretiyle bu yetkiyi kullanır. Eğer başkan bu karara uymazsa, o zamanda ümmetin onu makamından alaşağı etmek için kuvvet bulunması meşru olur. Tabii buna yol açan şer’î bir sebep bulunmak şartıyla. Örneğin, İslâm yolundan çıkıp, küfür sayılan bir yola sapması gibi…

Fakat kuvvete başvurmak da kuruluş ve başarıyı sağlayacak kuvvet ve gücün mevcudiyetine bağlıdır. Aksi takdirde bu türlü azil caiz değildir. Çünkü iyilikle emir, kötülükten sakınma kaidelerinden biri de, bir kötülüğü yok etmeye çalışırken ondan daha büyüğünü getirmemektir. Halbuki az bir kuvvetle devlet başkanını düşürmek çok güçtür. Sonra kılıçla ona karşı mücadele açmak, fakihlerin ifade ettiği gibi kan dökmekten, memleketi yıkmaktan ve devleti zayıflatmaktan başka bir sonuç da doğurmaz. Bütün bu oluşlar, kötüdür, bu yüzden de işi zayıf bir kuvvete dökmek caiz değildir.

15. Aday Gösterme Hakkı

a) Bu, insanın kendisini bir amme (kamu) vazifesine ya da devlet hizmetlerinden birine aday göstermesidir. İslâm devletinde fert böyle bir hakka sahip midir? Genel bir kural olarak ferdin böyle bir hakkı yoktur. Abdurrahman b. Semüre’den rivayetle sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v.) kendisine der ki: “Abdurrahman! Devlet hizmeti isteme! Eğer isteğinden dolayı onu sana verirsem tesir altında kalmış olurum; fakat sen istemeden verirsem isabet etmiş olurum.” (41) Terhiş ise bir makam talebini tazammun eder ki caiz değildir.

Ferdin başkasını aday göstermesine gelince bu caizdir. Çünkü bunda makam talebi yoktur. Sadece güçlü ve muvafık bir adayı seçmeye halkı davet vardır. Böyle bir davet de muteber ve güzel bir davranıştır.

b) Bugünkü Devirde Terşihin (kendini aday gösterme) Hükmü

Ferdin kendisini aday göstermesi umumî bir kural olarak caiz değildir. Fakat şer’î menfaat ve zaruret gerektirdiği takdirde caiz olur. Günümüzde konuların çoğalıp kümeleştiği, halkın devlet idaresi için seçeceği kişilerin yeterli olup olmadıklarını tespit etmesinin zorluğu meydandadır. Dirayetli ve ehil kişilerin, İslâm yoluna uygun olarak devlet işlerini idareye katılmaları arzulanan amaç olunca, bu şahısların kendilerini namzet (aday) göstermeleri hayra alâmet kabul edilmeli ve önemli bir gayenin gerçekleşmesi için en uygununu seçme konusunda halkı aydınlatma yönünden muteber sayılmalıdır. Bu görüşümüze Hz. Yusuf (a.s.)’un şu isteğiyle destek buluyoruz: “Beni memleketin hazineleri üzerine (memur) et! Çünkü ben onları iyice korumaya muktedirim, (bütün tasarruf şekillerini de ) bilenim.” (42)

Hz. Yusuf (a.s.)’un, sırf bir makam sahibi olsun diye bunu istediği düşünülemez. O sadece bu makamı Allah (c.c.)’ın arzu ettiklerini gerçekleştirmeye bir vesile olması için istiyordu.

16. Propaganda

Hâli hazırda terşih zaruretten dolayı caiz ise de kendisini namzet gösteren kimsenin “seçim propagandası” denen, adayların kendilerini methedip başkalarını kötüledikleri bir usul ile propaganda yapması caiz değildir. Sadece seçmenlere kendisini tanıtması, onlara tatbik edeceği fikir ve programını açıklaması caizdir, fazlası değil…

17. Amme (Kamu) Hizmetleri Alma Hakkı

Amme (Kamu) hizmetleri almak, fert için hak değil, mükellefiyettir.

İslâm hukukunda amme (kamu) vazifeleri almak ferdin devlet üzerindeki hakkı değil, aksine devletin ferde yüklediği bir görevdir. Ebu Musa el-Eş’arî bir hadis-i şerif nakleder ve der ki: ‘Ben ve Benî Ümeyye’den iki adam Hz. Peygamber’in huzuruna girdik. O iki adamdan bir dedi ki: ‘Ya Rasûlallah! Allah’ın sana tevdi ettiği bir işe bizi memur et!’ Diğeri de aynı istekte bulundu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah adı için derim ki, biz bu vazifeyi her isteyene, şiddetle arzu eden herkese veremeyiz.” (43) Hadiste amme hizmetinde görev almanın ferdin hakkı olmadığı açık olarak anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bu kendisi için bir hak olsaydı her isteyene vazife vermemek için sebep ve imkân bulunmazdı. Hak sahibi hakkından asla vazgeçmez.

18. Devlet Hizmetleri Fertlere Ne Şekilde Verilir?

İslâm nazarında görev talebi uygun görülmeyince, fertlere devlet hizmetleri isnat etmek nasıl mümkün olacak? Burada devlet başkanına ve idarecilerine bir vazife düşüyor: Her bir devlet hizmeti için en uygununu seçmek. Bu hususta yakınlık, akrabalık, arkadaşlık veya particilik gibi bir anlayışla hareket etmek caiz değildir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Müslümanlarla ilgili bir vazifeyi en uygunu dururken başkasına veren kimse Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet etmiş olur.” (44) Devlet başkanı ve diğer sorumlular herhangi bir hizmet için uygun birini bulamadıkları takdirde, mevcut olanların en iyisini seçmekle yetinebilirler.

19. Amme Hizmetlerinde Liyakat Ölçüsü

Devlet başkanı ve diğer sorumlular üzerine hizmete lâyık kişileri seçmek bir vecibe olduğuna göre, bu hususta liyakat ölçüsünden kabiliyet ve emaneti idrak olduğunu bilmeleri de aynı derecede şarttır. Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “O ikiden biri: Babacığım, dedi. Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle kullandıklarının en hayırlısı şüphesiz ki o kuvvetli, emin (adam) dır.” (45) Kuvvet, bu önemli vazifeyi yapabilme kabiliyet ve kudretidir. Aynı zamanda görevin çeşidine göre özelliği değişir.

Emanet ise İslâm nizamına göre devlet işlerini yürütmek ve bu hususta halkın değil de Allah (c.c.)’ın haşyet ve murakabesini hatırda tutmaktır.

Bugünkü devirde amme hizmetleri nasıl alınacak?

İslâm Hukukunda hizmet talebi caiz değildir. Amme hizmetlerine lâyık olanları seçmek de devlet sorumlularına (Ulü’l-Emr) düşüyordu. Böyle olunca, bu kuralların günümüzdeki uygulama şekli nasıl olacak?

Bu soruya verilecek cevap şudur: Vezirlik, ordu komutanlıkları, idarî büro başkanlıkları gibi önemli devlet hizmetleri için yeterli elemanları başkanın seçmesi gerekir. Bu yönden eski hukuk kuralları göz önünde tutulur. Diğer vazifelere gelince, bunlar için gereken elemanları sorumluların bizzat seçmelerine imkân göremiyoruz. Ancak, liyakat şartlarını da içine alan bir nizam koymak mümkündür. Bu nizamda talepte önceliği de göz önüne almak lâzımdır. Sonra, taleplerini (dilekçe) emanet ve kuvvet şartlarını gösteren delilleri sorumlular enine boyuna incelemek zorundadırlar. Parti, akrabalık, torpil arabulucunun etkisinde kalmaksızın tarafsız bir ruhla, şartlarını uygun bulduklarını tercih ederler. İsterse hasımları olsun. Bu şartları taşımayan birini, dostları bile olsa iş başına getirmezler.’ (46)

Devlet başkanı ve diğer idarecilerin elindeki hâkimiyet (iktidar) emanettir. Onlara düşen şey, Allah (c.c.)’ın rızasına uygun olarak kullanmak suretiyle emanet sorumluluğundan kurtulmak olmalıdır. Allah (c.c.)’ın rızası ise, devlet ve amme hizmetlerini İslâmi ölçülere en lâyık olana tevdi etmekte tezahür eder. Bunun aksine, vazifelerin ehline verilmemesi halinde emanete hıyanet edilmiş olur. Peygamber (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurur: “Emaneti kaybettiğin zaman kıyameti bekle!” Nasıl kaybedilir? Diye soruldu. “İş, ehil olmayana verildiği zaman..” buyurdu.

------------------------------------------------------------

(1) Dr. Senhuri ve Hasmet b. Şît, Usul-ül Kanun, s. 268.

(2) Dr. Cabir Câd, El-Kanun-üd Düveyliy-yül Hass, c. 1, s. 272

(3) İbni Kudame El-Hanbeli, El-Muğni, c. 8, s. 106.

(4) İbni Teymiyye, Minhâcü’s-Sünnetün-Nebeviyye, c. 1, s. 142.

(5) Şûra Sûresi, 38.

(6) Mâide Suresi, 1.

(7) Nisa Sûresi, 135.

(8) Tevbe Sûresi, 71.

(9) A’raf Sûresi, 3.

(10) Nûr Sûresi, 2.

(11) Mâide Sûresi, 38.

(12) Maverdî, Ahkâmü’s-Sultaniyye, s. 29.

(13) Tefsir-i Râzi, c. 27, s. 177.

(14) Mâverdî, s. 4; Ebû Ya’lâ, Ahkâmu’s-Sultaniye.

(15) Tefsiru’l- Menar, c. 5, s. 181.

(16) Maverdî, s. 4.

(17) İbni Teymiyye, Minhâcü’s- Sünnet-ün Nebeviyye, c. 1, s. 142.

(18) A. Kerim Zeydan, Bk. El-Veciz fî Usuli’l-Fıkh, s. 240.

(19) İbni Teymiye, Es-Siyasetü’ş-Şer’iyye, s. 169.

(20) Taberî Tefsiri, c. 4, s. 94; Kurtubî Tefsiri, c. 4, s. 250.

(21) Tefsir-i Râzi, c. 9, s. 66.

(22) Tefsir-i Râzi, c. 9, s. 67; İmta-ül Esmâ, s. 219.

(23) Es-Siyasetü’ş-Şeriyye, s. 149.

(24) Tefsir-i Kurtubî, c. 4, s. 249.

(25) Ahkâmü’l-Kur’an, c. 4, s. 249.

(26) İmta-ül Esmâ, s. 116.

(27) İmta-ül Esmâ, s. 429.

(28) İmta-ül Esmâ, s. 236.

(29) Tefsir-i Kurtubî, c. 4, s. 249-250.

(30) Nisâ Sûresi, 59.

(31) Es-Siyasetü’ş-Şeriyye, s. 170.

(32) Tefsir-ül Menar, c. 5, s. 196-197.

(33) Sîretü-bni Hişâm, c. 2, s. 6.

(34) Âl-i İmran Sûresi, 159.

(35) Kurtubî Tefsiri.

(36) Riyaz-üs Sâlihîn, s. 112, 113.

(37) İbn-i Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 3, s. 183.

(38) En-Nazariyyâtü’s-Siyasetü’l-İslâmiyye, Zeynüddin er-Reys, s. 270.

(39) El-Merciü’s-Sâbık, s. 270.

(40) Buhari, c. 9, s. 114.

(41) Yûsuf Sûresi, 55.

(42) Teysîru’l-Vüsûl, c. 1, s. 18.

(43) Es-Siyasetü’ş-Şeriyye, İbni Teymiyye, s. 4.

(44) Kasas Sûresi, 26.

(45) Es-Siyasetü’ş-Şeriyye, İbni Teymiye, s. 4.

(46) Senhurî, Usulü’l-Kanun, s. 368.