In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / The Concept of Territory in Islamic Law / The Abode of War
The Concept of Territory in Islamic Law

The Abode of War

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

DARU’L-HARP

İslâm hukukunda daru’l-harp, ‘İslâm dışı bir yö­netimin hâkimiyeti altındaki ülke’ anla­mında kullanılır. [3] Bu­na göre bir ülkenin İslâm veya küfre nispet bakımından niteliğinin tayin ve tespitinde temel ölçü yönetim ve hâki­miyettir. ‘Daru’l-harp’, klasik İslâm huku­ku kaynaklarında ‘küfür yönetiminin hâ­kim olduğu ülke’, ‘kâfir liderin emir ve idaresinin yürürlükte ol­duğu ülke’ şeklinde tarif edilmiştir. Buna göre daru’l-harp, İslâm dışı devlet ve yönetimlerin hâkimiyet alanını, faaliyet ve hukuk düzen­lerinin uygulama sahasını ifade eder. Başka bir deyişle İslâm siyasî hâkimiyetinin sınırları dışında kalan, yönetim ve hukuk düzeni İslâm esaslarına uyma­yan her ülke daru’l-harp’tir. İslâm hukukçuları devletin ülkesini tarif ve tespit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar, devletin siyasî, iktisadî, idarî ve hukukî düzeninin İslâm esaslarına dayandığı, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ül­kelere ‘daru’l-İslâm, İslâm düzeninin hâ­kim olmadığı ve bu yetkilerin Müslüman otoritenin elinde bulunmadığı ülkelere de ‘daru’l-harp’ adını vermişlerdir.

‘Daru’l-harp’ deyimi her ne kadar ilk bakışta ‘kendisiyle daru’l-İslâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke’ ma­nasını ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında ‘daru’l-İslâm dışındaki ül­keler’ anlamında ve bugünkü ‘yabancı ülke’ tabirinin karşılığı olarak kullanıl­mıştır. İslâm hukukçularının, ülkeleri bu şekilde ikiye ayırmaları ve yabancı ülke­leri daru’l-harp şeklinde adlandırmaları konusunda bazı Batılı müelliflerin ileri sürdüğü, Müslümanların gayr-i Müslimlere karşı sürekli savaş hali içinde bulun­dukları ve dolayısıyla daru’l-İslâm’ın diğer ülkelerle münasebetinin savaş esasına dayandığı, söz konusu ayırım ve adlan­dırmanın da bundan kaynaklandığı şeklindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. İslâm hukukundaki hâkim anlayışa gö­re gayr-i Müslim milletlerle savaşın meş­ruiyet sebebi onların Müslümanlara sa­vaş açmalarıdır.

Yabancı ül­kelerin daru’l-harp şeklinde adlandırılma­sında da Ortaçağ boyunca milletlerara­sı münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar etkili olmuştur. Zira İs­lâm hukukçularının Müslüman devletle gayr-i Müslim devletler arasındaki ilişki­lere dair görüşleri ne olursa olsun, tari­hî bir vakıa olarak Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasındaki münase­betler başlangıçtan beri genellikle sa­vaş halinde sürüp gelmiştir. İslâm’ın do­ğuşu sırasında milletlerarası ilişkilerde kuvvet tek hâkim durumun­daydı ve İslâm’ın devletlerarası ilişkileri düzenlemek için ortaya koy­duğu kurallar yalnız Müslüman devlet­lerce tek taraflı olarak uygulanabilmiş­tir. Ortaçağ’ın Hıristiyan devletlerinde­ki hâkim anlayış, sadece Müslümanlara karşı değil kendi dindaşlarına karşı da savaş halinin sürekliliği şeklindeydi. Müs­lüman hukukçular, mevcut ilişkileri yan­sıtan en bariz özellik olarak bu ülkeleri genellikle daru’l-harp şeklinde adlandır­makla birlikte aynı anlamda ‘daru’l-küfür’, ‘daru’ş-şirk’ ve diğer bazı tabirleri de yaygın şekilde kullanmışlardır. İslâm hukukçularının daru’l-İslâm için, hukuk düzeninin hâkim ol­duğu ülke anlamında ‘daru’l-ahkâm’[4] , buna karşılık gayr-i Müslim ülkeler için de kuvvet ve zorbalığın hâkim olduğu yerler anlamında ‘daru’l-kahr’[5] , ‘daru’l-kahr ve gale­be’, ‘daru’l-kahr ve ibâha’ tabirlerini kullanmış ol­maları da dikkat çekicidir.

İlk daru’l-İslâm’ın Medine olması ve daru’l-İslâm kavramının ancak hicret sonrası dönem­le ilgili bulunmasına karşılık daru’l-harp kavramı Müslümanlara savaş izninin ve­rilmediği hicret öncesi için de kullanılmıştır. Bazı fıkıh âlimleri, çeşitli konular­la ilgili görüşlerine delil getirirken hic­retten önceki Mekke’ye atıfta buluna­rak oranın İslâm otoritesinin hâkim bulunmadığı daru’l-harp olduğunu açıkça be­lirtmişlerdir. Hatta İmam Serahsî, hicret­ten sonra bile ilk dönemlerde Medine’­nin ancak Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Müslümanlar şehirdeyken daru’l-İslâm sayıldığını, herhangi bir sebeple Medine dışına çıktıklarında bu hükmün söz konusu olmadığını söyler. Müslüman hu­kukçuların daru’l-harp kavramını savaşın henüz meşru kılınmadığı Mekke döne­mine kadar götürmeleri, Batılı müelliflerin yukarıda işaret edilen görüşlerinin gerçeği yansıtmadığı hususunda başta bir delil teşkil ettiği gibi, Medine döne­minde Müslümanların dine davet mak­sadıyla komşularına savaş ilân ettikle­ri ve buna bağlı olarak daru’l-harp kavramının da bu dönemde ortaya çıktığı şeklindeki iddialarının da mesnetsiz olduğunu göstermektedir. [6]

[3] İbn Abidin, 3/247.

[4] El-Mebsût, Serahsî.

[5] El-Mebsût, Serahsî.

[6] İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, A. Özel.