In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / The Concept of Territory in Islamic Law / The Abode of Truce
The Concept of Territory in Islamic Law

The Abode of Truce

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

DÂRU’S-SULH

İslâm devletiyle barış münasebetleri bozulan veya bilfiil savaş halinde bulu­nan ülkeler, kendileriyle sulh antlaşması yapılması durumunda bu antlaşmanın mahiyetine göre farklı isimler alırlar.İslâm hukukunda hâkim telakkiye göre devletlerarası münasebetlerde normalolan durum barış halidir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre savaşın hukukî mesnet ve sebebi, Müslüman olmayan ülkelerin Müslümanlara savaş açmasıdır. İslâm’a göre savaş zaruret icabı başvurulan geçici bir durum olup Müslüman bir ülke ile düşmanca münasebetler içine giren ülkelerle ilişkilerin normale dönmesi için gerek savaş öncesi gerekse ise savaş sırasında barış yollarına başvurmak, karşı tarafın barış istemesi halinde bunu kabul etmek Kur’an-ı Kerim’in emridir. [29]

Hanefi hukukçularının açıkça belirttiği gibi savaşın hedefi, düşmanın mukavemet ve üstünlüğünü kırarak tecavüzleri önlemek, Müslümanların emniyet içinde din ve dünya işlerini yürütme imkânına ka­vuşmalarını sağlamaktır. [30] Bu sebeple savaşa girişmeden önce ve­ya savaş sırasında antlaşmalarla bu so­nuca ulaşmak mümkün olduğu takdir­de savaştan kaçınılır. Müslüman hukuk­çular, İslâm ülkesiyle (daru’l-İslâm) düşman­ca münasebetler içinde bulunan devlet­lerle barış ilişkilerini düzenleyen antlaş­maları iki kategoride mütalaa etmişlerdir.

1. Geçici Anlaşmalar

İslâm hukuku kaynaklarında ‘muvâdea, muhâdene, müsâleme, musâlaha, muahede, hüdne, sulh ve silm’ gibi terimlerle ifade edilen geçi­ci anlaşmaların yapılabilmesi, sebeple­rinin ortaya çıkması halinde ittifakla ca­izdir. Bu antlaşma türüyle ilgili olarak ‘düşmanla belli bir süre savaşı terk hususunda bir şey karşılığında veya kar­şılıksız yapılan antlaşma’, ‘savaşı terk üzere yapılan muahede’, ‘Müslüman’ın harbîile İslâm’ın hükmü altında bulunmaksızın bir süre mütareke üzerine yaptığı akid’ gibi tarifler yapılmıştır. Bu tür antlaşmaların temel özelliği, gayri Müslim ülkenin İs­lâm hâkimiyetini kabul etmemesi ve İs­lâm devletinin kontrolü altına girmemesidir. Bir diğer ifadeyle böyle bir ülke İs­lâm hukukunun tatbik sahası dışında­dır. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçu­larına göre bu antlaşmalar için belli bir süre sınırı yoktur. Şâfıîler’e göre ise on yıldan fazla süre için yapılamaz, fakat sürenin bitiminde yenilenebilir. Bu ant­laşma ile daru’s-sulh haline gelen ülke hal­kının (ehl-i sulh) can ve mallarına teca­vüz haram olup antlaşma süresince ken­dileriyle savaşılmaz. Bu tür geçici ant­laşmalar Hanefîler’e göre gerektiğinde bozulabilir. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî hu­kukçularına göre ise süre bitimine kadar antlaşmaya bağlı kalmak gerekir. Ancak karşı tarafın antlaşmayı bozacağı anla­şılırsa tek taraflı olarak bozulabilir.

2. Sürekli Antlaşmalar

Savaştan önce veya savaş sırasında İslâm devletiyle ba­rış içinde yaşayacağına dair bir teminat ve İslâm hâkimiyetine boyun eğdiği hu­susunda bir işaret olmak üzere cizye ver­mesi karşılığında gayr-i Müslim bir ülke ile yapılan antlaşmalar bu kısma girer. Böyle bir anlaşmanın yapılabilmesi için şu iki şartın benimsenmesi gerekir:

a) Cizye ödemeleri.

b) Kendilerine İslâm hükümlerinin uygulanması (İslâm hâki­miyetini kabul etmeleri).

Bir zimmet akdi olan bu anlaşmanın İslâm devleti tara­fından ihlâl ve iptali caiz olmadığı gibi devlet bu tür bir anlaşma teklifini ka­bul etmek mecburiyetindedir. Kendile­riyle antlaşma yapılan ülke halkına ehl-i zimme (ehl-i ahd) denir. Bu statüdeki ül­ke İslâm devletinin hâkimiyetinde olmak­la birlikte yönetim ve iç işlerinde serbest­tir; bu ülkeyi dışa karşı savunmak İs­lâm devletinin görevidir. Bu tür antlaş­maları yapmaktan maksat, Hanefî hukukçularının açıkça ifade ettiği gibi Müslümanlara karşı açılmış olan savaşı ber­taraf etmek ve düşmanın Müslümanlarla barış içine girmesini sağlamaktır. [31]

Fı­kıh kaynaklarında geçici antlaşmalara örnek olarak ‘Hudeybiye Antlaşması’, sü­rekli antlaşmalara örnek olarak da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Necran, Eyle, Hecer, Bah­reyn, Cerbâ ve Ezruh halkıyla yaptığı antlaşmalar gösterilir.

Bu anlaşma türlerine bağlı olarak or­taya çıkan barış ülkelerine (daru’s-sulh) Müslüman hukukçuların genel olarak verdikleri adlar ve bu ülkelerle ilgili görüşleri de şöyledir:

Daru’l-ahd

Hanbelî hukukçuları ile Şâfiîler’den Mâverdî amme hukuku yönünden yaptıkları arazi tasnifinde, mülkiye­tin İslâm devletine veya kendileriyle ant­laşma yapılan gayr-i Müslimlere ait ol­masından hareketle ülkeleri belli bir ayı­rıma tâbi tutmuşlardır. Bunlara göre Müslümanların eline geçen araziler dört kısma ayrılır:

a) Kuvvet ve fetih yoluyla alınan topraklar,

b) Ahalisinin terk etmesi sebebiyle elde edilen topraklar. Bu iki toprak da sakinleri ister Müslüman is­ter gayr-i Müslim olsun mülkiyeti Müslümanlara ait olduğundan daru’l-İslâm’dır. Barış antlaşması yoluyla elde edilen top­raklar da iki kısımdır,

c) Yapılan anlaş­ma ile mülkiyeti Müslümanların ortak malı sayılan ve bir haraç karşılığında gay­r-i Müslim ahalisine bırakılan topraklar. Bu antlaşma ile onlar ehl-i ahd, toprak­lan da daru’l-İslâm’a ait vakıf arazi haline gelir. Bu araziden alınan haraç ücret hük­mündedir; Müslüman olmaları veya ara­zinin bir Müslüman’a geçmesi halinde düşmediği gibi ayrıca baş cizyesi verme­den orada bir yıldan fazla kalamazlar,

d) Yapılan antlaşma ile mülkiyeti ken­dilerinde kalmak üzere bir haraç karşılığında gayr-i Müslim ahalisine terk edilen topraklar. Bu araziden alınan haraç cizye hükmünde olup Müslüman olma­ları veya arazinin bir Müslüman geç­mesi halinde düşer. Bu topraklar bir ön­ceki durumun aksine daru’l-İslâm değil daru’l-ahd’dir.

Anlaşmaya uydukları sü­rece orada kalırlar, daru’l-İslâm dışında oldukları için kendilerinden ayrıca baş cizyesi alınmaz. Buson kısmın daru’l-İslâm sayılmaması arazi hukuku yönündendir; ülkenin mülkiyeti Müslümanlara ait olmadığından daru’l-İslâm sayılmamıştır. Halkıyla zimmet akdi yapılmış bu ülkeye, kendileriyle daru’l-harpten farklı olarak sürekli bir barış hali mevcut olduğu için daru’l-ahd adı verilmiştir. Ancak İslâm devletinin kontrol ve hâkimiyeti söz konusu olduğunda bu ül­kenin daru’l-İslâm sayılması gerekir. Nite­kim Şafiî fakihleri, ahalisiyle barış yapı­lan bu iki tür ülkenin de daru’l-İslâm oldu­ğunu belirtmişlerdir. Çünkü her ne kadar ülke gayr-i Müslimlere ait ise de İslâm devletinin hâkimiyeti altındadır. Ayrıca kendilerine İslâm ahkâmını uygulama şartı koşulmaksızın cizye üzerinde barış yapılması mümkün değildir.

Daru’l-ahd ahalisinin antlaşmayı boz­ması halinde, Şâfıîler’e göre ülke yeniden fethedilecek olursa fetihle elde edi­len toprakların hükmünü alır, fethedilmezse daru’l-harp olur. Hanbelîler’e göre ülke yeniden fethedilirse iki görüş söz konusudur. Bir görüşe göre antlaşma ülke hakkında bozulmuş sayılmayacağı için topraklar daru’l-ahd hükmünde kalır, diğer görüşe göre ise fetihle alınan top­raklar statüsüne geçer. Ülkenin yeni­den fethedilememesi halinde ülke daru’l-harp olur.

Daru’z-zimme ve Daru’l-muvâdea

Hanefî hukukçuları, kendileriyle yapılan barış anlaşmasının mahiyetine göre anlaşmalı gayr-i Müslim ülkeleri iki grupta mü­talaa ederler:

a) Daru’z-zimme: Kendile­riyle sürekli bir anlaşma (zimmet akdi) yapılan ülkeler bu gruba girer. Müslü­manlar tarafından fethedilmeden önce halkı ile cizye karşılığında barış yapılan ve daru’z-zimme diye adlandırılan bu ül­ke, İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunduğundan daru’l-İslâm sayılır. İmam Mâlik de bu konuda Hanefîler ile aynı gö­rüşü paylaşır.

b) Daru’l-muvâdea: Kendi­leriyle geçici barış antlaşması yapılan ül­keler bu gruba girer. Yapılan antlaşma ile karşılıklı olarak cana ve mala yönelik tecavüzlere son verilip barışa girilir. An­cak İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunmadığından daru’l-İslâm sayılmayan bu ülkelere daru’l-muvâdea yanında daru’l-eman da denir.

Daha önce işaret edildiği gibi Şafiî,Mâlikî ve Hanbelî fakihleri de gayr-i Müslimlerle geçici anlaşmalar yapılacağı görüşündedirler. Söz konusu fakihler, Hanefîlerin daru’l-muvâdea diye adlandırdık­ları bu barış ülkesinden müstakil bir ad­la bahsetmeseler de bu anlaşma türüy­le ilgiligörüşleri onların bu ülkeler hakkındaki kanaatlerini de yansıtmaktadır.

Sonuç, olarak Hanbelî mezhebi hukukçularıyla Şâfiîler’den Mâverdi’nin, cizye karşılığında arazi mülkiyeti gayr-i Müslim ahalisine bırakılan barış ülkesini daru’l-ahd diye adlandırarak daru’l-İslâm saymamala­rı, meseleye arazinin statüsü açısından bakış yapmalarından kaynaklanmaktadır. Hanefî fakihleri ise konuya İslâm devle­tinin hâkimiyeti noktasından bakmakta ve daru’z-zimme adını verdikleri bu barış ülkesini daru’l-İslâm’dan kabul etmekte­dirler. Meseleye İslâm devletinin hâki­miyeti açısından bakıldığı takdirde Şafiîve Hanbelî fakihlerinin de aynı görüşte oldukları görülür. Daru’l-ahd’i daru’l-İslâm­’dan saymaları sebebiyle Hanefîler’in daru’l-İslâm ve daru’l-harp dışında, Müslümanlarla aralarında sulh münasebeti bulunan üçüncü bir ülke taksimini kabul etme­diklerine dair bazı müelliflerin ileri sür­düğü iddia gerçeğe uymamaktadır. Bu iddia, Batılı yazarların cihad konusunda gerçeği yansıtmayan görüşleri ve daru’s-sulh ile ilgiliyanlış değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. [32]

[29] Enfal sûresi, 8/61.

[30] El-Mebsût, Serahsî.

[31] İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, A. Özel.

[32] TDV İslâm Ansiklopedisi.