In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / Types of Jihad / Sufism and Jihad
Types of Jihad

Sufism and Jihad

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

Tasavvuf ıstılahında cihat, sâlikin (tasavvuf yolcunun) nefsini kayıt altına alıp ona hükmetmek için vermiş olduğu mücadele ve bu maksatla çekilen çile manasına gelir.[166] Yine sûfilerin ıstılahında cihat manasını karşılayan ikinci bir kelimede aynı kökten türetilen ‘mücahede’dir. Savaşmak, mücadele etmek anlamına gelen bu kelime, mutasavvıflarca daha çok İslâm’ın istediği, fakat nefse zor gelen şeyleri ‘nefs-i emmâreye yükleyerek onunla harp etmek ve nefsi, ölmeden önce öldürmek manalarında kullanılmaktadır. [167]

Bu mücahedenin gayesi,

a) Takva sahibi olmak.

b) İstikamet ve itidal yolunda bulunmak.

c) Keşf ve ilham sahibi olmak gibi sebeplere dayanır. Fakat sadece keşf ve ilham sahibi olmak için nefisle yapılan mücahede sâlike tavsiye edilen bir durum değildir. Mücahedeye izafe edilen manalardan biri de, ‘alışkanlık ve adetlerin terk edilmesidir.’

Tasavvuf ehli, cihadı zahirî ve batınî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Başka bir deyişle ‘cihad-ı asgar’ ve ‘cihad-ı ekber.’

Cihad-ı asgar düşman ordularına ve gözde görülen kâfirler karşısında yapılan silahlı mücadeledir. Cihad-ı ekber ise; ‘a’day-ı batiniye’ yani gözle görülmeyen düşmanlarla yapılan cihattır. Tasavvuf ehli daha çok bu ikinci kısım, yani gözle görülmeyen düşmanlara karşı verilen cihad-ı ekbere itibar etmişlerdir. Gözle görülmeyen düşmanlar ise; başta nefis ve şeytan, sonra masiva’dır. (Allah’ın dışında bütün varlıklar.)

Onlar cihat anlayışlarını daha çok Tebük savaşı dönüşünde Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ashabına hitaben “Küçük savaştan büyük savaşa döndük” hadisine dayandırmaktadırlar. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.) bu hadisi söylediği zaman ashab-ı kiramdan biri: ‘Büyük savaş nedir ya Rasûlallah?’ diye sorduğunda, Peygamber (s.a.v.): “Batınî düşmanlar, yani nefs ve şeytan ile yapılan muharebedir.” Demiştir. Ayrıca mutasavvıflar Kur’an-ı Kerim’de Ankebut sûresindeki “Bizim için mücahede edenleri yolumuza iletiriz.” [168] Ayetinde buyrulan mücahedeyi daha çok gözle görülmeyen düşmanlara karşı yapılan mücahede olarak algılamışlardır.

Mutassavvıfların şeytana ve dolayısıyla nefse karşı cihat fikrinde olduklarını söyledik. Onların nefisten kastettikleri şey daha çok kulun kötü ve illetli vasıfları ile zemmedilen (kötü) huy ve fiilleridir. [169]

Kulun illetli vasıfları ise iki çeşittir. Birincisi: İradesi ile kazandığı günah ve isyan, ikincisi kötü huylardır. Kötü huylar insan tarafından tedavi ve terbiye edilerek tedricî bir şekilde düzeltilmeğe uğraşılırsa, devamlı mücadele ile kötü huyları yok etmek mümkün olur.

Abdülkerim Kuşeyrî, Risale’sinde nefse ait hükümler için şu sonuçlara varmıştır: Nefse ait birinci kısım hükümler, haram veya mekruh kılınarak yasaklanan şeylerdir. İkinci kısım hükümler ise nefsin aşağı ve bayağı huylardır. İkinci kısmın izahı şudur: Kibir, gadap, kin, hased, kötü huy, tahammülsüzlük vs. haysiyetlerdir. Nefsin hükümlerinden en şiddetli ve tehlikelisi ve çetini bu gibi huyların güzel olduğu vehmine kapılması veya kendisinin bir değeri bulunduğuna, başkalarınca kadrinin bilinmesi gerektiğine inanmasıdır. [170]

Bunun için, bu kötü huy gizli bir şirk sayılmıştır. Nefsanî arzuları terk etmek, nefsi kırmak, isteklerinin zıddına hareket etmek suretiyle onu tedavi ve terbiye etmek, onu açlık-susuzluk ve uykusuzlukla tedip etmek en büyük mücahededir. İbn-i Haldûn sûfilerin nefis mücahedesini şöyle tarif etmektedir: ‘Tasavvûfî hâl ve makamları elde etmek için harcanan sürekli çabalara mücahede ve riyazet adı verilir.’ [171]

Ona göre bu mücahede şu gayelere istinad etmektedir:

1) Takva, vera (haram olması muhtemel işlerden sakınmak) için mücahede. Burada esas olan şeriatın emir ve yasaklarına önemli riayet etmek, iç ve dış hâlleri murakebe etmek, şüpheli şeylerden uzak durmak, ibadet ve amelde ihlas esasından ayrılmamak ve zühd hayatı yaşama (yani cehennemden kurtulmak) dır.

2) İstikamet için mücahededir. Nefsi terbiye edip itidal üzere bulunmasını sağlamak, Kur’an ve hadisin emrettiği ahlâk anlayışını hâkim kılmaktır. Bunun sonucu ise saadete ulaşıp cennete girmektir.

3) Keşif ve ilham sahibi olmak için yapılan mücahededir.

Zikredilen gayeler içerisinde en önemli yer tutan keşf ve ilham sahibi olmak maddesidir. Bunun da manası gaybı görmeye engel olan perdeleri ortadan kaldırmak, manevî âlemi seyretmek ve ilahî tecellileri temaşa etmektir. Bu bir sûfinin ulaşabileceği en son makam olan ‘rıza’ makamına ulaşmak için yapılan mücahededir. Fakat hiç bir sufî sadece keşf ve ilham sahibi olmak için mücahede etmez. Bu, sâlikin tarikatın düsturlarını göz önünde tutarak ve Allah (c.c.) rızasını kazanmak için uğraşması, çile çekmesi ve herkesten ziyade ibadet etmesi sonucunda oluşan ‘İhsan-i İlâhî’ dir.

Tasavvûf ehlinin nefis ile cihatlarında birçok mertebe bulunmakla birlikte bunların en önemlileri ve başlıcaları şöyle tespit edilmiştir:

a) Terk; bırakmak manasında olan bu kelime sufî ıstılahında tecerrüd etmek, fikren dünyayı, ukbayı, varlığı ve terk duygusunu bırakmak anlamında kullanılmış ve Nakşibendî tarikatının ‘çıhar tarık’i olarak formülleştirilmiştir. Bu safhada sufî, dünyayı, ukbâyı ve Allah (c.c.)’a yakın olmayı engelleyen varlığı o kadar terk etmelidir ki, sonunda bunları terk ettiğini bile anlayamayacak bir hâl ‘kesb’ etmelidir. Yani Mevlâna’nın deyişiyle ‘o kadar mest olmalı ki, sözünde mestlik kalmamalı ve mestlikten söz etmemelidir.’

b) Çile; kökü kırk sayısına dayanan bu kelime sûfilerin nefisle mücahedeleri esnasında kırk gün-kırk gece uykuyu, gıdayı ve sözü minimuma indirerek bedenî ve fikri olarak kendilerini ibadete adamaları hâlidir. Bu da ‘ölmeden önce nefsi öldürmek gayesine dayanır. Bu safhadaki sufîler ölümü hissetmek için ‘çilehane’ denilen yerlerde kalırlar. Bazıları ise kendilerini bir kuyuya baş aşağı astırarak çilelerini tamamlamışlardır. Yesevî menkıbelerinde Ahmed Yesevî’nin kırk gün boyunca mezar şeklindeki bir kuyuda çile çektiği nakledilir.

c) Sükût; Sâlikin mücahede safhalarından birisi de Sükûttur. Bunun tercih edilmesinin sebebi, sözün felaket sayılıp, nefsanî hazları, övünme vesilesi olan sıfatları açıklamaya vasıta olmasının yanında; güzel konuşmayla akranları arasında öne çıktığında nefsin bundan haz alacağı ihtimalinden kaynaklanır.

d) Sefer; Sûfî, bir yere; bir mekâna bağlanmamak için daima sefere çıkar. Bu mücahedenin teşdidi gereklidir. Bu seferlerde nazarlarının Allah (c.c.)’tan ayrılmaması için sufiler yanlarına en zarurî eşyalar haricinde bir şey almazlar.

Mücahedeye verilen önem hemen hemen bütün tasavvufî akım ve tarikatlarda mevcuttur. Evliya menkibelerinde mücahedenin önemi üzerine birçok kıssa ve vecizeye rastlanır. Bunlardan bir kaçını zikretmenin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Beyazid-i Bistamî’den: ‘On iki sene nefsimin demircisi oldum. Onu parlatmak için on iki sene dövdüm. Beş sene nefsimin aynası oldum. Bir yıl nefsimle kalbimin aynasına baktım. Birden belim de zahirî zünnarın (papaz kuşağı) durmakta olduğunu görmeyeyim mi? Bu zünnârı kesmek için on sene uğraştım. Sonra yine baktım ve bu sefer içimde batınî bir zünnarın bulunduğunu gördüm. Cenaze namazlarını kılmak için üzerlerine dört kere tekbir getirdim. [172]

Cüneyd-i Bağdadî’den: ‘Biz tasavvufu kıyl-u kâl (dedikodu) ile değil, açlık ve dünyayı terk suretiyle nefsin ve tabiî arzuların hoş gördüğü şeylerle alakayı keserek elde ettik.[173]

Yine Sühreverdi, sufilerden birinin şöyle dediğini nakleder: ‘Tasavuf çiledir, sıkıntılıdır. Istırap ve çilenin olmadığı yerde tasavvuf yoktur.’ [174]

Zikredilen misallerde de görüldüğü gibi ‘tasavvuf ehli’ itikatça cihadın daha çok batınî kısmıyla alakadar olmuşlardır. İnsan-ı kâmil olma yolunda öncelikle nefsin alt edilmesi gerektiğine inanmışlardır. Buna bağlı olarak nefse galebe için etraflarındaki eşya ile alakadar olmamışlardır. Bununla birlikte mutasavvıfların ‘cihad-ı asgar’ (küçük cihat) diye adlandırılan zahirî düşmanlara karşı yapılan silahlı mücahedelere yabancı kaldıkları gibi bir sonuca varılamaz.

Anadolu’nun Müslümanlaştırılması esnasında Ahmed Yesevî’nin, Yesi şehrinde yetiştirilip Anadolu’ya gönderdiği ve Horasan Erenleri diye anılan mutasavvıf dervişler aynı zamanda birer akıncı neferi vazifesini de üstlendikleri tarihî bir hakikattir.

Yine Osmanlı Devletinin kurulmasında ‘Bayramiye’ vb. tarikatlarının büyük hizmetleri bulunduğu bilinmektedir. Tarih içerisinde değişikliğe uğramakla beraber Bektaşiliğin Osmanlı Yeniçerileri arasında yaygın olduğu da unutulmamalıdır. Kafkasya’da 19. yüzyılın sonlarınla 20. yüzyılın başlarında Ruslara karşı savaşan Çeçen ve diğer Müslüman Kafkasyalı kavimlerin başlattıkları kıyam hareketlerinin hemen hemen hepsi tasavvuf şeyhlerinin önderliğinde gelişmiştir. [175]

Özellikle Nakşibendî tarikatı, 17. ve 18. yüzyıllarda Türkistan’da Kalmuk Budistlerine karşı ve 1783’de İmam Mansûr’dan, 1920-21’de İmam Necmüddin hareketine varıncaya kadar silahlı cihadın başını çekmiş ve bayraktarlığını yapmıştır.

Nakşî tarikatına getirmiş olduğu sağlamlık ve disiplin sayesinde 1824’den 1859’a kadar Ruslara karşı destanî bir direniş örneği gösteren Şeyh Şamil’i de burada zikretmek gerekir. Şeyh Şamil’in hayatı ve cihadı kitabın ‘Mücahid Önderler’ bölümünde anlatılmıştır.

Fakat zaman içersinde her şeyin kötü kullanılması, istismarı ve inhirafı mümkün olduğu gibi, çift kanatlı olması gereken cihadı, mücahedeyi tek kanatlı bırakıp düşman istilası esnasında dahi nefis mücahedesini esas tutup zahiri cihada karşı çıkan böylelikle düşman istilasını kolaylaştıran meslekî, tasavvufî yorumlar da yapılabilmektedir.

Bu yorumlardan birincisi Şeyh Şamil’in Ruslarla savaştığı yıllarda (biraz da hased yüzünden) Kadirî olduğunu iddia eden Hacı Kanta’nın yorumudur. Mezkûr şahıs Ruslarla savaşan Çeçenlere ‘kötüye karşı direnmemeyi’ ve Rus hâkimiyetini kabul etmelerini tavsiye etmişlerdir. Hacı Kanta’nın bu yorumunun Çeçen halkı arasında ne kadar etkili olduğunu bilemeyiz, ama bilinen şu ki; kendisi Şeyh Şamil’in yenilgisinden sonra dört bin müridiyle birlikte takibata uğramış, müridlerinin bir kısmı öldürülmüş bir kısmı sürgün edilmiş kendisi de 1867’de Rus ceza evlerinin birinde ölmüştür. Demek ki O’nun bu yorumu ve davranışı Rus kâfirlerinin Müslüman düşmanlığını azaltmamış, aksine onlara belki de güç vermiş ve sonuç değişmemiştir.

İkinci aykırı yorum ise, Hindistan Müslümanları arasında zuhur eden Gulam Ahmed’in yorumudur. Daha sonraları Kadiyanilik veya Ahmedîlik adını alan bu hareketin kurucusu ve mensupları, İngilizlerin Hindistan’da bulunmalarını meşru görmüşlerdir. [176] Gulam Ahmed ömrünün büyük bir kısmını cihadın farz olmadığını ispatlamaya ve İngilizlerin Hindistan’da bulunmasının gerekliliği olduğunu anlatmaya hasretmiştir. Mensuplarının büyük bir kısmının İngiltere’de himaye edilmesi bu hareketin kaynağı hakkında bazı ipuçları vermeye yeterli görünmektedir.

Buraya kadar tasavvuf-cihat ilişkisini incelemeye ve ortaya koymaya çalıştık. Dileğimiz menşei üzerinde bir türlü anlaşmaya varılamayan, buna rağmen İslâm âleminde önemli bir mevkii ve geçmişi bulunan ve başlı başına bir disiplin hüviyeti gösteren tasavvufun bütün cepheleriyle ilmî kıstaslarla incelenip ortaya konulmasıdır.[177]

[167] Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ.

[168] Tasavvuf, Mahir İz.

[169] Ankebut sûresi, 69.

[170] Abdulkerim Kuşeyrî, Risale (Haz. S. Uludağ).

[171] Kuşeyri, a.g.e.

[172] İbn-i Haldun, Şifa’üs-sail (Haz. S. Uludağ).

[173] Kuşeyrî, a.g.e.

[174] Suhreverdî, Avarifü’l-Maârif.

[175] A.g.e.

[176] A. Bennigsen, Sûfî ve Komiser (Rusya’da İslâm Tarikatları) Terc: Dr. Osman Türer.

[177] Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Prof. Dr. S. Hayri Bolay.

[178] Mehmet Çelik, Köprü Dergisi.