In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Stubborn Arrogance
Bad Character

Stubborn Arrogance

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Mükâbere’, bilerek hakkı, doğruyu işitince kabul etmemek, ilmi bir konuda doğruyu ortaya çıkarmak için değil, rakibini susturmak için tartışmaktır. [1]

Mükâbere, ‘kibir’ kökünden gelen ve bir şeyi karşılıklı olarak yapmayı ifade eden ‘müfaele’ kalıbında bir kelimedir.

Ebû Cehil ve Ebû Talib, inat ederek, Resûlullah (s.a.v.)’ın peygamber olduğuna inanmadılar, inkâr ettiler. İnat ve mükâbere, riyâ, hased ve tama’ gibi kötü huyların sonucunda ortaya çıkan bir huydur. Peygamber (s.a.v.): “Allah’ın en sevmediği kimse, hakkı kabul etmekte inat edendir.” buyurmuştur.

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de inanmayan ve hangi sebeple olursa olsun inanmamakta direnen kimselerin zarara uğrayarak helak olduklarını ifade etmektedir. “(Peygamberler hep) fütuhat istediler. (Buna kavuştular.) Hakka karşı alabildiğine inat eden her mütekebbir zorba ise nihayet hüsrana uğradı.” [2]

Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen bir başka muhatap kitle de ‘ehli kitap’tır. Allah (c.c.) onların da bilerek küfre saplandıklarını, aslında her şeyin Allah (c.c.)’ın kudretinin altında oğlunu bildikleri halde inat ederek hakikati inkar ettiklerini haber vermektedir. “...Ehl-i Kitap, hakikaten Allah'ın fazl(u kerem)inden hiçbir şeye nail olamayacaklarını, muhakkak bütün inayetin Allah'ın elinde bulunduğunu, onu (ancak) dileyeceği kimselere vereceğini bilmedikleri için mi (küfürde inat ediyorlar? Halbuki bunu pekâlâ biliyorlar da) Allah büyük fazl-u kerem sahibidir.” [3]

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: Ebu Cehil mel'un, Hz. Peygamber (a.s.)'e: ‘Biz seni yalanlamıyoruz, biz senin getirdiğin dini tekzip ediyoruz’ dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk şu ayeti inzal buyurdu: “(Ey Muhammed!) Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz, doğrusu onlar, seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımcımız gelene kadar yalanlamalarına ve sıkıştırılmalarına katlandılar...” [4]

Bu rivayet, Resûlullah (s.a.v.)'ın ahlâken üstünlüğünü teyid eden rivayetlerdendir. Çocukluğundan itibaren çevresinde öylesine bir yüce ahlâk örneği vermiştir ki, herkes O’nu "Muhammedü'l-Emin" diye bilmiştir. Resûlullah (s.a.v.) kâmil seviyedeki üstün ahlâkında o kadar kararlı ve tutarlı olmuş, öylesine ödünsüz, sapmasız devam etmiş ki, İslâm davasına girmezden önce zihinlerde oluşan kanaat daha sonra hiç değişmemiş ve sarsılmamıştır. Yukarıda Ebu Cehil'den kaydedilen söz bunun en güzel belgesidir. Çünkü Resûlullah (s.a.v.)'ın bilinen en azılı düşmanı Ebu Cehil olmuştur. Bir Arap atasözü ‘Gerçek fazilet, düşmanın da itiraf ettiği fazilettir’ der.

Resûlullah (s.a.v.)'ın risâlet hayatında, en çok etkili olan hususlardan birinin bu beşerî ve ahlâkî yüceliği olduğunu belirtmek gerekir.

Getirdiği risalet ve vahdaniyet davasının ilk inandırıcı delili de bu olmuştur. Rivayetlerin teyid ettiği üzere, ilk vahye mazhar olduğu gün büyük bir heyecan ve hatta “kâhin mi oluyorum, şair mi oluyorum?” diye korkuya düşen Resûlullah (s.a.v.)'ı Hz. Hatice (r.a.) teskin ve teselli ederken O’nun ahlâkî özelliklerini hatırlatmıştır.. ‘Korkma, Allah'a kasem olsun, Allah seni asla rüsvay etmez, çünkü sen sıla-ı rahmi ihmâl etmezsin, acizin işini görür, fakirin yerine kazanıverir, misafire ikram eder, hak yolunda musibete uğrayanlara yardım edersin’ der. Böylece anlıyoruz ki, Risâlet-i Muhammediye'nin hakkaniyeti hususunda ilk ikna olan Hz. Hatice (r.a.)'nin en önemli delili, Resûlullah (s.a.v.)'ın kemal mertebesindeki ahlâkıdır, beşeriyetidir. Hz. Hatice (r.a.), ilk vahiyden sonra Resûlullah (s.a.v.)'ı sakinleştirmek ve ikna etmek için aynı delilleri kullanmıştır. Buna rağmen inatla ve ısrarla inkar edenlerin düşünce dünyalarını anlamak mümkün değildir. Onların inat ve inkârcılıklarının temel nedenini, ilahi kurallar ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şahsi tutumunda değil, körü körüne bağlandıkları geleneklerde ve dünya çıkarlarına olan bağlılıklarında aramalıdır.

Peygamber (s.a.v.), ‘risalet’ görevini açık olarak tebliğ emrini aldığı zaman [5] Safa tepesine topladığı yakınlarına hitap ederken söze: “Size düşmandan haber versem bana inanır mısın?” diye başlamış, oradakiler:‘Evet inanırız, çünkü sen Muhammedü'l-Emin'sin, yalan söylemezsin..’ anlamında karşılık aldıktan sonra risaletiyle ilgili açıklamalarda bulunmuştur.

Resûlulah (s.a.v.)'ın Kur'an-ı Kerim tarafından teyit edilecek olan yüksek derecedeki beşerî ahlâkı, davasında hak ve sadık olduğu hususunda ilk yıllara ait bir delil olmayıp, günümüze kadar etkinliğini koruyan önemli delillerden biridir. [6]

Mükâbere hastalığından kurtulmanın yolu, kibir, ucb, tekebbür hastalıklarından kurtulma yollarıyla aynıdır.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] İbrahim sûresi, 14/15.

[3] Hadid sûresi, 57/29., Nesâî, Kadâ 12, (8, 231)., İslâm Ahlâkı, M. Hadimi.

[4] En'âm sûresi, 6/32-34., Tirmizî, Tefsir, En'âm: (3066).

[5] Şuara sûresi, 26/214.

[6] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan.