Sorrow
‘Hüzün’ sözlükte gam, keder, kalp kırıklığı, istenilen ve sevilen bir şeyin geçmişte ele geçmemesinden, kaybından ya da gelecekte istenmeyen ve çirkin bir şeyin kendisine geleceğinden doğan üzüntüye denir. [1]
Nedeni ise çoğu kez; fiziksel arzuların peşinden şiddetle koşmak, bedeni lezzetlere hırs ve tamah göstermek, dünyevi hazinelerin kazanılma ve devam ettirilmesine gereğinden fazla değer vermek ve bütün gayretini geçici faydaların sürekli olmayan dünyanın baki olmayan lezzetlerine kavuşmak ve devamı için ısrarla çırpınmak isteğidir.
Hüzünlü kimseye ‘mahzûn’ denilir.
Peygamber (s.a.v.) ile Hz. Ebubekir (r.a.) Mekke’den Medine’ye Hicret ederlerken saklandıkları Sevr mağarasında korkulu ve hüzünlü saatler ve günler geçirdiklerinde Cenab-ı Hak ayetiyle onları sevindirdi. Resûlullah (s.a.v.) yol arkadaşı Hz. Ebubekir (r.a.)’e “Hüzünlenme, kuşkusuz Allah bizimle beraberdir.” [2] buyurdu.
Büyük İslâm filozofu İshak el-Kindî, ‘Def’ul-Ahzan’ (Hüzünlerin Giderilmesi) isimli kitabında demiştir ki, ‘hüzün zorunlu olmayıp yani kendiliğinden zorunlu olarak doğan bir durum olmayıp aksine insan onu iradesini kötüye kullanarak kendine çeker. Buna delil şudur: Var olan bir şeyin kaybından ya da onun elde edilememesinden mahzun olan kişi şöyle düşünsün: Nice insanlar vardır ki kaybettikleri, ya da kazanmadıkları pek çok şeyler vardır ama bundan dolayı hiçbir hüzün duymazlar. Demek ki, olmasını şiddetle istediğimiz bir şey gerçekleşmeyince de olabiliyor ve hayat devam ediyor.
Eğer hüzün zorunlu olsaydı, herkesin mahzun olması gerekirdi. Örneğin bir kimse bir makama ulaşamadığı için elem çekiyor, hüzünleniyor. Niceleri de vardır ki, aynı makama ulaşmak onun için hayaldir ve ona ne ulaşmayı düşünür, ne de ulaşamayacağı için üzülür.Yine niceleri vardır ki, bir şeyi kaybettikleri için o kadar üzülür ki, bu kelimelerle anlatılamaz. Sonra o kimse bunu zamanla unutur. İşine döner ve tekrar neşe ile çalışmaya ve dostlarıyla şakalaşıp gülmeye başlar. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra o hüzün duyduğu olayın etkisi de yok olmaktadır. Zamanla gerçekleşen bu yok oluşu hüzün duyulan zamana doğru geriye çekmek mümkün olsa demek ki hüznün hiçbir anlamı kalmayacaktır. Eğer hüzün kendiliğinden doğmuş olsaydı bu durumda böyle bir kişiden hiç gitmemesi gerekirdi.
Anlaşılıyor ki, iradeyi kötüye kullanmak hüzne neden olmaktadır. Düşünmemek elemin gelişini sağlamaktadır. Akıllı olan kişinin kendi kendisine şuurlu olarak düşünmekle hüzünden kurtulması, tefekküre itibar ile onu defetmesi mümkündür.
Cahil kimseler kendilerini hüzne kaptırdıkları zaman hayvanlar gibi zamanla unutup sabır ve sükuna dönerler. Akıllı kişiler ise işin sonunu düşünerek tabiatlarındaki mevcut hataya kayma durumunu sabır ve rıza sınırında tutmayı başarmak suretiyle hüzünden kurtulurlar. Dünyadaki geçim araçlarının bir kimsede bâki kalması mümkün değildir.’ [3]
İstenilen ve sevilen bir şeyin geçmişte ele geçmemesinden, kaybından ya da gelecekte istenmeyen ve çirkin bir şeyin kendisine geleceğinden doğan üzüntü diye tanımlanan hüzün, ‘Halk için hüzün, ruhun hummasıdır. Hak için hüzün kalbin ziyasıdır.’ [4]
Vecizesinde ifade edildiği gibi tasavvufçular için farklı bir anlam taşır.
Tasavvuftaki Güzel Hüzün
Tasavvufçular bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre derinlikli tasa da diyebiliriz. Evet, derecesine göre her kâmil mümin, dört bir yanda Rûh-i Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm’ın âh ü efgânı dineceği, Kur’ân’ın canlara can olacağı ve fert plânında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân-ı ervâha uçacağı “ân”a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ; “Bizden tasayı, kederi gideren Allah’a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır.” [5] müjde boyutlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.
Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe, O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, ‘çâre! çâre!’ çığlıklarıyla O’na dehâlet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir.
Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir müminin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle derinleşince, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren insanlığın İftihar Tablosu’na o tabloya canlarımız fedâ olsun!- ‘Hüzün Peygamberi’ denmesi ne kadar mânidardır! [6]
Hüzün, insanın kalp mekanizmasını, duygular alemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk’a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik (tasavvuf yolcusu), bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer ‘erbâin’lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir.
Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalplere, kalpler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalplere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: “Ben kalbi kırıklarla beraberim.” [7] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir.
Süfyân b. Uyeyne: ‘Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur.’ [8] der. Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah (c.c.)’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm’aya kapalı bir başka davranış yok gibidir.
Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdânın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür.
Tevrat’ta: ‘Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle.’ [9] buyurulur.
Bişr-i Hâfî de: ‘Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez.’ [10] der. Sultan ve hükümetin olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalp de darmadağınık ve harâbedir. Zaten, O kalbi en mamur olan Allah Elçisi’nin hali de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..?
Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.)’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takvâ ü vera’larına denk tutulmuştur.
Günah ve masiyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masdûk söylüyor.. [11] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah (c.c.) hesabına olursa..!
Tasavvufta Hüznün Dereceleri
Hüzün vardır, ibadet ü taatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl-ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür.
Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riâyet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür.
Peygamberlerin Yaşadığı Hüzün
İlk nebî Hz. Adem (a.s.), hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visâl ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu...
Hz. Nuh (a.s.), peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, adeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu.
Hz. İbrahim (a.s.), adeta, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi...
Hz. Musâ, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı adeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve, hele en büyük Nebî Hz. Muhammed (s.a.v.)…
Peygamberimiz (s.a.v.)’in Hüzün Yılı
Mekke döneminin en sıkıntılı döneminde, Peygamberimiz (s.a.v.)’in amcası Ebû Tâlib'in ölümünden üç gün sonra da sadık eşi Hz. Hatice (r.a.), ruhunu teslim etmişti. Hz. Hatice annemiz, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in vefalı hayat arkadaşı idi. O, dünyada Peygamberimiz (s.a.v.)’e ilk iman eden kişi olmak mutluluğuna kavuşmuş, en sıkıntılı zamanlarında Resûlullah (s.a.v.)'ı teselli etmiş, desteklemişti. Peygamberimiz (s.a.v.) acı-tatlı başına gelen bütün işlerde onu hemen yanı başında bulmuştu. Peygamberimiz (s.a.v.), bu örnek İslâm kadınını kendi elleriyle kabrine indirdi.
Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Hatice (r.a.)'yi takdirle ve rahmetle anardı. O’nun hatırasına, çok hürmet ederdi. Hz. Ali (r.a.)'nin anlattığına göre Peygamberimiz, Hz. Hatice (r.a.) hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı Hatice'dir.” [12]
Hicretin Onuncu yılında birbirini takip eden bu iki ölüm olayı, Peygamberimiz (s.a.v.)’i ve müslümanları çok üzdüğü için bu yıl İslâm tarihçilerince ‘Hüzün yılı, gam ve keder yılı’ olarak ifade olunmuştur. Ebû Talib, Kureyş'in işkencesine karşı yeğeni Peygamberimiz (s.a.v.)’i koruyor; Hz. Hatice (r.a.) ise teselli ediyor, sevgili eşine sürekli yardımcı oluyordu. Bu iki seçkin insanın ölümünden sonra Kureyş müşrikleri Resûl-i Ekrem'i güç durumlarda bırakmak için baskı ve zulümlerini daha da arttırdılar.
İki musibetin, böyle bir biri peşi sıra gelişi nedeniyle Peygamberimiz (s.a.v): “Bu ümmet üzerinde, şu günlerde toplanan iki musibetten, ben, hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum!” demekten kendilerini alamıyorlardı.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), amcası Ebû Talib'in vefatından sonra günlerce evinden dışarı çıkmamış ve hep evinde oturmuştu. Pek az dışarı çıktığı olmuştu.
Ebu Talib'in ölümünden sonra müşrikler için önemli bir engel kalmamıştı. Artık Peygamberimiz (s.a.v.)'e çok rahat saldırabiliyorlardı.
Hüzün Hastalığından Kurtuluş Yolu
Kınalızade Ali Efendi’ye göre bu hastalığın ilacı şudur: ‘İnsan düşünmelidir ki, bu varlık ve fesat aleminde yaşayan insanların burada baki kalması, ebediyyen isteklerine kavuşmuş olarak orada yer tutması bir hayaldir. Bu hüküm aklı başında olanlar yanında güneşten daha parlak derecede bir doğruluk ifade eder.
Beka, ebedilik ve devamlılıkla süslenmiş olan yokluk ve geçicilik kendisinden uzak olan uhrevi mertebeler saadetler ve manevi isteklerdir. Sultan olan ruhun çadırı ve vücut memleketinden göçer, fakat yok olmaz. Dünya harabesinde bozulan çadır ahiret diyarında kurulur. Bu diyar, saadet diyarı nur yurdudur, semtine hasar uğramaz. O halde akıllı olan, himmet gayretini bu ebedi saadeti elde etmeye yöneltir ve arzularının en büyüğü olarak bu manevi murada nail olmayı benimser. Bir yaz bulutu gibi geçici bir kılıç şakırtısı gibi kaybolucu olan aleme gerektiğinden fazla itibar göstermekten kalbini uzaklaştırır. Hiçbir şeyin kaybından üzülmez hiçbir şeye kavuşunca da mühimsemez, gururlanmaz. Feragat yollarında gidip gam ve perişanlık tanımayan fani hayata ihtirasla kalbini bağlamamış mert kişi gibi olur. Kalbi bir takım emellerde örülmekten sade ve himmet boynu zillet şevkinden fani olan şeylerle ilişki kurmaktan imkan nispetinde azade olmak gerek ki, insanların ellerinde olan varlıktan dolayı keder, ümitsizlik kaplamasın. Kalp zenginliği denilen şey de bundan ibarettir. Bunu elde eden rıza mertebesine kavuşur. Eğer dersen bu alemden tam bir tecerrüd ve bağlardan kurtulmak kaç kişi için mümkün olabilir.?
Bu dünyada yaşayan insanların hemen hepsi değişik oranlarda bu hastalığa tutulmuştur. Geçici alakalardan kendisini soyutlayabilen ve kurtulabilen insan pek azdır. Fakat kelimenin tam anlamı ile nefsinin dizginlerini eline alıp azade ve özgür olamazsan bari devrin hırslı isteklerinin zamanın bela yağmurlarını yediği gibi, kendini hırs ve sefahet vadisine salma! Sebeplerin toplu halde oluşunu hırsla toplamaya sebep sanma! Bu sebeplerden mallardan makam ve ikbalden (er-geç) ayrılmak kesin olduğunu düşün. Ta ki bu derecede isteklerde aşırılığa, ifrata gitmenin istenilen bir hal olmadığını akla uymadığını tefekkür edesin. Ta ki, himmet ve gayretlerin ve hayret ve şaşkınlık vadisine ovalanıp eğlenmekten kalp gemisine dünyanın istek dalgaları arasında boğulmaktan kurtarasın!
Akıllı olan düşünsün bakalım: Dünyada bir insan bütün isteklerine kavuşabilmiş midir? Bu mümkün değildir; hiçbir kimse fani olan bu dünyada isteklerinin sonuna varamamıştır. Her ne türlü çalışsa, bütün sebep ve aletleri vasıta kılsa en son ulaştığı hedeften daha çoğunu tasavvur edilebilir ve ondan daha üstünü de mümkündür. Eğer kabul edilebilir ve münasip ölçüler içinde günlük kısmetine makam mevki ve mertebesine kanaatle yetinmeyip tamahkar ve dilenciler ve kanaat bilmeyen hırslı kişiler gibi her gün bir başka biçimde, doymak bilmez bir şekilde gerçekleşmesi mümkün olmayan istek derya ve çöllerinde sonu gelmeyen bir işte boğulur. Böylece acı bir duruma düşmüş olur.
İnsanların çoğu düşünüp ve insaf eylese; sahip oldukları yer, makam, sebepler ve nimet hususunda kendinden daha aşağı derecelerde binlerce kişi vardır. Ve bunlar bu çeşit insanların mevki ve sahip olduğu nimete yetişmeyi kendileri için imkansız görürler. Büyük bir devlet ve büyük bir izzet sayarlar. O halde insaf mıdır ki, kendisine özlemle bakanların haline dikkat etmeyip, sahip olduğu nimete karşı şükretmeyerek, kendinin üstünde olan bir kaç kişinin makam, mülk, mal ve mertebelerinde dalmak suretiyle boynundan kanat ve rıza örtüsünü atsın! Ve her zaman:
‘Keşke Karun’a verilen mal ve servetin bir benzeri de bana verilseydi.’ Desin! Bu yakışır mı? Üstelik mal-mülk toplamak makam ve mevki sahibi olmak daima fikir ve endişe, çalışma ve isteği sanat ve öne almaya dayalıdır. Üstelik her çalışan, her hırslı ve istekli kişi tüm gayretine rağmen mal-mülk toplayamaz, makam ve mertebe sahibi olamaz. Nice insanlar biliriz ki, hayatın harmanında hırsla dövülmeyip maddi manevi başarılara ulaştılar. Niceleri de hırsla sarıldıkları zahmet yolunda başarısızlığa düşüp aşırı isteklerin peşinde boğulup kalmıştır. Gördük ki nicelerin hırsla koşması ona yoksulluk getirmiş, haddinden fazla çalışması da noksanlık doğurmuştur.
O halde akıllı kişi sabır ve kanaat dergahından hiç ayrılmamalıdır. Varlık ve yokluk gamının ateşi ile dimağının kubbesini yıkmalıdır. ‘Eğer bu mertebeye ulaşmak mümkün müdür? Yoksa imkansız mıdır?’ Diye sorarsan cevap olarak deriz ki, bir kere sınıf sınıf halkı düşün.! Cins cins insanlara bak.! Her birinin istek ve geçim mertebelerinin birbirinden farklı olduklarını anlarsın. Bunların çoğu günlük kısmetine razı ve kanaatkardır. Toplumun içine yayılmış her sanat sahibi kendi sanatını sever ve istekle çalışır. Tüccar ticaretini, sanatkar kendi sanatını sever ve kendine ait olan bu mertebeyi diğerlerinden üstün bulur. Hünersiz olanı hünersiz, kendi mesleğini bilmeyeni cahil ve noksanlıkla itham eder. Her zümre kendilerinde olanla böbürlenmektedirler. O halde açıkça ortaya çıktı ki, her daire ile yetinmek mümkün ve her hale sabır ve kanaat düşünülen bir şeymiş!
Çünkü hayatı kazanmakta beliren mertebelerde bu nev’i kanaatlar vardır. O halde sen de içinde bulunduğun kanaat dairesine razı ol.! Düşün ve dikkat et. İstek dizginlerini hemen kötülüğü emredici olan nefsin eline verme ki sürekli bir keder içine düşmeyesin! Fikirlerini, gayretlerini dünyevi sahalarda ilelebet esir kılmayasın, nefs-i emmare (kötülüğü şiddetle emreden nefis) ile şeytanın oyuncağı olmayasın.’ [13]
Şairin dediği gibi,
‘Teessüf eyleme mağlup isen de leşker-i hüzne,
Hüda imdat eder, mansur olursun, böyle kalmazsın.’
(Hüzün askerine yenilmiş olsan bile, üzülme,
Allah sana yardım eder, böyle kalmazsın’
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Tevbe sûresi, 9/40.
[3] Ahlâk-ı Âlâi, K. Ali Efendi.
[4] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[5] Fatır sûresi, 35/34.
[6] Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hep hüzün ikliminde yaşadığı ile ilgili olarak bkz. Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 22/156; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/155.
[7] Bkz. Beyhakî, Kitabü’z-Zühdi’l-kebîr 2/162; İbn Ebî Âsım, Kitabü’z-zühd 1/75; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/234.
[8] Kuşeyrî Risalesi, 231.
[9] A.g.e. 230.
[10] A.g.e. 230.
[11] Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/157.
[12] Müslim, Sahih, VII, 336.
[13]Ahlâk-ı Alâi, K. Ali Efendi.