In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Reproach
Bad Character

Reproach

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

‘Ayıplama’, insanlarda bulunan ayıp ve kusurları sayıp dökmek, onları sürekli gündemde tutmaktır.

Ayıplama; bir kusurun veya bir davranışın görüldüğü zaman iyi niyet içerisinde güzel bir üslup ile değil de eleştirerek, aşağılayarak, istihzalı, art niyetli bir şekilde kınanmasıdır. Allah Teala şu ayetle bu durumu uygun görmediğini ifade etmektedir: “Ey o bütün iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin, belki (alay edilenler) kendilerinden daha hayırlı olurlar.

Bir takım kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesin. Belki onlardan daha hayırlı olurlar. Hem kendilerinizi ayıplamayın. Ve kötü lakaplarla atıştırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Her kim de tevbe etmezse artık onlar kendilerine zulmedenlerdir.” [1] ayeti kerime’de geçen ‘lemz’; dil ile ayıplamak ve kötülemektir.

Ayet-i kerimeden iki mana anlaşılmaktadır ki, ikisi de doğrudur. Birincisi; Müminlerin hepsi bir kişi gibi olduklarından bir mümini ayıplayan, kendi kendini ayıplamış gibi olur. İkincisi de; ayıplanacak şey yapan kendi nefsini ayıplamış olur. Bunlardan birinci mana, din kardeşliği noktasından daha samimi, ikinci mana, izzet-i nefis haysiyetinden daha nezihtir. Yine ayet-i kerime de ayıplama, alay kelimesi ile birlikte zikredilmekte ve ikisinin de yasaklandığını, müminlerin bunlardan kaçınması gerektiğini ifade etmektedir. Bu hususta Kurtubî der ki: ‘Alay: bir kimseye hakaret etmek, onu hafife almak veya gülünecek şekilde ayıp ve eksikliğini söylemek, onu ayıplamaktır. “Öyle ya iman eden kimse, fasık olan gibi olur mu? Onlar eşit olamazlar” “İmandan sonra fasıklık ne fena bir günahtır.” [2]

İmandan sonra Allah (c.c.)'ın yasak kıldığı alay etmek, ayıplamak, kötü lakap takmak gibi fiilleri işleyenler fasıklık yapmış ve bu hali kendilerine reva görmüşlerdir. Hâlbuki iman ettikten sonra fasıklık ve fısk ile anılmak ne kötü bir yâd (anma) ve ne çirkin bir addır. Ve "Kim bu yasakları yapar da tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir" [3] yani Allah'a itaat gereken yerde isyan ederek zulmetmiş hem de îmandan sonra "fısk" adını takınarak kendini ilahî azaba atmış ve nefsine yazık etmiştir.’ [4]

Ayıplamanın karşıdaki insanın gerek yüzüne karşı, gerekse de arkasından yapılması yasaklanmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Bilir misiniz gıybet nedir? ‘Allah ve Resulü bilir’ denildi.

Peygamberimiz: "Kardeşini hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır" buyurdu. ‘Ya söylediğini kardeşimde varsa’ denildi. "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun, eğer söylediğin onda yoksa o zaman da kardeşine iftira etmiş olursun" [5] buyurdu. Ayıplama yapıldığında, ayıplanan kişide o ayıp varsa yapılan iş, onu yaymak olur. Eğer bu ayıp onda yoksa o zaman iftira olur ki, kişinin ayıplarını yaymak da iftira etmekte her iki durumda da çirkin davranışlardır.

Özellikle ayıplanan kişide sayılıp dökülen ayıplar bunu yapan kimsede de bulunuyorsa bu tamamen mantıksız ve de çirkin bir davranış demektir.

Başkasıyla uğraşmak kişinin kendisiyle uğraşmasından gerçekten hem kolay hem de zevklidir. Tabi kişi de kolay ve zevkli olanı sevecek ve seçecektir. Sonuçta manzara şu, büyük cihadı, nefisle cihadı unutmuş bir yığın Müslüman, gözleri kin ve nefret dolu, ağızları alabildiğine cehennem kapısı gibi açılmış, göğüsleri soluk soluğa ve boğazının dumanları kabarmış olarak pancar gibi kızarmış bir yüzle hep başkalarını suçlamakta tenkit ve ayıplamakta.

Hatta bazen estirdiği bu laf ve lakırdı yelleriyle tozu dumana kattığı, göz gözü görmez ettiği esnada biri ona:

Rabbimiz (c.c.) "... Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?" [6] diyor. Efendimiz (s.a.v.) "küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" [7] diyor. Nefisle cihad için, İslâm’ı önce kendinde yaşamak için, peki senden ne haber arkadaş dese cevabı hazır: ‘Zaten hep sizin gibi "nefisle cihad" diyen korkak pısırıklardan değil mi çektiğimiz...’

Bir insanı kötülemekte ne yarar olabilir? Amaç kendi iyiliğini ve onun kötülüğünü ortaya koymaksa, düşmanlığını belirtmekse, diğeri de kendisinin iyiliğini ve senin kötülüğünü bulup söyleyebilir. Yok, eğer küçük düşürme veya intikam alma gibi bir amaç varsa, bu da acizliğin bir göstergesidir.

Bir toplulukta bulunmayan bir kişinin ayıpları sayılıp döküldüğü zaman bu yayma ve ayıplama işini yapan kişiyi oradakilerin doğrulamaları da adap kurallarına aykırıdır. Bu sırada yapılması gereken şey bu kişiyi bu tür konuşmalarından yumuşaklıkla vaz geçirmek ya da bu ayıplamaya katılmadığını sessizlikle ve doğrulamakta isteksiz kalarak işaret etmektir.

Tavus kuşunun renk renk güzel tüylerini görmezlikten gelip de yalnız ayağının çirkinliğini görerek onu kötülemeye kalkışmak insafa sığmaz. Bir insan ne kadar kötü olsa da elbette bir iyiliği de bulunur. Sen ‘mutluluk getiren şeyi al, keder veren şeyi terk et’ kuralınca iyilikleri al da kötülükleri bırak. İnsanlık, terbiye ve kişilik böyle olur. [8]

Ayıplamanın olumsuzlukları arasında Müslümanın Müslümana güvenmemesi, kardeşlik duygularının zedelenmesi gibi sonuçlar bulunmaktadır. Bu yüzden insan başkalarının ayıplarını ve kusurlarını araştırmaktan, yüzüne veya arkasından konuşmaktan ziyade kendi kusur ve ayıplarına bakmalı ve öncelikle kendi nefsini ayıplamalıdır.

"Başkasının arkasından konuşmanın üç şekli vardır: Gıybet, bühtan ve ifk. Gıybet var olan kusuru, bühtan olmayan kusuru söylemektir. İfk ise duyduğunu hemen başkalarına anlatmaktır.”

Kendinde bulunan bir kusurla başkalarını nasıl ayıplarsın? Çünkü kâmil Müslüman olmak için önce kendi kusurunu ıslah edip sonra başkalarının kusurlarıyla uğraşman gerekir. Değilse Allah (c.c.)'ın has kullarından olamazsın."

Burada çirkin davranışlardan olan ayıplamayı toplumumuz kendilerine emanet bırakılan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ışığında doğru bir şekilde yoluna koymuştur. İnsan doğasına aykırı olan davranışların bir toplum içinde görülmesi toplumsal bir kınama ve ayıplanma ile karşılanır.

Bu tepkinin kaynağı yine dindir. Toplumsal tepkinin bizim geleneğimizde ki karşılığı da ‘ayıp’tır. Büyüklere karşı yapılan saygısız bir davranış, uygunsuz bir söz, âdâb-ı muâşeret olarak bilinen görgü kurallarına aykırı bir davranış ayıplama ile karşılanır. Kişiyi utandırmaktan, dışlamaya kadar varan ayıplama cezası, toplumun geliştirdiği, yaşattığı bir eğitim yöntemidir.

Geleneğimize, atasözü ve deyimlerimize bakıldığında görülecektir ki ayıplamaya konu olan davranışlar dinimizin de hoş görmediği, insan fıtratına aykırı davranışlardır. Böylece dinin koyduğu kurallara aykırı hareket eden kişiler hem dünyevî bir ceza ile karşılaşıyor hem ahirete tekabül eden günah kavramına muhatap oluyor ve aynı zamanda ayıplanarak başkalarının benzer hataya düşmesi engellenmiş oluyordu. [9]

Bu hususta Allah Resûlü (s.a.v.)’nün engin şefkat, rahmet ve merhamet dolu halinden birkaç hususu Hz. Aişe (r.a.) validemiz şu şekilde anlatır: "O, hiç kimseyi ayıplamaz, kötülüğe mukâbele etmez, af ve hoşgörülükle muâmele eder, kötülükten uzak kalırdı. Nefsi için bir kimseden intikam almış değildir. Hiçbir köle ve hizmetçiyi, hatta bir hayvanı bile incitmemiştir. Yanlış davranışları ise affetmiştir. Bir hacet dileyen yoksulu boş çevirdiği vâkî değildir. Yanında bir şey bulunmazsa o vakit başka..." [10]

Nitekim O'nun teblîğ vazîfesindeki ulvî muvaffakıyeti de, bu yüksek hallerinin bir bereketi olmuştur. Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimizin bu husustaki kemalini şöyle bildirir: "(Resûlüm!) Allah’ın bir lütuf ve rahmetidir ki sen etrafındakilere karşı mülâyim oldun. Eğer sen sert ve katı kalpli olsaydın etrafından dağılırlardı." [11]

Gerçekten de o günkü câhiliyye insanları, O'nun yumu­şak tabiatlı, affedici, güzel ahlâklı, halîm ve müsâmahakâr şahsiyeti karşısında bir mum gibi erimiş, vahşet ve huy­suzlukların elinden kurtularak etrafında pervane olmuşlardır. Çünkü O, insanlığın hüsranını değil, hidâyetini istiyordu. Azâbı değil, rahmeti temsil ediyordu. Bunun en güzel örneğini Mekke’nin fethi günü görmekteyiz. Onca kınama, azarlama, ayıplama, tehdit, işkence ve tecavüze rağmen fetih günü Peygamber Efendimiz onları azarlamamış ve ayıplamamıştır.

Aynı hassasiyeti Peygamber Efendimizin ashabı da yerine getirmeye çalışmışlardır. Ashab-ı Kiram hiç kimseyi ayıplamazdı (çünkü kendi ayıpları ile meşguldüler). Kendilerine bir şey sorulduğu zaman; sorana bildiklerini öğretirler, fakat nezaketle, azarlayarak değil. Müslümanlardan, ayıbı olan birinin ayıbına göz yumarlar, onu örterler. Sonra bunlar bütün hal ve hareketlerinde Cenab-ı Hakk'ın rızasını gözetirler. Bunların gazaba geldiği ve öfkelendikleri olur. Fakat kin ve haset dolayısıyla değil, Allah Teala içindir. Böyle bir gazab memduhdur, tam yerindedir. Bir şeyden razı olurlarsa Allah (c.c.)'ın rızası için razı olurlar. Kabul etmedikleri herhangi bir şey var ise, onu da yine şeriatin emri dâhilinde uygulamaya çalışırlardı. Haliyle güçleri yettiği kadar... Bunlar bu vazifeyi ifa ederken kimsenin ayıplamasına aldırış etmezler. Öyle ki bir zalimden zulüm gördüklerinde kendileri veyahut başkaları için gazaba gelirler. Onlar zalime kızar ve sevmezler. Zalimin mevkii ne olursa olsun hiç bir şekilde tazim etmezler. "Ey müminler, içinizden her kim dininden dönerse, Allah ona karşılık, kendisi tarafından sevilen ve O'nu seven bir toplum getirir. Bunlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda savaşırlar, ayıplayıcıların ayıplamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah'ın keremi büyüktür ve Allah ona kimin layık olduğunu bilir." [12]

Bu hassasiyeti Hz. Yusuf (a.s.)’un hayatında da görmekteyiz. Allah Teala bu durumu şöyle ifade etmektedir. “O dedi ki: "Siz cahilliğinizde Yusuf'a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?", "Yemîn ederiz ki, hakîkaten Allah seni bizden üstün kılmıştır. Gerçekten biz hataya düşmüşüz" diyerek yaptıklarına pişman olmuşlar, istiğfâr etmişler ve kendisine teslîm olmuşlardır. Hz. Yusuf (a.s.) da, affına ilâveten büyük bir fazîlet örneği olarak: "Bugün size karşı hiçbir başa kakma ve ayıplama yoktur. Allah sizi affetsin; O, merhametlilerin en merhametlisidir." [13] buyurmuştur.

Bunun için ayıplama; dinimizin hoş görmediği ve kesinlikle kaçınılması gereken bir olumsuz tavırdır. Bundan kurtulma yolu ise kendi kusurlarını araştırma ve onların olumsuz etkilerini silecek ahlaki davranışları yerine getirmektir.

[1] Hucurat sûresi, 49/11.

[2] Secde sûresi, 32/18.

[3] Hucurat sûresi, 49/11.

[4] Tefsir, Kurtubi.

[5] Ebû Dâvud, Edeb 40; Tirmizi, Birr 23; Müslim, Birr, 70.

[6] Saf sûresi, 61/2.

[7] Buhari, Fedâilu'l-Cihad, 2; Tirmizi, Fedâilu'l-Cihad, 2.

[8] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.

[9] Kamil Yeşil, Suç ve Günah, Altınoluk.

[10] Buhârî, Menâkıb, 234, Edeb 80; Müslim, Fezâil, 77,; Muvatta, Husnü'l-Hulk, 2.

[11] Âl-i İmrân sûresi, 3/159

[12] Maide sûresi, 5/54.

[13] Yusuf sûresi, 12/89–92.