Protecting Basic Rights and Freedoms
VE ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMAK
İslâm ülkelerinin bir
kısmında ve azınlık durumundaki Müslümanların yaşadığı diğer bazı ülkelerde
Müslümanların birçok temek hak özgürlükleri kendilerine verilmemekte,
bulundukları ülkenin en iyi vatandaşları oldukları halde malları mülkleri
yağmalanmakta, ikinci sınıf insan muamelesi yapılmakta, şehid edilmekte,
hapislere atılmakta ve inançlarından vazgeçmeleri istenmektedir. İslâm, adil
bir dünya nizamı olarak gerek İslâm ülkelerinde ve gerekse bütün dünyada
insanların temel hak ve özgürlüklerinin eşit bir şekilde kendilerine
verilmesini ister. İşte sahiplerine
verilmeyen bu hakların sahiplerine verilmesi, haksızlıkların giderilmesi,
özgürlüklerin sağlanması İslâm birliğinin birinci hedefidir.
İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu bir toplumda temel hak ve özgürlükler
büyük önem taşır. İslâm yurdunda bütün insanların temel hak ve hürriyetleri
garanti altına alınır, onların özgür ve onurlu bir hayat yaşaması hedeflenir.
Allah (c.c.), Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara tüm insanların Allah (c.c.) katında
eşit olduklarını (üstünlüğün ancak takva ile olduğunu) bildirmiş ve insanlara
karşı adil, hoşgörülü, affedici ve anlayışlı olmalarını emretmiştir.
Farklılıklara saygı göstermek ve bunlar arasında adaletle hükmetmek müminlerin
önemli özelliklerinden biridir.
Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından ilk İslâm toplumunda yapılan uygulamalar,
toplum yapısı ve yönetimi konusunda Müslümanlar için yol gösterici olmuştur.
Müslümanların ilk anayasası olarak kabul edilen ve dönemin koşulları göz önünde
bulundurulduğunda çok ileri bir hukuk anlayışının göstergesi olan ‘Medine
Vesikası’, İslâm toplumunun bireysel haklar ve adalet anlayışını gösteren
önemli bir örnektir. Medine Vesikası ile bu kentteki farklı inançlara sahip
insanların hepsine temel hak ve özgürlükler tanınmış, kişilerin mal ve can
varlıkları, aileleri, ibadethaneleri güvence altına alınmıştır. Farklı inanç
toplumlarının ortak bir siyasî yapı içinde yaşamasını sağlayan bu anlaşma ile
birbirlerine karşı yıllarca kin ve düşmanlık besleyen kabileler de uzlaştırılmıştır.
Medine Vesikası dışında da müşriklere her zaman için adaletle davranılmış,
onların korunma ve himaye talepleri Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından kabul
edilmiştir. Hz Muhammed (s.a.v.) engin şefkat ve merhametiyle insanlar arası
ilişkilerin daima dostça ve uygarca olmasını öngörmüştür.
İslâm, modern dünyadan 1400 yıl önce temel haklar, hukuk devleti, kanunlar
önünde eşitlik, ekonomik özgürlükler gibi değerleri insanlığa kazandırmıştır.
İslâm’ın yayılışı
sırasında fethedilen topraklarda uygulanan adalet de, diğer tüm dinlere mensup
toplumlara örnek olmuştur. Günümüzde de pek çok Batılı düşünce adamının
takdirle ve saygıyla andıkları bu adalet anlayışı, o dönemde çok sayıda insanın
ve halkın, kendi talepleri ile Müslümanların idaresine geçmelerine ve
birçoğunun da İslâm’ı kabul etmesine vesile olmuştur. Peygamberimiz Hz Muhammed
(s.a.v.) Kur’an’da bildirilen adalet anlayışını en güzel şekilde uygulamış,
kendisini izleyen sahabe ve sonraki Müslümanlar da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in
bu üstün hak ve adalet anlayışını uygulamaya devam etmişlerdir. Bu tavırlarıyla
Allah Teâlâ’nın ‘Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti
kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.”[1]
ayetinde bildirdiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan bir ümmet
olmuşlardır.
İslâm toplumunun temelinde ‘Kitap’ ve ‘Mizan’ vardır. Müslümanlar Allah’ın Kitabı’na
uyarak mizanı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış
yollara sapmazlarsa, adaleti sağlarlar, asla zulüm ve haksızlığa sapmazlar. Çünkü
İslâm toplumunda ‘Hak haklınındır, güçlünün değil’ esası geçerlidir. Mizanın
dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en doğal haklarını
bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da
zulümler artar. Güç ve iktidar, adaletin emrinde olmalıdır. O zaman hukukun
üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun
üstünde gören güçler, adalet anlayışını çiğner geçerler.
İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan
meydana geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes
bir tarağın dişleri gibi eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim
Allah’tan (c.c.) hakkıyla korunursa onun derecesi daha üstün olur.[2]
Dikkat çeken önemli bir nokta da şudur ki, Allah (c.c.) kendi sözünün
(Kur’an) doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tam olduğunu belirtiyor.
Öyleyse adaletli ve doğru olmak, O’nun sözüne yani Kitabına uymakla
gerçekleşir.
Kur’an-ı Kerim’e göre gerçek adaletin ölçüsü ‘hakka
uymak’tır.[3]
Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime ait ise onu sahibine vermek, hak
ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı ölçü almak, herkesin ve her şeyin
hakkını korumakla ‘adalet’ yerine getirilir.
İslâm, hakların yerine ulaşması için adaleti
emrederken, ilâhi adaletin de ahirette herkese hakkını vereceğini ve hiç
kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. [4]
Dünyada
tarih boyunca adaletle hükmeden devletlerin ve toplumların asırlarca
yaşadıkları, adaleti bırakıpzulüm ve haksızlıkla hükmeden devlet ve
toplumların ise çabuk yıkılarak yok olduklarını ve dünya haritasından
silindiklerini tarihler yazmaktadır.
İslâm’ın insanlığa
öğrettiği erdemlerden biri de, inanç ve fikir özgürlüğü ve yönetime katılımdır.
Bu, İslâm’ın sosyal alandaki temel emirlerinden biri olan istişarede ortaya
çıkar. İstişare, İslâm Birliğinin Temel Esaslarından biri olup ilgili bölümde
bütün detaylarıyla üzerinde durulmuştur. Allah Teâlâ, Müslümanlara işlerini
istişare ile yürütmelerini, yani birbirlerine danışarak hareket etmelerini
emretmiştir.
İstişare (Meşveret) ile hareket edildiğinde, hem bireyler eşit söz
haklarını kullanmış olurlar, hem de bir karar alınacağı zaman gelişmeleri çok
yönlü değerlendirme imkânı oluşur. Bu da, kararlarda hata payını azaltır,
isabetli karar alınmasını sağlar.
İstişarenin en önemli yönü ise, farklı fikirler
getirenlerin birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranmasıdır. İstişare
ortamında önemli olan kimin fikrinin kabul edildiği değil, en doğru fikrin
kabul edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, istişarenin ana amacı toplum için
en hayırlı, en isabetli kararların alınmasını sağlamaktır. İslâm ahlâkı ve
yönetim sistemi, iman edenlerin kendi görüşlerinde ısrarcı olmamalarını, görüşlerini
açıkça ve tam olarak ortaya koyduktan sonra kararı sorumlu yöneticilerine
bırakmalarını, vicdana, adalete ve hayra en uygun olan fikre kimden gelirse
gelsin uymalarını gerektirir. Müminler ‘benim fikrim kabul edilsin’, ‘benim düşüncem
en doğrusu’ gibi kibir ve inatçılığa dayalı ısrarcılıktan sakınmalıdırlar,
bunlar Allah (c.c.) katında güzel olmayan davranışlardır.
İslâm Birliği’nin öncülüğünde Müslüman toplumlar, insanların birbirlerinin
görüşlerine saygı gösterdikleri, eşitlik, adalet ve hürriyetin egemen olduğu,
zulüm ve haksızlığın tamamen ortadan kaldırıldığı toplumlar olacaktır. Böylece İslâm
dünyası sadece Müslümanların huzurunu ve güvenliğini sağlamakla kalmayacak,
dünyada temel hak ve özgürlüklerin yerini bulmasını sağlayacaktır.[5]
İşte bunun içindir ki, Müslüman siyasetçinin görevlerinden biri öncelikle
bütün dünya Müslümanlarının gasp edilen temel hak ve özgürlüklerinin
kendilerine verilmesini, ardından tüm dünyadaki mazlum ve mağdur insanların
temel hak ve özgürlüklerinin sağlanmasını, yeryüzünde hak ve adaletin hâkim
olmasını sağlamaktır. Temel hedef budur. Bu hedefe zulüm ve adaletsizlik ile
yeryüzüne hâkim olmak isteyen diktatör kişi veya sistemlerden başka kimler
karşı çıkar? Bu hedefin ne kadar önemli ve yüce bir hedef olduğu da açıktır.
Birleşmiş Milletler bunu gerçekleştirememiştir. Esasen BM’nin samimî olarak böyle bir niyeti de
yoktur. Çünkü kuruluş amacı ve mevcut yapısı zaten buna uygun değildir. Tüm
dünyayı sömürgeci ve hak hukuk tanımayan, kendi çıkarları dışında başka bir şey
düşünmeyen beş devletin insafına terk etmektedir. Dünyadaki Birlikler bölümünde
bu konu detaylı olarak incelenmiştir.
[1] Araf
sûresi, 7/181.
[2] Hucûrat sûresi, 49/13.
[3] A’raf sûresi, 7/159.
[4] Enbiya sûresi, 21/47.
[5] Birliğe Çağrı, H. Yahya.