In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Traits of the Virtuous Statesman / Protecting Basic Rights and Freedoms
Traits of the Virtuous Statesman

Protecting Basic Rights and Freedoms

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

VE ÖZGÜRLÜKLERİ KORUMAK

İslâm ülkelerinin bir

kısmında ve azınlık durumundaki Müslümanların yaşadığı diğer bazı ülkelerde

Müslümanların birçok temek hak özgürlükleri kendilerine verilmemekte,

bulundukları ülkenin en iyi vatandaşları oldukları halde malları mülkleri

yağmalanmakta, ikinci sınıf insan muamelesi yapılmakta, şehid edilmekte,

hapislere atılmakta ve inançlarından vazgeçmeleri istenmektedir. İslâm, adil

bir dünya nizamı olarak gerek İslâm ülkelerinde ve gerekse bütün dünyada

insanların temel hak ve özgürlüklerinin eşit bir şekilde kendilerine

verilmesini ister. İşte sahiplerine

verilmeyen bu hakların sahiplerine verilmesi, haksızlıkların giderilmesi,

özgürlüklerin sağlanması İslâm birliğinin birinci hedefidir.

İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu bir toplumda temel hak ve özgürlükler

büyük önem taşır. İslâm yurdunda bütün insanların temel hak ve hürriyetleri

garanti altına alınır, onların özgür ve onurlu bir hayat yaşaması hedeflenir.

Allah (c.c.), Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara tüm insanların Allah (c.c.) katında

eşit olduklarını (üstünlüğün ancak takva ile olduğunu) bildirmiş ve insanlara

karşı adil, hoşgörülü, affedici ve anlayışlı olmalarını emretmiştir.

Farklılıklara saygı göstermek ve bunlar arasında adaletle hükmetmek müminlerin

önemli özelliklerinden biridir.

Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından ilk İslâm toplumunda yapılan uygulamalar,

toplum yapısı ve yönetimi konusunda Müslümanlar için yol gösterici olmuştur.

Müslümanların ilk anayasası olarak kabul edilen ve dönemin koşulları göz önünde

bulundurulduğunda çok ileri bir hukuk anlayışının göstergesi olan ‘Medine

Vesikası’, İslâm toplumunun bireysel haklar ve adalet anlayışını gösteren

önemli bir örnektir. Medine Vesikası ile bu kentteki farklı inançlara sahip

insanların hepsine temel hak ve özgürlükler tanınmış, kişilerin mal ve can

varlıkları, aileleri, ibadethaneleri güvence altına alınmıştır. Farklı inanç

toplumlarının ortak bir siyasî yapı içinde yaşamasını sağlayan bu anlaşma ile

birbirlerine karşı yıllarca kin ve düşmanlık besleyen kabileler de uzlaştırılmıştır.

Medine Vesikası dışında da müşriklere her zaman için adaletle davranılmış,

onların korunma ve himaye talepleri Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından kabul

edilmiştir. Hz Muhammed (s.a.v.) engin şefkat ve merhametiyle insanlar arası

ilişkilerin daima dostça ve uygarca olmasını öngörmüştür.

İslâm, modern dünyadan 1400 yıl önce temel haklar, hukuk devleti, kanunlar

önünde eşitlik, ekonomik özgürlükler gibi değerleri insanlığa kazandırmıştır.

İslâm’ın yayılışı

sırasında fethedilen topraklarda uygulanan adalet de, diğer tüm dinlere mensup

toplumlara örnek olmuştur. Günümüzde de pek çok Batılı düşünce adamının

takdirle ve saygıyla andıkları bu adalet anlayışı, o dönemde çok sayıda insanın

ve halkın, kendi talepleri ile Müslümanların idaresine geçmelerine ve

birçoğunun da İslâm’ı kabul etmesine vesile olmuştur. Peygamberimiz Hz Muhammed

(s.a.v.) Kur’an’da bildirilen adalet anlayışını en güzel şekilde uygulamış,

kendisini izleyen sahabe ve sonraki Müslümanlar da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in

bu üstün hak ve adalet anlayışını uygulamaya devam etmişlerdir. Bu tavırlarıyla

Allah Teâlâ’nın ‘Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti

kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.”[1]

ayetinde bildirdiği gibi, insanlar arasında adaleti sağlayan bir ümmet

olmuşlardır.

İslâm toplumunun temelinde ‘Kitap’ ve ‘Mizan’ vardır. Müslümanlar Allah’ın Kitabı’na

uyarak mizanı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış

yollara sapmazlarsa, adaleti sağlarlar, asla zulüm ve haksızlığa sapmazlar. Çünkü

İslâm toplumunda ‘Hak haklınındır, güçlünün değil’ esası geçerlidir. Mizanın

dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en doğal haklarını

bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da

zulümler artar. Güç ve iktidar, adaletin emrinde olmalıdır. O zaman hukukun

üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşırlar. Kendini hukukun

üstünde gören güçler, adalet anlayışını çiğner geçerler.

İslâm’a göre bütün insanlar bir ana-babadan

meydana geldikleri için birbirlerine karşı üstünlükleri yoktur. Doğuştan herkes

bir tarağın dişleri gibi eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir. Kim

Allah’tan (c.c.) hakkıyla korunursa onun derecesi daha üstün olur.[2]

Dikkat çeken önemli bir nokta da şudur ki, Allah (c.c.) kendi sözünün

(Kur’an) doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tam olduğunu belirtiyor.

Öyleyse adaletli ve doğru olmak, O’nun sözüne yani Kitabına uymakla

gerçekleşir.

Kur’an-ı Kerim’e göre gerçek adaletin ölçüsü ‘hakka

uymak’tır.[3]

Hak neyi gerektiriyorsa onu yapmak, hak kime ait ise onu sahibine vermek, hak

ile hükmetmekten ayrılmamak, her konuda hakkı ölçü almak, herkesin ve her şeyin

hakkını korumakla ‘adalet’ yerine getirilir.

İslâm, hakların yerine ulaşması için adaleti

emrederken, ilâhi adaletin de ahirette herkese hakkını vereceğini ve hiç

kimseye haksızlık yapılmayacağını bildiriyor. [4]

Dünyada

tarih boyunca adaletle hükmeden devletlerin ve toplumların asırlarca

yaşadıkları, adaleti bırakıpzulüm ve haksızlıkla hükmeden devlet ve

toplumların ise çabuk yıkılarak yok olduklarını ve dünya haritasından

silindiklerini tarihler yazmaktadır.

İslâm’ın insanlığa

öğrettiği erdemlerden biri de, inanç ve fikir özgürlüğü ve yönetime katılımdır.

Bu, İslâm’ın sosyal alandaki temel emirlerinden biri olan istişarede ortaya

çıkar. İstişare, İslâm Birliğinin Temel Esaslarından biri olup ilgili bölümde

bütün detaylarıyla üzerinde durulmuştur. Allah Teâlâ, Müslümanlara işlerini

istişare ile yürütmelerini, yani birbirlerine danışarak hareket etmelerini

emretmiştir.

İstişare (Meşveret) ile hareket edildiğinde, hem bireyler eşit söz

haklarını kullanmış olurlar, hem de bir karar alınacağı zaman gelişmeleri çok

yönlü değerlendirme imkânı oluşur. Bu da, kararlarda hata payını azaltır,

isabetli karar alınmasını sağlar.

İstişarenin en önemli yönü ise, farklı fikirler

getirenlerin birbirlerine karşı saygılı ve anlayışlı davranmasıdır. İstişare

ortamında önemli olan kimin fikrinin kabul edildiği değil, en doğru fikrin

kabul edilmiş olmasıdır. Diğer bir deyişle, istişarenin ana amacı toplum için

en hayırlı, en isabetli kararların alınmasını sağlamaktır. İslâm ahlâkı ve

yönetim sistemi, iman edenlerin kendi görüşlerinde ısrarcı olmamalarını, görüşlerini

açıkça ve tam olarak ortaya koyduktan sonra kararı sorumlu yöneticilerine

bırakmalarını, vicdana, adalete ve hayra en uygun olan fikre kimden gelirse

gelsin uymalarını gerektirir. Müminler ‘benim fikrim kabul edilsin’, ‘benim düşüncem

en doğrusu’ gibi kibir ve inatçılığa dayalı ısrarcılıktan sakınmalıdırlar,

bunlar Allah (c.c.) katında güzel olmayan davranışlardır.

İslâm Birliği’nin öncülüğünde Müslüman toplumlar, insanların birbirlerinin

görüşlerine saygı gösterdikleri, eşitlik, adalet ve hürriyetin egemen olduğu,

zulüm ve haksızlığın tamamen ortadan kaldırıldığı toplumlar olacaktır. Böylece İslâm

dünyası sadece Müslümanların huzurunu ve güvenliğini sağlamakla kalmayacak,

dünyada temel hak ve özgürlüklerin yerini bulmasını sağlayacaktır.[5]

İşte bunun içindir ki, Müslüman siyasetçinin görevlerinden biri öncelikle

bütün dünya Müslümanlarının gasp edilen temel hak ve özgürlüklerinin

kendilerine verilmesini, ardından tüm dünyadaki mazlum ve mağdur insanların

temel hak ve özgürlüklerinin sağlanmasını, yeryüzünde hak ve adaletin hâkim

olmasını sağlamaktır. Temel hedef budur. Bu hedefe zulüm ve adaletsizlik ile

yeryüzüne hâkim olmak isteyen diktatör kişi veya sistemlerden başka kimler

karşı çıkar? Bu hedefin ne kadar önemli ve yüce bir hedef olduğu da açıktır.

Birleşmiş Milletler bunu gerçekleştirememiştir. Esasen BM’nin samimî olarak böyle bir niyeti de

yoktur. Çünkü kuruluş amacı ve mevcut yapısı zaten buna uygun değildir. Tüm

dünyayı sömürgeci ve hak hukuk tanımayan, kendi çıkarları dışında başka bir şey

düşünmeyen beş devletin insafına terk etmektedir. Dünyadaki Birlikler bölümünde

bu konu detaylı olarak incelenmiştir.

[1] Araf

sûresi, 7/181.

[2] Hucûrat sûresi, 49/13.

[3] A’raf sûresi, 7/159.

[4] Enbiya sûresi, 21/47.

[5] Birliğe Çağrı, H. Yahya.