In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / The Ethics of Jihad and War / War in Islamic Thought / Not Everyone Joins War unless Necessary
War in Islamic Thought

Not Everyone Joins War unless Necessary

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

ZORUNLU OLMADIKÇA BÜTÜN HALKIN SAVAŞA ÇIKMASI GEREKMEZ

“İnsanların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve dönüp kavimlerine geldiklerinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?” [181]

Bu âyette bütün inananların savaşa gitmesine gerek olmadığı, her fırkadan bir topluluğun Peygamber’le beraber sefere gidip O’ndan dini öğrenmeleri, döndüklerinde de kavimlerini uyarmaları gerektiği bildirilmektedir.

Tebuk seferiyle ilgili olan bu âyetin hükmü, bütün hüküm âyetlerinin hükmü gibi geneldir, her zamanı kapsar. Gerçekte cihad âyetlerinin devamı olan bu âyeti, bazıları onlarla hiç ilgisi olmayan, ayrı bir konu getiren âyet gibi telâkki etmişlerdir. Cihad âyetlerinin devamı olduğuna göre âyet için iki anlam muhtemeldir:

1) Birincisine göre Müslümanların büyük kısmı savaşa giderken bir grup da kalıp Allah’ın elçisine hizmet edecek ve bu suretle O’na gelen yeni vahiyleri öğrenecek, sonra halkı dönüp geldiklerinde, onları uyaracaklardır. Bu anlamı verebilmek için âyetin şöyle tefsir edilmesi gerekir:

Her fırkadan bir taife savaşa gitmeli, bir grup durup dini öğrenmeli, savaştan dönen kavimlerini uyarmalıdırlar.’ İşte genellikle müfessirler âyeti böyle tefsir edip bu anlamı vermişlerdir.

2) İkincisine göre ‘tefekkuh’, savaşa giden grubun dini anlayıp öğrenme­sidir. Hasan-ı Basri’ye ait olan bu görüşe göre âyetin anlamı şöyledir: İnananların hepsi savaşa gidecek değildi. Ama her kabileden bir grup savaşa çıkmalı, dinde anlayış sahibi olmalıdırlar. Bu anlayıştan amaç, Müslümanların müşriklere üstün geldiklerini, az bir topluluğun, kendilerinden üstün bir topluluğu yendiğini, Allah Teâlâ’ın Müslümanlara yardımcı olup dinini yüceltmek istediğini bizzat görüp kesin iman sahibi olmaktır’. Allah Teâlâ’ın, sefer esnasında indirdiği âyetleri, Peygamber(s.a.v.)in sohbetlerini işiten ve Allah Teâlâ’ın Müslümanlara olan yardımlarını gören bu insanlar, seferden döndükleri zaman da kavimlerini uyarır, duyduklarını ve gördüklerini anlatarak onları Hak yola yöneltirler.

3) Bazılarının sandığı gibi eğer âyet Tebuk seferiyle ilgili olmayıp bağımsız bir konu başlatmış olsaydı, o zaman mana şöyle olurdu: Müminlerin hepsinin dini öğrenmek için çıkıp Peygamber (s.a.v.)’in yanına gelmeleri gerekmez. Her kabileden bir grup Allah’ın Elçisinin huzuruna gelip dini öğrenmeli ve kavimlerine dönüp onları uyarmalıdırlar.

Bu suretle âyetin savaşla ilgisi kalmaz, dini öğrenmek üzere bir yola gitmek anlamı ortaya çıkar. Âyete bu anlamı verenler ahad haberinin, dinde hüccet olacağı görüşünü de bu âyete dayandırmışlardır. Onlara göre dini öğrenmek için herkesin Peygamber (s.a.v.)’in yanına gitmesi gerekmez. Sadece bir taifenin gitmesi yeter. Taife, üçten aza da denir. Bu da ya iki veya birdir. Buna göre dini iki veya bir kişinin öğrenip kavmine duyurması hüccettir. Böylece tek kişinin haberi hüccet olmaktadır. Ancak Kadî, tek kişinin haberiyle amel etmenin farz olmadığını söyler. Çünkü taife, söylediği haber hüccet olacak topluluk anlamına da gelir (bir iki kişinin haberi hüccet olmaz).

‘Kavimlerini uyarmaları için’ cümlesinden, bir kişinin kavmini uyarması doğru olsa bile, bu uyarıya uymanın vacip olmadığı anlaşılır. Nitekim olayı görenin tanıklık etmesi gerekir ama o tek kişinin tanıklığını kabul etmek gerekmez. Ayrıca inzar korkutma ifade eder. Sadece inzar ile amel vacip değildir.

Bu üçüncü anlam, Kur’an-ı Kerim’in sözgeliminde yoktur. Âyetler baştan sona Tebuk seferiyle ve cihadla ilgilidir. Tamamen savaşla ilgili bir sözgelimi içine, bu konu ile hiç ilgisi olmayan bir âyetin konması makul olamaz. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim, ‘nefr’ kelimesini savaşa gitmek anlamında kullanmıştır: “Nefr etmezseniz, yani savaşa gitmezseniz Allah Teâlâ size acı bir azap verir.” [182] Ayetinde de nefr savaşa çıkmak anlamındadır. Normal bir yere gitmek anlamında değildir. Bundan dolayı son ihtimal doğru olmadığı gibi bu âyete dayanarak vahid (tek kişi) haberini hüccet saymak da temelden çürüktür.

Çoğunluk, genellikle âyete birinci anlamı vermiştir. Yani Müslümanlardan bir grup savaşa giderken bir grubun da Peygamber (s.a.v.) ile beraber kalıp dini öğrenmeleri ve savaştan dönüp gelenleri uyarmaları, onlara dini öğretmeleri gerektiği anlamını benimsemişlerdir.

Fakat Hasan-ı Basrî’nin verdiği anlam, âyetlerin siyakına (gelişine) daha uygundur. Çünkü konu Tebuk seferiyle ilgilidir. Bu seferde Peygamber (s.a.v.) geri kalmamıştı ki O’nunla beraber bir grup da kalıp ondan dini öğrensinler ve savaştan dönenleri uyarsınlar. Ayrıca Allah Teâlâ yolunda canlarıyla, mallarıyla cihada çıkmış insanlar için ‘Belki sakınırlar diye onları uyarmaları gerekmez mi?’ ifadesi kullanılmaz. Çünkü zaten onlar sakınmasalar, Allah Teâlâ yolunda canlarını feda etmek için sefere çıkmazlar. Uyarma tabiri, sapık ve kâfirler için kullanılır. Âyet için tek doğru mana, Hasan-ı Basrî’nin verdiği mana olduğu için biz meale bu manayı aldık.

Yüce Allah Teâlâ, Tebuk’ten geri kalan kimseleri kınadıktan sonra bu âyette de ‘Müminlerin hepsinin savaşa çıkması gerekmez. Ama her fır­kadan bir cemaat Peygamber (s.a.v.) ile beraber savaşa çıkmalı ki Peygamber’in yanında bulunup, Allah Teâlâ’nın Müslümanlara yardımını, derme sıradan insanların nasıl Bizans’a dahi karşı koyacak bir güce eriştiğini görüp dinin birleştirici ruhunu anlasınlar ve kavimlerine döndüklerinde onları uyarsınlar.’ Buyurmaktadır.

İşte bu âyet-i kerimede sefere katılmanın fazilet ve önemi belirtilmektedir. Böylece âyet, diğer âyetlere yabancı değil, onlarla tam uyum halinde olmaktadır. Öteki manalar birtakım tefsirleri katmaları gerektiriyor ki Allah Teâlâ’nın sözü böyle ilâve ve tefsirlerden uzaktır. Eğer öyle olsaydı o şekilde vahiy edilirdi. Mademki, vahiy böyledir, onda olmayan sözleri ona katmak anlamsız ve onu değiştirmek olur.

Taberî’nin rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) bir cemaati, İslâm’ı öğretmek üzere çöle göndermişti. ‘Ne Medine halkının, ne de onların çevresinde bulunan bedevi Arapların, Allah Teâlâ’nın Elçisinden geri kalmaları... kendilerine yakışmaz...’ mealindeki 120. Ayet inince bu gönderilenler, Allah Teâlâ’nın Elçisinden geri kalanlardan olmamak için çölden dönüp geldiler. Bunun üzerine müminlerin hepsinin sefere gitmesinin gerekmediğini, her kabileden bir topluluğun gitmesinin yeterli olduğunu bildiren 122. Ayet indi.

Bu rivayete göre çöle gidenlerin, Tebuk seferinden önce çölden dönmeleri ve dolayısıyla bu âyetlerin seferden önce inmiş olması gerekir. Oysa açıkça anlaşılıyor ki âyetler sefer esnasında ve dönüşünde, bir kısmı da döndükten sonra inmiştir. Binaenaleyh bu rivayetin doğruluğu çok şüphelidir. Âyet, kendinden önceki âyetlere bağlıdır ve onlarla birlikte inmiştir.

Bazı âlimler, bu âyete dayanarak cihadın ‘farz-ı kifaye’ olduğunu, bir topluluk cihada gidince diğerlerinden bu farzın düşeceğini söylemişlerdir. Bu anlayış doğrudur. Ancak Bakara sûresinin 216. Ayeti, cihadı bütün müminlere farz kılmıştır. İhtiyaç olduğu zaman cihad, her mümine farz-ı ayn’dır. Ama herkesin katılmasına ihtiyaç yok ise o zaman cihad farz-ı kifaye olur. Bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden düşer.

Bugün düzenli ordu devrinde cephe cihadı (kıtal), İslâm ordusunun görevidir. Geride kalan Müslümanlar da üzerlerine düşen diğer görevleri yaparlar, bu ordunun giderlerini karşılar, çocuklarını orduya gönderir, kendileri de seferberlik halinde çağırıldıkları zaman da savaşa koşarlar. Geride yaptıkları diğer hizmetler de bir cihaddır.

[181] Tevbe sûresi, 9/122.

[182] Tevbe sûresi, 9/39.