Love of Leadership
İnsanları Hakk’a hizmetten alıkoyan çeşitli sevgiler vardır. Kadın sevgisi, çocuk sevgisi, mal, mülk sevgisi, başkan olma (riyâset, iktidar) sevgisi gibi. Bir de, ‘Hak sevgisi’ vardır. Bu sevgilerin yerleri ayrı ayrıdır. Fakat başkanlık, ‘baş olma’ sevdâsı, hüküm ve komuta sahibi olma sevgisi, ayrı bir sevdâ ve ayrı bir hastalıktır. Bunun için ne yüz suları dökülür, ne riyakârlıklar ve yaltaklıklar yapılır da, bir kere emeline ulaştı mı, artık yanına yaklaşmaya imkân olmaz. Bu insan, kendisine o makamı veya mevkiyi elde etmek için uğraşanları bile çoktan unutmuştur. O, şimdi kavuştuğu mevkîin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş bir haldedir. Halbuki bilmez ki, bunların hepsi geçici şeylerdir. Akıllı kimseler bunlara ne iltifat ederler, ne de böyle dünya işleriyle vakitlerini boşa harcarlar. Bu başkan olma sevdası, tabîdir ki, dünyâyı sevmekten ileri gelmektedir. Halbuki dünyâ sevgisi bütün günahların başıdır. Çünkü bütün haksızlıklar, kötülükler, hattâ merhametsizlikler, hep bu dünyâyı sevmekten doğmaktadır. Kavgalar, kıyâmetler yine bu dünyâ sevgisinin sonucudur. İnsanların huzurunu kaçırıp onları çeşitli sıkıntılara sevk eden, o savaş dedikleri âfetler, hep bu dünyâ sevgisinin ürünüdür. Bu uğurda zavallı insanoğlu, aç kalır, çıplak kalır, soğuktan donar, çok kere de malını mülkünü, hattâ vatanını kaybeder, perîşân olarak ölür, kıymetli canını istemese de verir. Hele topların, bombaların, uçakların sinir bozucu gürültüsü ne rahat bırakır, ne de uyku. Bütün bunların sebebi hep dünyâ sevgisi değildir de nedir?
Evet dünyada bulunduğumuz müddetçe yemek, içmek, giyinmek, barınmak, ısınmak gibi zorunlu ihtiyaçlardan uzak kalamayız. Ancak bunların elde edilmesi için çalışmanın da farz olduğunu bilmek lâzımdır. Sonra evlenmek de ayrı bir ihtiyaçtır. Şüphesiz bütün bunlar varlık ve paraya dayanır. Ama bunları sanma ki dünyadandır. Bunlar, niyetlerimiz hâlis olduğu takdirde, hep sevap olan işlerdir. Fakat insanın bazı günahları vardır ki, ne yapsa affolunmaz. Lâkin geçim hususundaki zahmetlere, sıkıntılara, zorluklarla karşılaşmış olması; insanın en büyük günahlarının affına başlıca sebeptir.
Şu halde bunlar dünyadan değil, dünyada iken ahiretimizi kazanabilmek için vasıtalardır. Elbette yemeden, içmeden, barınmadan ve nesli devam ettirmeden yaşamak mümkün olmaz. O zaman ibâdeti ne ile ve nasıl yapacağız? Öyle ise bunlar dünya sevgisi değil belki âhiret ve Hak sevgisi için gereklidir. Şu halde bunlar da âhiret amellerinden sayılırlar. (Tasavvufî Ahlâk, M.Z. Kotku.)
‘Başkanlık sevgisi’ denilen hastalık hiç de böyle değildir. Onda ne Hak rızâsı vardır, ne de amel. Bu hastalığa yakalanan insan kendisinin yalnız ‘başkan’ olmasını ister. Halbuki başkanlığın sorumluluğunu birazcık olsun idrâk etmiş olsa, İmâm-ı A’zam (r.a) gibi ölümü tercih eder de, o sorumluluğu içine girmek istemezdi. Bu konuda bizler kendimizi korumaktan hattâ çocuklarımızı bile korumaktan âciz olduğumuzu her zaman görmekteyiz. Toplumda ‘Başkan’ olunca doğal olarak bir çok hizmetler sırtımıza yüklenecek ve Hz.Ömer (r.a.), “Köprüden geçen bir hayvanın ayağı oradaki çukura düşüp kırılsa sorumlusu Ömer’dir” buyurmuştur. Kaldı ki bu sorumluluğu kavramış olmayanların böyle işlere atılması elbette çok tehlikeli bir şeydir. Herhalde bundan dolayıdır ki, Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.), “İmâm ve müezzin olmamak şartıyla cemaati terketme.” buyurmuştur. İşte geçmiş büyüklerimiz, başkanlıkta ne büyük felâket ve musibetler olduğuna inanmaktadırlar ki, bizim imam ve müezzin olmamızı bile istemiyorlar. Vay o ‘başkanlık’ makamlarında oturanların haline! Çünkü on kişinin başına emîr olan kimselerin, yarın kıyâmet gününde elleri boyunlarına bağlı olarak haşr olunacakları ve bunların kurtulmaları, ancak yaptıkları adâlet ve iyiliklere bağlı olacağı gibi, haksızlıkları ve günahları da öylece Cehennem’e atılmalarına sebep olacaktır. Onun içindir ki, devlet memurluğunun ve başkanlığın evveli melâmet, ortası nedâmet (pişmanlık), sonu da Cehennem azabıdır. Adâlet etmek pek kolay bir şey değildir. özellikle akraba ve dostlarına karşı insan her zaman yardımı sever. Onlara ağır cezâlar vermekten kaçınır. Bu ise haksızlık olarak onu Cehennem’e götürmeye yetecektir.
Hz. Osman-ı Zinnûreyn (r.a.) halife olunca, Hz. Ömer (r.a.)’in oğlunu kadı (hakim) yapmak için emir verince, Hz. Abdullah (r.a.) özür beyan ederek görevden affını ister. Fakat Hz Osman (r.a.) emrinde ısrar ederek mutlaka görevinin başına gitmesini ister. Bu durumda yine Hz Abdullah kadılığı kabul etmemekte ısrar eder ve hep affını diler. Sonunda yakasını kurtarır.
Buna benzer bir diğer olay da, Hz Ömer (r.a.)’in hilâfeti zamanında geçer. Bişr ibn-i Asım (r.a.) isminde bir zât, Havâin kabîlelerinin zekâtlarını toplamaya me’mur edilmiş fakat Bişr (r.a.) bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), “Size düşen itaat değil midir, niçin gitmiyorsun?” deyince “Evet bize düşen itâattir, fakat ben Resûlullah’tan işittim ki; ‘Her kim müslümanların işlerinden bir işe memur olursa, kıyâmet gününde Cehennem köprüsünün üzerine getirilip durdurulur. Eğer muhsin ise, kurtulur. Eğer müsî (günahkâr) ise yâni kötü işler işlemişse, köprü yarılır ve yetmiş sene derinliği olan Cehennemin dibini boylar.’ buyurdu. Sonra bu hadis-i şerifi Ebûzer (r.a.) de doğrulamışlardır. Bu suretle Bişr (r.a.) da yakasını kurtarmıştır.
Hele şu olay ne kadar düşündürücüdür. Hz Hamza (r.a.), bir gün Efendimiz (s.a.v.)’den bir iş, bir memuriyet istemişler, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) de bakın ne buyurmuşlar. “Yâ Hamza bir nefsi ihyâ etmek mi, yoksa öldürmek mi daha sevgilidir?” Cevâben “Elbette ihyâsı daha sevgilidir.” deyince, “ Öyle ise nefsinin kemale ulaşmasına bak, dinin ilkelerine uyarak salih ameller işle” buyurmuşlardır.
Şimdi birlikte düşünelim. Peygamber (s.a.v.)’in, Hz Hamza (r.a.) gibi cesûr ve güçlü, bir mübârek kişiye görev vermeyip, ona “Nefsinle meşgûl ol” demesi, bizler için en büyük ders değil midir? Her önümüze gelen kimseyi birer göreve ta’yîn etmek doğru mudur? Herhalde bunların idare işlerinde yapacakları kuvvetle muhtemel aksaklıkların vebâli, onların ehil olmadıkları işlere getirenlere âit değil midir? Elbette böyledir. Çünkü onların, o işlerin başına gelmelerine sebep olan odur. Rüşvet ve irtikâbın sebeplerinden biri de böyle ne olduğu belirsiz kişiler değil midir? Gözleri doymayan ve ömürlerini sefâhat, kumar, içki ve kadın peşinde geçirenlere ne para dayanır, ne de başka bir şey. O takdirde, herhalde başvuracağı en kolay çare rüşvet ve irtikâptır. Sonra da bu işe bir kere alıştı mı, artık bu bir san’at veya vazife telakkî edilerek, rüşvetsiz iş yapmak veya yaptırmak imkânı kalmayacaktır. O zaman tabiî olarak, rüşvet vermeyenlerin işleri birçok zorluklarla karşılaşacaktır. İşte bütün bunlara sebep olan memurları ta’yin edenler de (yani başkan) aynı günaha ve belki de daha fazlasına müstahak olacaklardır. Fakat iş bu kadarla da kalmaz. Netice itibariyle, devletin îtibarı sarsılır, zayıflar ve belki de yıkılmasına ve sonra da tarihte ismi kalıp, harîtadan silinmesine kadar gider. Bu hususta son derece titiz ve uyanık olmak lâzımdır. Hiç bir bilgi, görgü ve tecrübeliliğe bakılmadan, elindeki diplomaya göre vazife vermenin ne kadar yanlış olduğunu zaman gösterecektir. Bugün iş başlarında ne kadar uygunsuz, devlet nizamını bozmaya gayret eden kimseler mevcut olduğu görülmekte ve bilinmektedir ki, bunların mes’ûlleri hep onları ta’yin edip oralara getirenlerdir. Sâdık, namuslu, vatansever, adâlete, Hak’ka ve nizamlara riâyet edecek kimseleri arayıp bulmak, başlıca bir vatan borcudur. Bununla beraber eski müslümanların me’mur olmaktan ne kadar korkar ve kaçar oldukları da bizler için çok mühimdir. Bu devirde me’mur olmak kolay, kolay ama eğer âmirler zâlim kişilerse, onların zulümlerine yardımcı olmak ne kadar tehlikeli bir iştir! Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde hassaten zalimlere yardımcı olmaktan bizleri men etmiş ve onlara (Ve lâ terkenû) nehyi ile meyil ve muhabbeti bile yasaklamıştır. Nerede kaldı onlara hizmet ve yardımda bulunmak!
Cenâb-ı Hakkın çok çeşitli helâl kazanç yollarını bırakıp da devlet kapılarına koşmak, bana kalırsa pek akıllı bir iş değildir. Belki insanın karnı rahat doyar, fakat Allah (c.c.) katındaki mes’ûliyeti çok ağırdır. Bu mes’ûliyeti müdrik olanlar, büyüklerin dedikleri gibi “Bir güzel Arap atı görmüşler de, (Bu neye yarar?) diye sormuşlar. Cevaben binip me’mûriyetten kaçmaya yarar?” diyerek felâketi bizlere göstermişlerdir. Fakat yine bizim gözlerimiz me’mûriyettedir. Çalışmaktan her nedense pek hoşlanmıyoruz. Hele hanımlarımızın gözleri hep me’mûriyettedir. Veya memurlardadır. Çünkü bütün düşünceleri, kocaları öldüğü zaman kalacak maaştadır. Bu suretle, sözde istikballerini garantiye alarak, rahat bir hayata kavuşacaklarını zannederler. Halbuki kimin ölüp kimin kalacağını Allah’tan başka kim bilebilir?
San’at ve ticâret çok iyi bir devlettir. Kanaât hepsinden daha büyük bir nimettir. Hazır maaşlara göz dikmektense, Allahü Teâla’nın tükenmez hazinelerine bel bağlamak daha uygun olsa gerektir. Şu hayvanlardan da ibret almak lâzım, hepsi, karınlarını doyurmak için nasıl çalışırlar. Hele arılar, üstelik bizlere ne güzel bal verirler. Eğer bu hayvancıklar da başkalarına hizmetkâr olsalardı, ancak kendilerini doyururlar, bizlere bir şey kalmazdı, değil mi?
Kurtuluşu ta’rif ederken ne güzel buyurmuşlar: Elinden gelirse emir ‘başkan’ olma, kâtib de olma, ârif de olma. Ârifin ta’rifinde, cemâatin işlerine bakanlar, kabîle reisleri ve emirler diye şerh edilmiştir. Bugün de bu iş, muhtarlardan tutun da, en üst kademedeki görevlere kadar hep memuru içine alır. Askerlikte de onbaşıdan başlar ve en üst düzeydeki komutana kadar gider. Bu memuriyet sınıfına giren hâkim ve savcılar da daha büyük tehlike arz eder. Dolayısıyla, isterse iki kişi arasında dahi olsa, hüküm vermemek, yetim mallarına vasî olmamak, emâneti kabul etmemek lâzımdır. İnsanlar yaratılıştan emir ‘başkan’ olmaya isteklidirler. Fakat bunun sonu, yarınki kıyâmet gününde hüsrân ve pişmanlık olduğunu da unutmamak gerekir. Zira “Son pişmanlık fayda vermez” olduğu hepimizin bildiği âşikâr bir şeydir.
İnsanlar âkıbetlerini pek iyi bilemedikleri için, memûriyeti ve özellikle emir verici bir âmir olmayı çok severler. Severler ama bunun sonu, dünyada ve âhirette bir azap, bir felâkettir. Bu işi şuna benzetmişlerdir. Çocuk meme emmesini pek sever. Onun bütün yaygaralarını ancak meme teskin eder ve susturur. Memeyi ağzına alınca, neşe ile emmeye başlar. Gerek o anda gerekse vakti gelip büyüdüğü zaman, memeden kesilme zamanı gelince, anasına çok sıkıntı çektirir. Çocuk alıştığı bu tatlı memeyi bir türlü bırakmak istemez. İstemez ama, böyle devâma da imkân yoktur. Nihâyet bir gün zorla memeden keserler. Tabiî o da ağlar, bağırır, çağırır, velhâsıl pek kolay olmaz.
İşte memuriyet de tatlı bir memeye benzer. Fakat bir gün gelir de azlederler, bir kulpunu bulup atarlar veya kovarlarsa ne kadar acı olur! İzmir’in Fâtih’i, düşmanı denize döken Bursa’lı Nureddin Paşa, bir gün geldi ki, bütün memuriyet hizmetlerinden mahrum edilerek, vazifeden atıldı. Biz bunun sebebini burada yazacak değiliz. Herkes dalkavukluk yapamaz. Esâsen dalkavukluk aslında çok kötü bir ahlâk ve âdîliktir. Dokuz köyden kovsalar dahi sen yine sakın doğruluktan ayrılma, doğrunun yardımcısı Hazreti Allah’tır. O elbette seni utandırmaz.
“İnsanlar arasında hükmetmek isteyen hâkim veya me’muriyet için ta’yin olunan kimse, bıçaksız kesilen hayvan gibidir” denilmiştir. Çünkü bıçakla kesileni daha az acı çekerek daha çabuk öleceğinden, bu deyim kullanılmıştır. Fakat bıçaksız kesilme deyimi, çok çeşitli tefsirlere yol açmış, bazıları buna, “Dininin helâkıdır” demişlerdir. Çünkü kesme ameliyesi mutlaka bıçakla olur. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin bunu bırakıp da bıçaksız demesi, buna delâlet eder demişlerdir.
Yarın insanlar, temennî edip isteyecekler ki, saçlarından Süreyya yıldızına – gökle yer arasına – asılı kalsalardı da, böyle bir memuriyet, görev veya ‘başkanlık’ yapmasalardı. İnsanların işlerine karışıp, onlara ‘başkan’ (âmir) olmanın böyle bir felâket olarak gösterilmesi, hep bu işlerde sâdıkâne, âdilâne ve ihlâs ile amel edememe korkusundandır. Elbette bu işler, kesinlikle birileri tarafından yapılacak birer görevlerdir. Fakat bu görevleri âdilâne ve sadâkatle, dürüst bir şekilde yapabilecek ehliyetli insanlar lâzımdır. Böyle kimseleri yetiştirmek de yine millete düşen en mühim bir vazîfedir. Aksaklıları görüp de neme lâzım deyip geçmek, hiçbir müslümana yakışmazken, bilmem neden susup kalınır? Böyle olunca da meydanı boş bulan tilkiler de arslan kesilip, toplumda istediklerini yaparlar.
Bunun için milletin daima uyanık ve şuurlu olması ve Allah’ın yasak ettiği şeylerden kaçarak, emirlerine sımsıkı sarılmasının sırrı ve hikmeti meydana çıkar. Eğer bir memuriyeti veya ‘başkanlığı’, sen istemeden seni çağırıp verirlerse, Allah-ü Teâla senin her işinde sana yardımcı olur. Eğer kendin talip olursan, o işin üstesinden gelmen için seni kendi kendine bırakırlar. O zaman çok kere sen de âciz kalıp, işin içinden istenildiği gibi, gereği gibi başarıp çıkamazsın. Bunun için İslâm toplumlarında genel bir kural vardır: ‘Görev istenmez verilir’. Bu ilke uygulanmaya devam edildiği taktirde hem göreve getirilen müslüman rahat ve huzurlu görev yapacaktır. Hem de onun bu adil hizmetinden toplum yararlanacaktır.
BAŞKANLIK SEVGİSİ
İnsanları Hakk’a hizmetten alıkoyan çeşitli sevgiler vardır. Kadın sevgisi, çocuk sevgisi, mal, mülk sevgisi, başkan olma (riyâset, iktidar) sevgisi gibi. Bir de, ‘Hak sevgisi’ vardır. Bu sevgilerin yerleri ayrı ayrıdır. Fakat başkanlık, ‘baş olma’ sevdâsı, hüküm ve komuta sahibi olma sevgisi, ayrı bir sevdâ ve ayrı bir hastalıktır. Bunun için ne yüz suları dökülür, ne riyakârlıklar ve yaltaklıklar yapılır da, bir kere emeline ulaştı mı, artık yanına yaklaşmaya imkân olmaz. Bu insan, kendisine o makamı veya mevkiyi elde etmek için uğraşanları bile çoktan unutmuştur. O, şimdi kavuştuğu mevkîin sarhoşluğu içinde kendinden geçmiş bir haldedir. Halbuki bilmez ki, bunların hepsi geçici şeylerdir. Akıllı kimseler bunlara ne iltifat ederler, ne de böyle dünya işleriyle vakitlerini boşa harcarlar. Bu başkan olma sevdası, tabîdir ki, dünyâyı sevmekten ileri gelmektedir. Halbuki dünyâ sevgisi bütün günahların başıdır. Çünkü bütün haksızlıklar, kötülükler, hattâ merhametsizlikler, hep bu dünyâyı sevmekten doğmaktadır. Kavgalar, kıyâmetler yine bu dünyâ sevgisinin sonucudur. İnsanların huzurunu kaçırıp onları çeşitli sıkıntılara sevk eden, o savaş dedikleri âfetler, hep bu dünyâ sevgisinin ürünüdür. Bu uğurda zavallı insanoğlu, aç kalır, çıplak kalır, soğuktan donar, çok kere de malını mülkünü, hattâ vatanını kaybeder, perîşân olarak ölür, kıymetli canını istemese de verir. Hele topların, bombaların, uçakların sinir bozucu gürültüsü ne rahat bırakır, ne de uyku. Bütün bunların sebebi hep dünyâ sevgisi değildir de nedir?
Evet dünyada bulunduğumuz müddetçe yemek, içmek, giyinmek, barınmak, ısınmak gibi zorunlu ihtiyaçlardan uzak kalamayız. Ancak bunların elde edilmesi için çalışmanın da farz olduğunu bilmek lâzımdır. Sonra evlenmek de ayrı bir ihtiyaçtır. Şüphesiz bütün bunlar varlık ve paraya dayanır. Ama bunları sanma ki dünyadandır. Bunlar, niyetlerimiz hâlis olduğu takdirde, hep sevap olan işlerdir. Fakat insanın bazı günahları vardır ki, ne yapsa affolunmaz. Lâkin geçim hususundaki zahmetlere, sıkıntılara, zorluklarla karşılaşmış olması; insanın en büyük günahlarının affına başlıca sebeptir.
Şu halde bunlar dünyadan değil, dünyada iken ahiretimizi kazanabilmek için vasıtalardır. Elbette yemeden, içmeden, barınmadan ve nesli devam ettirmeden yaşamak mümkün olmaz. O zaman ibâdeti ne ile ve nasıl yapacağız? Öyle ise bunlar dünya sevgisi değil belki âhiret ve Hak sevgisi için gereklidir. Şu halde bunlar da âhiret amellerinden sayılırlar. (Tasavvufî Ahlâk, M.Z. Kotku.)
‘Başkanlık sevgisi’ denilen hastalık hiç de böyle değildir. Onda ne Hak rızâsı vardır, ne de amel. Bu hastalığa yakalanan insan kendisinin yalnız ‘başkan’ olmasını ister. Halbuki başkanlığın sorumluluğunu birazcık olsun idrâk etmiş olsa, İmâm-ı A’zam (r.a) gibi ölümü tercih eder de, o sorumluluğu içine girmek istemezdi. Bu konuda bizler kendimizi korumaktan hattâ çocuklarımızı bile korumaktan âciz olduğumuzu her zaman görmekteyiz. Toplumda ‘Başkan’ olunca doğal olarak bir çok hizmetler sırtımıza yüklenecek ve Hz.Ömer (r.a.), “Köprüden geçen bir hayvanın ayağı oradaki çukura düşüp kırılsa sorumlusu Ömer’dir” buyurmuştur. Kaldı ki bu sorumluluğu kavramış olmayanların böyle işlere atılması elbette çok tehlikeli bir şeydir. Herhalde bundan dolayıdır ki, Abdülhâlık Gucdüvânî (k.s.), “İmâm ve müezzin olmamak şartıyla cemaati terketme.” buyurmuştur. İşte geçmiş büyüklerimiz, başkanlıkta ne büyük felâket ve musibetler olduğuna inanmaktadırlar ki, bizim imam ve müezzin olmamızı bile istemiyorlar. Vay o ‘başkanlık’ makamlarında oturanların haline! Çünkü on kişinin başına emîr olan kimselerin, yarın kıyâmet gününde elleri boyunlarına bağlı olarak haşr olunacakları ve bunların kurtulmaları, ancak yaptıkları adâlet ve iyiliklere bağlı olacağı gibi, haksızlıkları ve günahları da öylece Cehennem’e atılmalarına sebep olacaktır. Onun içindir ki, devlet memurluğunun ve başkanlığın evveli melâmet, ortası nedâmet (pişmanlık), sonu da Cehennem azabıdır. Adâlet etmek pek kolay bir şey değildir. özellikle akraba ve dostlarına karşı insan her zaman yardımı sever. Onlara ağır cezâlar vermekten kaçınır. Bu ise haksızlık olarak onu Cehennem’e götürmeye yetecektir.
Hz. Osman-ı Zinnûreyn (r.a.) halife olunca, Hz. Ömer (r.a.)’in oğlunu kadı (hakim) yapmak için emir verince, Hz. Abdullah (r.a.) özür beyan ederek görevden affını ister. Fakat Hz Osman (r.a.) emrinde ısrar ederek mutlaka görevinin başına gitmesini ister. Bu durumda yine Hz Abdullah kadılığı kabul etmemekte ısrar eder ve hep affını diler. Sonunda yakasını kurtarır.
Buna benzer bir diğer olay da, Hz Ömer (r.a.)’in hilâfeti zamanında geçer. Bişr ibn-i Asım (r.a.) isminde bir zât, Havâin kabîlelerinin zekâtlarını toplamaya me’mur edilmiş fakat Bişr (r.a.) bunu kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), “Size düşen itaat değil midir, niçin gitmiyorsun?” deyince “Evet bize düşen itâattir, fakat ben Resûlullah’tan işittim ki; ‘Her kim müslümanların işlerinden bir işe memur olursa, kıyâmet gününde Cehennem köprüsünün üzerine getirilip durdurulur. Eğer muhsin ise, kurtulur. Eğer müsî (günahkâr) ise yâni kötü işler işlemişse, köprü yarılır ve yetmiş sene derinliği olan Cehennemin dibini boylar.’ buyurdu. Sonra bu hadis-i şerifi Ebûzer (r.a.) de doğrulamışlardır. Bu suretle Bişr (r.a.) da yakasını kurtarmıştır.
Hele şu olay ne kadar düşündürücüdür. Hz Hamza (r.a.), bir gün Efendimiz (s.a.v.)’den bir iş, bir memuriyet istemişler, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) de bakın ne buyurmuşlar. “Yâ Hamza bir nefsi ihyâ etmek mi, yoksa öldürmek mi daha sevgilidir?” Cevâben “Elbette ihyâsı daha sevgilidir.” deyince, “ Öyle ise nefsinin kemale ulaşmasına bak, dinin ilkelerine uyarak salih ameller işle” buyurmuşlardır.
Şimdi birlikte düşünelim. Peygamber (s.a.v.)’in, Hz Hamza (r.a.) gibi cesûr ve güçlü, bir mübârek kişiye görev vermeyip, ona “Nefsinle meşgûl ol” demesi, bizler için en büyük ders değil midir? Her önümüze gelen kimseyi birer göreve ta’yîn etmek doğru mudur? Herhalde bunların idare işlerinde yapacakları kuvvetle muhtemel aksaklıkların vebâli, onların ehil olmadıkları işlere getirenlere âit değil midir? Elbette böyledir. Çünkü onların, o işlerin başına gelmelerine sebep olan odur. Rüşvet ve irtikâbın sebeplerinden biri de böyle ne olduğu belirsiz kişiler değil midir? Gözleri doymayan ve ömürlerini sefâhat, kumar, içki ve kadın peşinde geçirenlere ne para dayanır, ne de başka bir şey. O takdirde, herhalde başvuracağı en kolay çare rüşvet ve irtikâptır. Sonra da bu işe bir kere alıştı mı, artık bu bir san’at veya vazife telakkî edilerek, rüşvetsiz iş yapmak veya yaptırmak imkânı kalmayacaktır. O zaman tabiî olarak, rüşvet vermeyenlerin işleri birçok zorluklarla karşılaşacaktır. İşte bütün bunlara sebep olan memurları ta’yin edenler de (yani başkan) aynı günaha ve belki de daha fazlasına müstahak olacaklardır. Fakat iş bu kadarla da kalmaz. Netice itibariyle, devletin îtibarı sarsılır, zayıflar ve belki de yıkılmasına ve sonra da tarihte ismi kalıp, harîtadan silinmesine kadar gider. Bu hususta son derece titiz ve uyanık olmak lâzımdır. Hiç bir bilgi, görgü ve tecrübeliliğe bakılmadan, elindeki diplomaya göre vazife vermenin ne kadar yanlış olduğunu zaman gösterecektir. Bugün iş başlarında ne kadar uygunsuz, devlet nizamını bozmaya gayret eden kimseler mevcut olduğu görülmekte ve bilinmektedir ki, bunların mes’ûlleri hep onları ta’yin edip oralara getirenlerdir. Sâdık, namuslu, vatansever, adâlete, Hak’ka ve nizamlara riâyet edecek kimseleri arayıp bulmak, başlıca bir vatan borcudur. Bununla beraber eski müslümanların me’mur olmaktan ne kadar korkar ve kaçar oldukları da bizler için çok mühimdir. Bu devirde me’mur olmak kolay, kolay ama eğer âmirler zâlim kişilerse, onların zulümlerine yardımcı olmak ne kadar tehlikeli bir iştir! Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde hassaten zalimlere yardımcı olmaktan bizleri men etmiş ve onlara (Ve lâ terkenû) nehyi ile meyil ve muhabbeti bile yasaklamıştır. Nerede kaldı onlara hizmet ve yardımda bulunmak!
Cenâb-ı Hakkın çok çeşitli helâl kazanç yollarını bırakıp da devlet kapılarına koşmak, bana kalırsa pek akıllı bir iş değildir. Belki insanın karnı rahat doyar, fakat Allah (c.c.) katındaki mes’ûliyeti çok ağırdır. Bu mes’ûliyeti müdrik olanlar, büyüklerin dedikleri gibi “Bir güzel Arap atı görmüşler de, (Bu neye yarar?) diye sormuşlar. Cevaben binip me’mûriyetten kaçmaya yarar?” diyerek felâketi bizlere göstermişlerdir. Fakat yine bizim gözlerimiz me’mûriyettedir. Çalışmaktan her nedense pek hoşlanmıyoruz. Hele hanımlarımızın gözleri hep me’mûriyettedir. Veya memurlardadır. Çünkü bütün düşünceleri, kocaları öldüğü zaman kalacak maaştadır. Bu suretle, sözde istikballerini garantiye alarak, rahat bir hayata kavuşacaklarını zannederler. Halbuki kimin ölüp kimin kalacağını Allah’tan başka kim bilebilir?
San’at ve ticâret çok iyi bir devlettir. Kanaât hepsinden daha büyük bir nimettir. Hazır maaşlara göz dikmektense, Allahü Teâla’nın tükenmez hazinelerine bel bağlamak daha uygun olsa gerektir. Şu hayvanlardan da ibret almak lâzım, hepsi, karınlarını doyurmak için nasıl çalışırlar. Hele arılar, üstelik bizlere ne güzel bal verirler. Eğer bu hayvancıklar da başkalarına hizmetkâr olsalardı, ancak kendilerini doyururlar, bizlere bir şey kalmazdı, değil mi?
Kurtuluşu ta’rif ederken ne güzel buyurmuşlar: Elinden gelirse emir ‘başkan’ olma, kâtib de olma, ârif de olma. Ârifin ta’rifinde, cemâatin işlerine bakanlar, kabîle reisleri ve emirler diye şerh edilmiştir. Bugün de bu iş, muhtarlardan tutun da, en üst kademedeki görevlere kadar hep memuru içine alır. Askerlikte de onbaşıdan başlar ve en üst düzeydeki komutana kadar gider. Bu memuriyet sınıfına giren hâkim ve savcılar da daha büyük tehlike arz eder. Dolayısıyla, isterse iki kişi arasında dahi olsa, hüküm vermemek, yetim mallarına vasî olmamak, emâneti kabul etmemek lâzımdır. İnsanlar yaratılıştan emir ‘başkan’ olmaya isteklidirler. Fakat bunun sonu, yarınki kıyâmet gününde hüsrân ve pişmanlık olduğunu da unutmamak gerekir. Zira “Son pişmanlık fayda vermez” olduğu hepimizin bildiği âşikâr bir şeydir.
İnsanlar âkıbetlerini pek iyi bilemedikleri için, memûriyeti ve özellikle emir verici bir âmir olmayı çok severler. Severler ama bunun sonu, dünyada ve âhirette bir azap, bir felâkettir. Bu işi şuna benzetmişlerdir. Çocuk meme emmesini pek sever. Onun bütün yaygaralarını ancak meme teskin eder ve susturur. Memeyi ağzına alınca, neşe ile emmeye başlar. Gerek o anda gerekse vakti gelip büyüdüğü zaman, memeden kesilme zamanı gelince, anasına çok sıkıntı çektirir. Çocuk alıştığı bu tatlı memeyi bir türlü bırakmak istemez. İstemez ama, böyle devâma da imkân yoktur. Nihâyet bir gün zorla memeden keserler. Tabiî o da ağlar, bağırır, çağırır, velhâsıl pek kolay olmaz.
İşte memuriyet de tatlı bir memeye benzer. Fakat bir gün gelir de azlederler, bir kulpunu bulup atarlar veya kovarlarsa ne kadar acı olur! İzmir’in Fâtih’i, düşmanı denize döken Bursa’lı Nureddin Paşa, bir gün geldi ki, bütün memuriyet hizmetlerinden mahrum edilerek, vazifeden atıldı. Biz bunun sebebini burada yazacak değiliz. Herkes dalkavukluk yapamaz. Esâsen dalkavukluk aslında çok kötü bir ahlâk ve âdîliktir. Dokuz köyden kovsalar dahi sen yine sakın doğruluktan ayrılma, doğrunun yardımcısı Hazreti Allah’tır. O elbette seni utandırmaz.
“İnsanlar arasında hükmetmek isteyen hâkim veya me’muriyet için ta’yin olunan kimse, bıçaksız kesilen hayvan gibidir” denilmiştir. Çünkü bıçakla kesileni daha az acı çekerek daha çabuk öleceğinden, bu deyim kullanılmıştır. Fakat bıçaksız kesilme deyimi, çok çeşitli tefsirlere yol açmış, bazıları buna, “Dininin helâkıdır” demişlerdir. Çünkü kesme ameliyesi mutlaka bıçakla olur. Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin bunu bırakıp da bıçaksız demesi, buna delâlet eder demişlerdir.
Yarın insanlar, temennî edip isteyecekler ki, saçlarından Süreyya yıldızına – gökle yer arasına – asılı kalsalardı da, böyle bir memuriyet, görev veya ‘başkanlık’ yapmasalardı. İnsanların işlerine karışıp, onlara ‘başkan’ (âmir) olmanın böyle bir felâket olarak gösterilmesi, hep bu işlerde sâdıkâne, âdilâne ve ihlâs ile amel edememe korkusundandır. Elbette bu işler, kesinlikle birileri tarafından yapılacak birer görevlerdir. Fakat bu görevleri âdilâne ve sadâkatle, dürüst bir şekilde yapabilecek ehliyetli insanlar lâzımdır. Böyle kimseleri yetiştirmek de yine millete düşen en mühim bir vazîfedir. Aksaklıları görüp de neme lâzım deyip geçmek, hiçbir müslümana yakışmazken, bilmem neden susup kalınır? Böyle olunca da meydanı boş bulan tilkiler de arslan kesilip, toplumda istediklerini yaparlar.
Bunun için milletin daima uyanık ve şuurlu olması ve Allah’ın yasak ettiği şeylerden kaçarak, emirlerine sımsıkı sarılmasının sırrı ve hikmeti meydana çıkar. Eğer bir memuriyeti veya ‘başkanlığı’, sen istemeden seni çağırıp verirlerse, Allah-ü Teâla senin her işinde sana yardımcı olur. Eğer kendin talip olursan, o işin üstesinden gelmen için seni kendi kendine bırakırlar. O zaman çok kere sen de âciz kalıp, işin içinden istenildiği gibi, gereği gibi başarıp çıkamazsın. Bunun için İslâm toplumlarında genel bir kural vardır: ‘Görev istenmez verilir’. Bu ilke uygulanmaya devam edildiği taktirde hem göreve getirilen müslüman rahat ve huzurlu görev yapacaktır. Hem de onun bu adil hizmetinden toplum yararlanacaktır.