Love of God
ALLAH (c.c.) SEVGİSİ
Sevgi, Allah (c.c.)’ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden biridir. Her insan hayatı boyunca çok sevdiği, güvendiği, kendisine yakın hissettiği kişilerle birlikte olmak ister. Allah (c.c.)’ın verdiği nimetlerin birçoğu, asıl değerini, gerçek sevgilerin ve dostlukların yaşandığı ortamlarda bulur. Örneğin; gördüğü güzel bir manzaradan zevk alan bir insan, duyduğu heyecanı sevdiği biriyle paylaşmak ister. Aynı şekilde mükemmel bir ziyafet sofrası ya da en güzel, en gösterişli ev bile, tek başına iken bir insana çok fazla çekici gelmeyebilir. Çünkü Allah (c.c.) insan fıtratını, sevmekten ve sevilmekten zevk alacak, dostluktan ve yakınlıktan hoşlanacak şekilde yaratmıştır. Kur’an ahlâkını yaşayan insanlarla bir arada olmak, onlarla dostluğu ve sevgiyi yaşamak ise, iman eden bir insana dünyadaki birçok nimetten çok daha fazla zevk verir.
Bu nedenle Allah (c.c.)’ın sevdiği ve hoşnut olduğu kullarına vaat ettiği cennet, gerçek sevginin, dostluğun ve yakınlığın sonsuza kadar büyük bir coşku ile yaşanacağı olağanüstü güzellikte bir yerdir. Allah (c.c.)’ın Kur’an’da cennet hayatına dair verdiği haberlerde hep neşe, arkadaşlık, sevgi, muhabbet, güzel söz ve huzurdan bahsedilmektedir. Sevgi ve dostluğu engelleyecek her şey cennetteki insanlardan uzak tutulmuştur. Örneğin, Allah (c.c.) bir ayetinde cennete girecek olan müminlerin kalbinden ‘kin’den ne varsa alındığını bildirmiştir. [1] Kıskançlık, düşmanlık, rekabet, öfke, darılma, alınma gibi sevgiyi ve dostluğu engelleyen bütün kötü özellikler cennetin dışında kalacaktır.
Cennette sonsuza dek yaşayacak olan Müslümanların önemli özelliklerinden biri, onların dünya hayatında iken de, tüm peygamberleri (a.s.), Allah (c.c.)’a iman eden, ibadet için çaba gösteren her ‘salih insanı’ ve geçmişte yaşamış bütün Müslümanları çok sevmeleridir. İman edenler Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için çaba gösteren tüm salih müminlere yakınlık duyar, onları kendilerine yakın birer dost ve veli edinirler. Her koşulda ve kayıtsız şartsız onlarla birlikte olmaktan büyük zevk alırlar; bütün Müslümanlara vefa ile bağlıdırlar. Allah Teâlâ, müminlerin kalplerindeki imanlarından, Allah (c.c.) korkularından kaynaklanan bu güzel sevgiye ve Rabbimiz’e olan içten bağlılıklarına karşılık, onları sevginin ve sadakatin en güzel mekânı olan cennetle ödüllendirecektir.
Müminlerin kalplerindeki sevginin asıl kaynağı ise Allah (c.c.)’a olan derin sevgileridir. Bu sevgiye, ‘Muhabbetullah’ (Allah sevgisi) denir. Müminler, Allah (c.c.)’ı çok severler ve hayatlarının her anında Allah (c.c.)’ın sevgisini ve rızasını kazanmak için ciddi bir çaba ve gayret gösterirler.
Allah (c.c.), tüm insanları yoktan var etmiştir. İnsan bir ‘hiç’ iken Allah (c.c.)’ın rahmeti ile bir can sahibi olmuştur. Kullarını bu dünyada barındıran, çeşit çeşit yiyecekler, meyveler sunan, bin bir türlü çiçekle, sevimli hayvanlarla bize zevk verecek manzaralar yaratan, güneşten suya, havadan vitaminlere kadar ihtiyacımız olan her şeyi kusursuzca var eden, uzayın boşluğunda binlerce kilometre hızla yol alan dünyayı her an güvenlik içinde tutan, Rahman, Rahim ve sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimizdir. Allah (c.c.)’ın üzerindeki nimetlerini, O’nun her şeye güç yetiren ve tüm evrenin tek hâkimi olduğunu, her şeyin en güzel ve hayırlı şekliyle yarattığını düşünen her müminin Allah’a olan sevgisi daha da güçlenir. Allah (c.c.)’ı seven ve Allah’tan korkan bir insan, O’nun sınırlarını büyük bir şevk ve istekle korur; Allah (c.c.)’ın her emrini kusursuzca yerine getirmek için büyük bir titizlik gösterir, Allah (c.c.)’ın hoşnutluğunu, sevgisini, rahmetini ve cennetini kazanmak için hayatı boyunca bütün gücüyle çalışır. Allah (c.c.)’ı çok seven Allah (c.c.)’tan korkan, O’nun kendisinden hoşnut olması için samimi bir gayret gösteren her mümin, dünyaya güzellik kazandıran hayırlı insanlardır. Allah (c.c.)’ı seven insan, Allah (c.c.)’ın yarattıklarını da sever, onlara karşı şefkat ve merhamet duyar, onları korumak, onlara hayır ve güzellik getirmek ister. Dünyanın en hayırlı, en üstün ahlâklı insanlarından olan Allah (c.c.)’ın elçileri de, çevrelerindeki, insanları sevgiye ve yakınlığa davet etmişlerdir.
İşte Allah (c.c.), iman edip salih (iyi) amellerde bulunan kullarına şu şekilde müjde vermektedir:
“Deki: ‘Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.’ Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir.” [2]
Allah sevgisinden amaç, Allah (c.c.)’ı, Allah’ın sevmeyi emrettiği hayırlı kulları ve Allah (c.c.)’ın gönderdiği ilâhi dini (İslâm’ı) sevmektir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’i sevmek gibi. Allah yolunda cihat gibi. Allah (c.c.)’ın emrettiği amel ve ibadetleri sevmek de böyledir.
Yüce Allah (c.c.) buyurmuştur:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, zarar etmesinden korktuğunuz ticaretiniz, çok sevdiğiniz evleriniz, size Allah’tan, Rasûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise o halde Allah emrini yerine getirinceye kadar gözetleyin. (Başınıza gelecekleri göreceksiniz) Allah (c.c.) yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez.” [3]
Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki:
“Bir kimse Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder; aksine bir kimse Allah’a kavuşmak arzusunda olmazsa, Allah da ona kavuşmak arzusunda olmaz.” [4]
Allah sevgisi çok şerefli bir haldir. Allah (c.c.), sevginin kul için bir fazilet olduğunu ve kulunu sevdiğini bildirmiştir. Şu halde Allah Teâlâ ‘O kulunu sever’ diye tanımlanır. Kul da ‘Allah’ı sever’ diye tanımlanır. [5]
Kulun Allah (c.c.) hakkındaki sevgisi, kulun kalbinde bulduğu ve duyduğu bir his olup, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar latiftir. Bu hal ve his, insanı Allah (c.c.)’ı tazim etmeye, yüceltmeye, O’nun rızasını her şeye tercih etmeye, O’ndan ayrı kalınca sabırsızlanmaya, Onsuz edememeye, Onsuz kalınca da kararsız hale düşmeye; ünsiyet ve ülfetini, devamlı surette kalbi ile O’nu zikrederek bulmaya ve O’na karşı içinde bir heyecan duymaya sevk eder.
Kulun Allah (c.c.)’ı sevmesi, meyil, sınır ve kuşatma gibi şeyler içermez. Elbette bu söz konusu edilemez. Çünkü Cenâb-ı Hak, ilhak, idrak ve kuşatma gibi şeylerden uzaktır. Âşık, bir çizgi ile ihata edilme tarzında tanımlanmaktan ziyade maşukta helak olma şeklinde açıklanır. Allah aşkı tarif edilemez. Bununla beraber idrak için aşktan daha açık ve daha yakın bir şey yoktur. [6]
Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.) bir kulunu sevdiği zaman Cebrail’e: Ey Cebrail, Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev, der. Cebrail, o kulu sever ve göktekilere: Allah Teâlâ falanca kulunu seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir, bundan sonra göktekiler de o kulu severler. Sonra Allah (c.c.) yeryüzünde de sevilmesini sağlar, herkes ona yönelir.” [7]
Mücahidin ahlâkının en önemli esaslarından birisi de, ‘Muhabbetullah’ın kendisinde var oluşudur. Kulun, kendisini yaratan, sonsuz nimetlerle rızıklandıran ve süsleyen Rabbini sevmesinden daha doğal bir şey olamaz. İnsanın yaratılışı gereği, kendisine ikram ve ihsanda bulunan kimseleri sevmek zorunluluğunu hissetmektedir; yoksa nankörlük etmiş olur. Cenâb-ı Hakk’ın bize olan ihsanları ve ikramlarının, kulların ihsan ikramlarıyla, hiç de ölçülecek bir durumda olmadığı herkesçe bilinir. Bizlere verilen göz, kulak, dil, burun, idrak, fehim, anlayış, seziş, sağlık, afiyet, ömür, kuvvet, kudret ve diğer nimetler hep Cenâb-ı Hakk’ın bize nimetleri değil midir? Bunlardan birisinde bir arıza olsa, onu verebilecek başka bir kuvvet ve kudret sahibi var mıdır? Göz görmese, kulak işitmezse, dil de söylemezse, isterse dünyanın hepsi onun olsa neye yarar?
Bu sebepledir ki, muhabbetin yani Allah (c.c.)’ı sevmenin farz olduğunu söylemişlerdir. Zira gerek itikatta ve gerekse ibadetler ve muamelatta ve bütün farzların yapılmasında hep Allah (c.c.) sevgisinin yeri büyük ve mühimdir ki, bu sevgi ve muhabbet ne kadar galip olursa o kimsenin Hâlık-ı zü’l-Celâl Hazretlerine karşı itaati ve emirlerine sarılması o nispette çok ve güzel olacağı şüphesizdir. Bu sevginin gönüllerde belirmesi şüphesiz ki, Hak Teâlâ Hazretlerini bilme nispetine bağlıdır ki, buna ‘ma’rifetullah’ (Allah’ı bilmek ve tanımak’ denir. İnsanların bu ‘muhabbetullah’tan yoksun olmalarının, Hâlık-ı zü’l-Celâl’i bilmemelerinden kaynaklandığı tabiidir. Şüphesiz insanın, insanlık hisleri mevcut olur da gayet güzel ve emsalsiz güzellikte bir şey gördüğü vakitte, hislerinin uyanması ve onu sevmemesi mümkün olabilir mi? Eğer hisleri uyanmıyorsa, kendisinde bir hastalık ve kusur var demektir.
İnsanda beş havas (duyu organı) vardır ki bunlar, göz, kulak, burun, ağız ve eldir. Bunların hisleri hep ayrı ayrıdır. Mesela gözün zevk aldığı bir şeyden kulak bir şey anlamaz. Kulağın zevkinden de tabiidir ki göz ve burun bir şey anlamaz. Bunun içindir ki, her duyu organının zevkini Cenâb-ı Hak ayrı ayrı vermiştir. Bunlar, görme, işitme, koklama ve değme gibi hallerde çeşitli zevklerini alırlar da, kolay kolay bu zevklerinden ayrılmak istemezler ve bu zevkler, devirlere ve yaşlara nispetle de değişir. Meselâ, bir çocuğun zevki oyunlarındadır. Ona daha kıymetli ehemmiyetli sevgilerden söz ederseniz, çocuk onları bilmez ve hoşlanmaz. Onu bir mevki veya başkanlık makamının zevkini tattıramazsınız; ta ki o çağa gelmedikçe. Bulûğ (ergenlik) çağını aşıp da çeşitli zevk yollarına kapıldığı zaman da, onun önüne geçemezsiniz. Meselâ, bir oyuna dadanmış ve alışmış bir çocuğa ‘Gel oğlum yemek vaktin geçiyor, yemeğini ye!’ Diye ne kadar ısrar etseniz, o oyunu bitirmedikçe, yemek aklına bile gelmez. Bunun sebebi, oyundan aldığı lezzet, yemekten aldığı lezzete galip olduğu içindir.
Gerek göz, kulak ve sair azaların, görmek ve işitmek sureti ile lezzet aldıkları şeyler oldukları gibi bazen görmeden de onu hayalinde canlandırmak sûreti ile duyulan zevkler bilinmektedir. Bu hayalinde canlandırdığı düzeni ve saireyi, gözüyle gördüğü zaman duyacağı zevkin, tabii kat kat artacağının da inkârı mümkün değildir. Görmeden, işitmek suretiyle de sevmediğimiz birçok şeyler vardır. Bir misal olarak Peygamberleri (a.s.), Sahabe-i kiram Hazretlerini ve Evliya-ı izam Hazretlerini her ne kadar görmediysek de, belki onların vücutları toprağa dönüşmüş olsa bile, yine onların o güzel suretlerini dinledikçe, içten onları bayılır derecede sevdiğimiz inkâr edilemez. Hatta onları için canın, malın feda edilmekten de çekinilmediğini tarih bize göstermektedir.
İmam Ali (r.a.) ve diğer büyüklerin, İmâm-ı Azam ve İmam Şafiî gibilerin müdafaasını yapan sevgililerin had ve hesabı yoktur. Halbuki bunlar, ne onları görmüşlerdir, ne de onların zamanına erişmişlerdir. Fakat onların bıraktıkları kitaplar, eserler kendilerinin asırlar boyu sevilmelerine sebep olmuştur.
Bazen tabii güzelliklerle dolu olan, gayet güzel bir yeşillik, bir orman, bir şelâle, bir deniz, bir akarsuyun veya gölün ve kuşların ötüşlerinin insana verdiği lezzet de, sevgi de hiç yabana atılacak bir şey midir? Hatta birçok zaman insan; bunların hayaliyle kendini eylemekten de alamaz.
İşte insanı cazibesine alarak mest eden bu güzelliklerin sahibi, yaratıcısı olan ve bütün bu kâinatı yoktan var eden, Allah Teâlâ değil midir? Onlara bu güzellikleri bahşedip sevilmek kabiliyetini lütuf ve ihsan eden Allah Teâlâ olduğunda hiç şüphe edilir mi? Binaenaleyh, asıl sevilmeye lâyık olan da O’dur. Zira her sevdiğimiz canlı ve cansız her şey, günün birinde sona ermekte ve ölümle son bulmaktadır. Asıl hayat ise, ölümden sonra başladığına göre, buradaki fani şeyleri sevmekle, o aziz ve kıymetli ömrünü de zayi ettiği için büyük ve hem de pek büyük bir hüsrana, bir zarara ve bir felâkete uğrayacağı da telafisi mümkün olmayan acılardandır.
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki, varlığı kendisinden olsun. Bütün gördüğümüz veya görmediğimiz daha nice şeyler vardır ki, bunları hem yaratan hem de yine bizim için yaratan O’dur. Yer ve gökte gördüğümüz atmosfer, ay, güneş ve bütün yıldızları, Cenâb-ı Hak hep bizim için yaratmıştır. İnsan şöyle bir düşünecek olsa ki, bu yerin ve göklerin ucunu bucağını bulmak bile mümkün değildir. Halbuki, ‘Kürsî’ denilen ve görmeyip, yalnız varlığını işittiğimiz bir âlem var ki, “…Onun kürsüsü gökleri ve yeri çevrelemiş, kuşatmıştır.” [8] Mealindeki âyet-i celîlesi ile bunu bildirmiştir. Yer ve gökler, bunun yanında ufacık bir kulübe halinde kalır. Bir de bunun fevkinde, bundan da çok büyük bir ‘arş’ı vardır ki, onun tarifinde de, yeri ve gökleri içine alan kürsî, Arş’ın yanında, okyanusların üstündeki bir kayık gibi kalır, denilmiştir.
İşte bu kadar havsalamıza sığmayan büyüklükteki kâinatı yaratırken, diğer taraftan da o kadar küçük fakat kuvvetli ve kudretli eşyayı yaratmış ki, biz onları bu gün gözlerimizle görmek kudretine ve imkânına sahip değiliz. Yalnız varlıklarını, bu ilimle uğraşan bilginlerden duyuyor ve inanıyoruz. Bunlar çeşitleri gittikçe artan bakteriler, mikroplar, virüsler, zerreler, atomlar gibidir ki, bu ufacık ve gözle görülemeyen zerreler içinde de, akılları hayretten hayrete düşüren korkunç varlıkların olduğu da artık güneş gibi meydanda iken, bu büyük ve kendisine hiçbir zaman yokluk arız olmayan, Esmâ-i Hüsnâsıyla da kendini bize tanıtan, her varlığı kudret-i kâmilesiyle halk eden Allah Teâlâ’yı bilmemek ve O’nu sevmemek, O’nun emirlerine ve yasaklarına riayet etmemek kadar, acaba büyük gaflet, cehâlet hattâ cinayet olur mu?
Bir cahilin Allah (c.c.)’ı sevmesiyle, bir fakihin, bir âlimin sevmesi de hiçbir zaman aynı olamaz. Çünkü cahilin sevgisi basittir. Fakat âlim-fakih olan zat, O’nun eserlerini inceledikçe, sevgisi saat be saat, dakika dakika artar durur. İşte dünyadaki bütün zevklerin bitip de âhiret kapısının açıldığı günden itibaren, bu kişilerin alacağı lezzetlerin tadına doyum olmaz. Nasıl olsun ki, bir kere kabri, bir Cennet bahçesi olup, her sabah, her akşam Cenâb-ı Hakk’ın rıza evi olan ve bu gibi bahtiyar kulları için hazırlanmış bulunan, gözlerin görmediği, kulakların da duymadığı, hatta insan aklına bile gelmeyen, Cennet’teki yeri ve Cennetin çeşitli nimetleri kendilerine gösterilerek, sonsuz sevinçlere doyuyorlar. Bu da ne büyük bir nimettir. Bunun aksine, ömrünü fani âlemde boşa geçirip, günah yollarında zayi etmiş ve bu sevgi, muhabbet ve marifetten mahrum olarak dünyaya gözlerini yumup âhirete göçünce, artık böyle kimsenin acılarını acaba tarif etmek mümkün olur mu? Muhabbetullah ile içi dışı dolu olarak Hakk’a kavuşan bahtiyar Müslüman’ın o doyulmaz saadetine karşılık, bu dünya heveslerine kendini kaptıran bedbahtlara da, evvela kabirleri Cehennem çukuru olur, sonra belâ üstüne belâ. Aman ya Rab! Ne büyük ve çekilmez ıstırap. Cenâb-ı Hak bu fena ve çok acı akibetlere uğramaktan cümlemiz ve cümle ümmet-i Muhammed-i muhafaza buyursun! Amîn.
Peygamberimiz (s.a.v.) ‘muhabbet-i ilâhiye’nin önemine istinaden bir duasında şöyle buyuruyorlar:
“Ya Rab! Bana muhabbet-i İlâhiyeni vermekle beni rızıklandır.” Bundan anlıyoruz ki, rızık yalnız yemek ve içmekten ve diğer lezzetlere kavuşmaktan ibaret değildir. Bu manevî rızıkların tadı, özellikle ‘muhabbetullah’ın zevki, maddi lezzetlerin hiç birine benzemediği gibi, lezzeti de tükenip gitmez, süreklidir. Hem dünyada, hem de âhirette mükâfatı kat kattır. Onun için bu güzel dualarla Cenâb-ı Hak’tan bu sevgiyi istemek kadar da tabii bir şey olamaz. Gaflet ve cehaletle dünyanın fani ve hem de azapla karışık nimetlerini isterken, en mühim ve pek kıymetli bu dualardan mahrum kalmanın acısı da ayrı. Zira ‘İnsandaki bütün kemaller, ancak bu muhabbetin gönülden doğuşundan sonradır’ demişler ki, ne kadar yerinde bir sözdür. Çünkü muhabbet ve ma’rifetullah’dan yoksun kimseler, kendi kendine bitip, sonra da yok olan otlar gibidir. Bir kıymet ifade edemezler ki ömürler sayılsın. Ve yine hadis-i şerifin devam eden kısmında: “Seni sevenleri de sevmek ve beni sana yakın kılacak Sâlih amelleri de sevmekle merzuk eyle.” İkinci cümle; Cenâb-ı Hakk’ı sevmek ne kadar farz ve gerekliyse, O’nu sevenleri de aynı zamanda sevmenin lüzumunu pek güzel bildirmiş oluyor. Cenâb-ı Zü’l-Celâl’i sevmekte en önde Peygamberimiz (s.a.v.) gelmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın sevgisiyle beraber O’nu da sevmek mecburiyetindeyiz. Zira İslâm dinini, Allah (c.c.)’ın hükümlerini ve Hâlik-i Zü’l-Celâl i, bize en iyi ve en güzel şekilde bildiren O’dur. O’nu sevmeden Hâlik Teâlâ’yı sevmek mümkün değildir. Bir insan, ‘Ben Allah’ı seviyorum’ diye ne kadar iddia ederse etsin, Peygamberimiz (s.a.v.)’i sevmedikçe iddiasında yalancıdır. Bunun içindir ki, Allah (c.c.)’ı sevmek ne kadar farz ise, peygamberleri (a.s.) de sevmek o kadar farzdır. Namaz kılmak için abdest nasıl şart ise ve abdestsiz namaz olmazsa, Allah Teâlâ’nın sevgisi için Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve diğer peygamberlerin sevgisi böylece şarttır.
Bundan sonra da, bugün bizlere, dinimizi, kitaplarımızı, peygamberlerimizi bildiren, öğreten ve bizi Hakk’a yönlendirip, çıkmaz yollardan, küfür ve dalâlet ve isyan bataklarından kurtaran âlimlerimizi de, aynı surette sevmemizin lüzum ve ehemmiyetini de pek açık bir lisan ile belirtmektedir. Zira bizlerde doğacak olan o muhabbet-i İlâhiyenin, işleri muhabbet-i İlâhiye ile dolu olan, o ilim adamları vasıtası ile hasıl olacağı da inkâr edilemez bir hakikattir. Bu ümmetin ulemasının, İsrail oğulları enbiyası gibi oldukları bildirilmiştir ve ulemasına hürmet ve saygı bilmeyen kimselerde ise muhabbet-i Rasûlullah ve Muhabbet-i İlâhiyenin doğması imkânsızdır. Bunun için, İslâm ulemasına, mürşid ve eğitimcisine yapılması gereken gelen hürmet ve saygı hususunda birçok kitaplar, eserler ve hadisler vardır ki burada açıklanması hayli uzun olacaktır.
İşte kısaca açıklamaya çalıştığımız Allah (c.c.) sevgisi yani ‘Muhabbetullah’, mücahidin en önemli ahlâk esaslarındandır. Elbette ki Allah sevgisi onun ahlâkı olacaktır. Çünkü mücahidin ömür boyu sürecek ve belki de canını o uğurda vereceği cihadı Allah yolundadır, O’nun adının yüceltilmesi ve O’nun rızası içindir. Yolunda her şeyini verdiği ve hayatını bütünüyle zatına adadığı yüce Rabbini sevmesi dışında bir şey düşünmek elbette mümkün değildir.
[1] A’raf sûresi, 7/43.
[2] Şûra sûresi, 42/23.
[3] Mümtehine sûresi, 60/4.
[4] Buharî, Rikak, 21.
[5] Maide sûresi, 5/54.
[6] Kuşeyri Risalesi, s. 404.
[7] Buharî, Edeb, 41.
[8] Bakara sûresi, 2/255.