Legitimate Jihad and Its Causes
Bakara suresinde cihat ayetlerinden bahsederken, bu ayetlerle ilgili cihat sebeplerini açıklamıştık. Burada ise bütün cihat sebeplerini arzetmek ve geniş bir şekilde cihadın meşruiyetini izah etmek istiyoruz.
İnsanlık yeryüzünde bulunduğu günden beri zulüm ve düşmanlık onun tabiatı olmuştur. Kur’an-ı Kerim, bu zulmün tabiatını şöyle açıklamaktadır:
“Şüphesiz insan pek zalim ve pek nankördür.” [92]
İnsandan bahsederken de şöyle demektedir:
“…O insan çok zalim, çok cahildir.” [93]
Bütün dinler, bu tabiatı terbiye etmek, onu düzeltmeye çalışmak, insanları yardımlaşmaya ve barışa çağırmak için gelmiştir. Yine bütün dinler, adaleti sağlayacak kanunlar koymuşlardır; fakat insanların çoğu dinden kaçmış, dine girenler de onu tabiatlarına uyacak şekilde tahrif etmişlerdir. İslâm, kitabı bizzat Allah (c.c.) tarafından tahriften korunmuş olarak geldi. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz.” [94]
İşte bu ebedî İslâm şeriatında, cihat dikkatlice tanzim edilmekte, sebepleri ve hedefleri belirlenmekte, sırf barış, insanlara emniyet ve selâmeti getirmeğe yetmediğinde cihat, bir barış vesilesi kılınmaya gayret edilmektedir.
Tarih boyunca hiçbir topluluk, kendilerini savunmadan, etrafındakilere mal, can ve namuslarını koruyacak güçte olduklarını ispat etmeden mutlu ve huzurlu olamamış, rahat yaşayamamışlardır. Hatta cihat sebebiyle milletler birbirleriyle ilişki kurmuşlardır. En önemli dayanağı kuvvet ve feda edilen kanlar olmadan, galibiyetin meydana gelmesi ve izzet bulunması mümkün değildir. Bu önemli konuda koyduğu esasları görmek için Allah’ın (c.c.) kitabıyla konuya devam edelim:
İslâm düşüncesinin ilk önem verdiği şey, her savaşta mutlaka önceden İslâm’a ve barışa davetin yapılmış olmasıdır. Tarihte sabittir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) bir seriyye (küçük askerî birlik) gönderdiğinde komutanına şöyle derdi:
“Müşrik düşmanlarınla karşılaştığın zaman (önce) onları İslâm’a davet et, eğer kabul etmezlerse cizye vermeye çağır, eğer bunu da kabul etmezlerse Allah’tan yardım dile ve onlarla savaş!” [95]
Nasıl ki, İslâm’ın ilk asırlarında savaştan önce İslâm’ı anlatmak için ona davette bulunmak zarurî idiyse, günümüzde de araştırmacıların çoğuna göre, davetin cihaddan önce yapılması gerekir. Fakat bu davet, adalete, barış içerisinde yaşamayı garanti etmeye ve Müslümanlara zulmetmemeye yönelik bir davet olacaktır. Eğer saldırganlar bunları kabul etmezlerse, Müslümanlarla kendileri arasında hükmü, o zaman savaş verir. [96] Cihat, asla İslâm’ı zorla kabul ettirmek için bir vasıta olmamıştır. Bunu iddia etmek bilgisizlikten ileri gelir, sebebi ise gayet açıktır. Çünkü inançlar zorla yerleşmez.
Aşağıdaki sebeplerden birisi bulunduğunda Müslümanların, savaş meydanlarına dalıp cihat etmeleri üzerlerine farz olur:
1- Birinci Sebep
Müslümanlara saldıran herhangi bir düşmana karşı savunma durumu:
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez.” [97]
“Allah, sizi din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olmaktan meneder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [98]
“…Eğer onlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini (savaştan) çekmezlerse onları yakalayın ve nerede bulursanız öldürün! İşte öylelerine karşı Allah size açık bir yetki vermiştir.” [99]
“Kendileriyle savaşılan (mümin)’lere savaşma izni verildi. Çünkü onlara zulmedilmiştir ve şüphesiz Allah, onlara yardım etmeğe kadirdir. Onlar, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar…” [100]
“…Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın…” [101]
Müslüman hukukçular (fakihler), savunma konusunda ‘hak’ ve ‘vâcib’i birbirinden ayırırlar. Onlar, malı, canı, ırzı, hayvanları ve emanet malları savunmanın vacip olduğu görüşündedirler. Müslüman, canını ve malını savunmakla yükümlüdür. Müslüman silahlı kuvvetler de ellerindeki silahları ve korumakla yükümlü oldukları vatan toprağını savunmak zorundadırlar. Çünkü bu kimseler ellerinde bulunan her türlü harp araç, alet ve teçhizatının emanetçisidirler. Bu teçhizat onların mülkü değildir, ancak mülkiyeti devlete ait olup onlar da o teçhizattan sorumludurlar. Bundan dolayı onlar, kanlarının son damlasına kadar bu malzemeleri savunmakla yükümlüdürler. Bunları korumak vaciptir.
Fakat saldırı kişinin kendi mülküne olunca, mal sahibinin malını savunması onun için bir haktır; isterse savunur, isterse vazgeçer. Çünkü mal kendi malıdır, ondan vazgeçebilir. Şu kadar var ki, o maldan vazgeçmesi, iç cephenin zayıflamasına ve düşmanın da güçlenmesine sebep oluyorsa, o zaman o malı savunmak bir vazife olur. [102]
2- Cihadın İkinci Sebebi
Gayr-i Müslim bir devletin hâkimiyeti altında yaşayan ve zulme uğrayan Müslümanları kurtarma zorunluluğu:
Bu durumdaki Müslümanlara bir tecavüz olduğunda, yeryüzünün her tarafındaki Müslümanlara, gayret sarf edip onlardan zulmü kaldırmak için cihat etmeleri gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Size ne oldu ki, Allah yolunda ve ‘Rabbiniz, bizi şu, halkı zalim (olan) şehirden çıkar, bize katından bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver!’ diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” [103]
Müslümanlara, din kardeşlerini İslâm düşmanlarının yaptığı zulme terk etmek yakışmaz ve bu asla caiz olmaz.
Geçmişte Endülüs’te bugün Bosna-Hersek, Çeçenistan, Doğu Türkistan, Filistin ve dünyanın daha pek çok yerinde Müslümanlar böyle bir yalnızlığın, ümmetin onları terk etmelerinin sonucunda zulme ve soykırıma uğramışlar ve uğramaktadırlar. Bugün sayıları iki milyara varan Müslümanların aczi, bölük pörçük oluşu ve hilafet gibi önemli bir kurumu kaldırmaları ve bunlardan daha önemlisi büyük bir kimlik problemi içerisinde oluşları, dünyanın neresinde olduklarının idrakinde olmaksızın nerede olmaları gerektiğine bir türlü karar veremeyişleri, daire başkanlarını andıran devlet başkanlarının üstlerine karşı olan sonsuz sadakatleri, fertlerini artık iman, kardeşlik, sevgi, digergâmlık gibi değer harçlarının birbirine kenetlemediği yozlaşmış yığınlar halindeki ümmet vardır. Kendisini cennet ve rıza karşılığında Allah Teâlâ’ya satmış erler, oğluna ‘satılmış’ ismi koyan analar-babalar yerine ‘Vural’ koyan sözde ana-babalar ve tamamen maddeci değerler altında yetişmiş, her şeyi maddî kıstaslara vuran ve manevî değerlere sahip çıkmak bir tarafa onlarla alay eden ayaklar yukarıda başlar aşağıda amuda kalkmış bir nesil vardır. Evet, bütün bunlar, Allah (c.c.)’ın aziz kıldığı İslâm’ın bizim gibi zeliller elinde daha çok zillete maruz kalacağını göstermektedir. ‘Bana değmeyen yılan bin yaşasın’ zehri, Müslüman bir beldede nasıl atasözü haline gelebilir? Anlamak mümkün değildir. Unutma ki ey Müslüman, bugün sana değmeyen yılana bin yaşama fırsatı verirsen, o yılan olduğu gibi kalmaz büyür, büyür sonunda ejderha olur ve o zaman seni de elbette yutar. Bugün, dünyanın falan yerinde Müslüman kardeşlerine uzanan ve senden tepki görmeyen el, unutma ki yarın aynı şekilde sana uzanır. Bu itibarla Allah Müslümanlara cihadı farz kılmış; canlarını ve mallarını cennet karşılığında onlardan satın almıştır. Şehitler ölmez. Şehitliğe giden yolu ise şimdiye kadar kesecek hiçbir güç, hiçbir silah, hiçbir engel bulunamamıştır. [104]
Ayet-i Kerime bu durumda, tecavüzkâr düşmanlığa karşı büyük bir gayret sarf edilmesine açıkça delâlet etmektedir.
3- Cihadın Üçüncü Sebebi
Dine baskı yapılıp, inanç hürriyetinin olmaması durumu:
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlarla savaşın ki, fitne ortadan kalksın, din yalnız Allah’ın dini olsun. (Yalnız ona tapılsın.) Eğer (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” [105]
“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki, Allah ne yaptıklarını görmektedir. Eğer dönerlerse, bilin ki, Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır.” [106]
İşte bu ayetler açıkça göstermektedir ki, din hürriyetinin hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, gerçekten var olması için, bu durumda cihat bir görevdir (vaciptir). Böylece ortaya çıkmıştır ki, Müslümanların yaptığı savaşlar, insanları İslâm’a sokmak için değildir; aksine insanları İslâm’a girmemeleri için zorlayanlara mâni olmak içindir. Bunun en açık delili de, Müslümanların, hâkimiyetleri altında bulundurdukları memleketlerde gayr-i Müslim unsurların kalmasına izin vermeleri ve bunların asırlar boyu İslâm diyarlarında hür ve mutlu bir şekilde yaşamalarıdır. İbn Teymiyye şöyle demektedir:
“Meşru savaşın yani cihadın asıl gayesi, dinin tamamen Allah’a ait olması ve Allah’ın adının yüceltilmesi olduğuna göre, kim buna engel olursa bütün Müslümanların ittifakıyla onunla savaşılır.” [107]
Buna göre Müslümanlar, her zaman ve her yerde İslâm’a insanları davet etmelidirler. Eğer buna engel olunursa veya İslâm’ı benimsemek isteyenlerin önüne durulursa, buna kuvvetle karşılık vermek, davet ve din hürriyeti yolunu açmak Müslümanlara bir görevdir. O halde cihat, İslâm’ın insanlara ulaşmasına mani olan engelleri ortadan kaldırmak veya insanlar İslâm’ı kabule meylettiklerinde onların önüne çıkan engelleri bertaraf etmek, vicdanların baskı altında tutulmamasını temin etmek içindir.
Bakara suresinden bahsederken demiştik ki, İslâm’da savaşlar Allah (c.c.) yolunda olmalı ve bu savaşların gayesi, ganimet elde etmek veya şan şöhret sahibi olmak olmamalıdır. Burada şunu da ilave edelim ki, Kur’ân-ı Kerim’de “Fî Sebîlillah: Allah yolunda” tabiri otuz iki yerde cihat ve savaş (kıtal) ile ilgili olarak zikredilmiştir. Hemen hemen, cihat ve savaş emirleri bu tabirsiz hiç zikredilmemiştir. Bu gerçeği açıklayan ayetlere daha evvel işaret etmiştik. Yine Kur’an-ı Kerim’de aynı manayı ifade eden başka tabirler de vardır. Mesela:
“Allah uğrunda O’na yaraşır şekilde cihad edin…” [108] Ayetinde olduğu gibi.
Dahası Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c.) rızası için, Allah (c.c.) yolunda savaşanlara Allah (c.c.)’ın yardımını garanti etmektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Allah kendi (dini)ne yardım edene elbette yardım edecektir.” [109]
“…Müminlere yardım etmek, üzerimize borç idi.” [110]
“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder; ayaklarınızı sabit tutar.” [111]
Buna göre, eğer Müslümanlar herhangi bir savaş meydanında bozguna uğrarlarsa, Allah’ın (c.c.) yardımını engelleyen ve onları zaferden mahrum kılan hatalarını anlamak için kendilerini kontrol etmelidirler.
İslâm’da meşru olan cihattan bahsederken bir başka noktaya geçiyoruz. O da şudur: Bu savaşlarla asalet, iffet, iyilik, cömertlik ve şefkat hâkim olmalıdır. Bu itibarla cihada, sadece savaşa silah kullanmak ya da taktik vermek suretiyle bizzat katılan kişiler öldürülür. Ne doğrudan, ne de dolaylı yoldan savaşa katılmayanlara gelince onlar öldürülmez, onlara eziyet edilmez. Sunduğumuz ayetler bu noktayı açıklamaktadır. Mesela:
“Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın; fakat haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez.” [112] ayeti bu konuda gayet açıktır.
Hal böyle iken mutlak olarak kâfirlerle savaşmayı emreden ayet ve hadisler vardır: Örnek:
“Haram ayları çıkınca, nerde bulursanız kâfirlerle savaşın…” [113]
“Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın bulunanlarla savaşın (onlar) sizde (kendilerine karşı ) bir sertlik ( ve şiddet) bulsunlar…” [114]
Bu manadaki hadislere örnek:
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar ‘La ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)’ deninceye kadar onlarla savaşmakla emr olundum. Bu kelimeyi söyleyerek kanlarını (canlarını) ve mallarını benden kurtarmış olurlar; İslâm’ın hakkı olanlar müstesna.” [115]
Bu ve benzeri nass (kesin kaynak)’larda geçen mutlak ifadeler, zahiri üzere değildir. Müslüman âlimlerin çoğunluğunun ittifakıyla hadiste geçen “insanlar” tabiriyle kast edilen, müşrik Araplardır. Yeni İslâm toplumuna karşı muhtemel tehlikelerinden ötürü bunlar hakkında özel uygulama vardır.
Bilindiği gibi İslâm’ın merkezi Mekke-Medine eksenli Arap yarımadasıdır. Kur’an, Mekke’den başkent (Ümmü’l-kura) diye bahseder. Orada Allah’ın evi (Beytullah) vardır. İslâm’ın harîm-i ismetinde elbette ki başka din ve inançlara müsamaha edilmezdi. İslam’ın genel maslahatı ve Müslümanların güvenliği bunu gerektiriyordu. Bu yüzden Yarımada zamanla müşrik unsurlardan ve diğer din saliklerinden tamamen arındırılmış, özellikle başkente kâfirlerin sokulması dahi yasaklanmıştır. Bu Arap müşriklerinin ya İslâm’ı ya da kılıcı tercih etmeleri demekti. Onlar zaten kabule hazır bulundukları İslâm’a karşı çıkışları, girdikleri ve kendilerince de dönüşü olmayan bir yol sebebiyle idi. Artık kendilerine dönüş yolu açılmıştı ve onlar da Müslüman olmayı canlarına minnet bildiler. Zaten uzun süredir terazinin kefesi hep Müslümanlar lehine ağır basıyordu. Zamanla Arap yarımadasında bulunan Yahudilerde kuzeye doğru sürülmüşler ve böylece dinî merkez her türlü yabancı din ve itikatlardan arındırılmıştı.
Arap müşriklerine uygulanan maslahata mebnî ve tamamen dinî bir siyasetin gereği olan ‘ya İslâm ya ölüm’ özel uygulaması, diğer insanlara uygulanmamıştır. Diğer kâfirler, önce İslâm’a davet olunmuşlar, kabul etmezlerse cizye vermeye ve bu yolla barış içerisinde ve kendi inançlarını serbestçe sürdürme garantisi altında yaşamaya davet edilmişlerdir. Buna da yanaşmadıkları zaman kendilerine savaş açılacağı bildirilmiştir. Hüküm ve uygulama bu şekilde olmuştur. [116]
Bir önceki ayette geçen “Size yakın bulunanlar” tabiri de bunu göstermektedir. Nitekim bu tabirle “size komşu olanlar” kastedilmiştir. Bazı âlimlere göre ise ayetlerdeki “müşrikler” ve “kâfirler” tabiriyle kastedilen; bilfiil savaşan ve saldırıda bulunanlardır. [117]
İbn Hazm’a göre düşman toplumu içinde savaşa katılmayanlar hakkında her iki yolu takip etmek caizdir. Yani ya onlar da öldürülürler veya bırakılırlar. O’nun görüşüne dayanak yaptığı husus şudur: Bunlar (savaşa katılmayanlar) isteseler de istemeseler de kendi savaşanlarına yardım ederler. Onun için bunları öldürmek, düşmanın gücünü zayıflatmak olur. Bu illete (gerekçeye) göre, İbn Hazm’ın görüşü kabul görebilir. Özellikle savaşmayanların dolaylı da olsa savaşanlara yardım ettiği ortaya çıkınca bu görüş tercih edilebilir. [118]
Bundan önceki bölümde demiştik ki, savaş için hazırlıklı olmak, caydırıcı olabilir, savaşı önleyebilir. Fakat buna rağmen savaş meydana gelebilir. Bundan dolayı savaş ve savaş meydanı ile ilgili çeşitli noktalardan genişçe bahsedeceğiz:
[92] İbrâhim sûresi, 14/34.
[93] Ahzâb sûresi, 33/72.
[94] Hicr sûresi, 15/9.
[95] Müslim, Cihad, 2; Ebu Dâvûd, Cihad, 82.
[96] Ebu Zehra, Tanzîmu’l-İslâm li’l-Müctema’, 49.
[97] Bakara sûresi, 2/190.
[98] Mümtehine sûresi, 60/8-9.
[99] Nisâ sûresi, 4/91.
[100] Hacc sûresi, 22/39-40.
[101] Bakara sûresi, 2/194.
[102] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-müctehid.
[103] Nisâ sûresi, 4/75.
[104] Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, (Trc. M. Erdoğan)
[105] Bakara sûresi, 2/193.
[106] Enfâl sûresi, 8/39-40.
[107] İbn Teymiye, es-Siyâsetu’ş-şeriyye fî ıslâhı’r-râ’î ve’r-ra’iyye, 18.
[108] Hacc sûresi, 22/78.
[109] Hacc sûresi, 22/40.
[110] Rum sûresi, 30/47.
[111] Muhammed sûresi, 47/7.
[112] Bakara sûresi, 2/190.
[113] Tevbe sûresi, 9/5.
[114] Tevbe sûresi, 9/123.
[115] Buhârî, İmân, 17-28; Müslim, İmân, 32-36; Ebu Dâvûd, Cihad, 95.
[116] Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, (Trc. M. Erdoğan)
[117] Üstad Mahmûd Şeltût; el-İslâm ve’l-alâkâtu’d- devliye.
[118] El-Muhallâ, 7/297-298.