Islam and War Policy
İslâm, cihad konusunu inceleyenlerin açıkça göreceği üzere savaş siyasetine dair önemli ilke ve esaslar koymuştur. Bu ilke ve esaslar, bu konudaki İslâm düşüncesine paralel olarak, çağdaş düşüncenin ulaşabildiği en yüksek seviyenin de üzerinde bulunmaktadır. Söz konusu ilke ve esaslar şunlardır:
1- Düşman hakkında bilgi edinmek.
2- Savaşta hile.
3- Gerek savaş esnasında ve gerek savaş sonrasında insana insanca muamele etmek,
4- Zulüm, organ kesme (müsle) ve yakıp yıkmanın olmaması.
Şimdi bunlar üzerinde ayrı ayrı duralım:
1- Düşman Hakkında Bilgi Edinmek
Enes (r.a.)’in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir savaşından az önce Besbes B. Bişr (r.a.)’i, Ebu Süfyan’ın kervanı hakkında haber getirmesi için casus olarak göndermişti. Yine Talha b. Ubeydullah (r.a.) ve Saîd b. Zeyd’i (r.a.) bilgi toplamaları için Şam yoluna göndermişti. Rasûlullah (s.a.v.)’ın Mekke’de olup bitenleri haber veren casusları vardı. Amcası Abbas (r.a.), Beşîr b. Süfyân el-Atekî bunlardandır. [119] Bedir’e yaklaştığında bizzat kendisi ve Hz. Ebu Bekir (r.a.) kılık değiştirerek haber elde etmek üzere çıkmışlardı. [120]
Cabir’in (r.a.) rivayet ettiğine göre, Hendek savaşında Hz. Peygamber (s.a.v.) etrafındaki topluluğa şöyle dedi:
“Düşman topluluğu hakkında bana kim haber getirecek?”
Zübeyr (r.a.):
- Ben getireceğim, dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) yine:
“Düşman topluluğu hakkında bana kim haber getirecek?” Zübeyr:
- Ben, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her Peygamberin bir havarisi vardır, benim havarim de Zübeyr’dir.” [121]
Bundan anlaşılıyor ki haber getiren casus, komutana bağlı ve en samimi kimselerden olur. Yine casus, deha sahibi ve maharetli olmalıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in her savaşında düşman hakkında haber getirecek casusları çoğaltması âdetinden idi. Hatta Zeyd b. Sâbit’e Yahudi dilini (İbranice’yi) ve yazılışını öğrenmesini emretmişti. Zeyd de, bu yolla Yahudîlerle ilgili haberlere vakıf olabilmek için onu öğrenmişti. [122]
Hz. Peygamber (s.a.v.), savaşların dışında da düşman hakkında bilgi edinmek için casuslar görevlendirdi. Rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Cahş’i (r.a.) muhacirlerden sekiz kişi ile yolculuklarının gayesini belirtmeksizin Mekke tarafına doğru gönderdi. Abdullah (r.a.)’a iki gün yol aldıktan sonra mektubu açmasını ve gereğini yapmasını emretti. Abdullah (r.a.) arkadaşlarıyla birlikte iki gün boyunca yola devam etti. Sonra mektubu açtı, mektupta şunlar yazılıydı:
“Bu mektubumu okuduğun zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle’ye kadar git, orada Kureyş’in durumunu kontrol et ve onlar hakkında bize haber topla!”
Hz. Ömer (r.a.), komutanı Sa’d b. Ebî Vakkas’a (r.a.) şöyle tavsiyede bulundu:
‘Bölgenin tamamını oranın ahalisi gibi tanı!’ ve yine:
‘Onlar arasına casuslar sal, onların hiçbir durumu sana gizli kalmasın!’
Hz. Ali (r.a.), oğlu Muhammed el-Hanefiyye, bir ordunun komutanı iken, düşmanın durumunu tam kontrol etme hususunda ona şu tavsiyede bulunmuştu:
‘Gözün topluluğun en uzağı üzerinde olsun!’
Düşman hakkında haber toplamak için seçilen kimselerin, zaman zaman İslâm düşmanları karşısında samimiyetlerini ortaya koysun diye İslâm aleyhine bir şeyler söylemelerine müsaade ediliyordu. Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.), Muhammed b. Mesleme el-Ensarî’yi (r.a.), kendisinin istediği şeyi onlar arasına sokmak için Yahudilerin içine girmekle görevlendirdi. Mesleme dedi ki:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bazı Müslümanlardan yardım isteyeceğim. Bir de, hedefimize güzelce anlaşabilmemiz için senin ve dinimiz hakkında aslında inanmadığımız şeyler söylememiz gerekecektir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi:
“Ne gerekiyorsa söyleyin, size serbesttir.”
Bunun üzerine, bunlar Yahudiler arasına sızdılar ve Muhammed’in davetinin kendilerini sıkıntıya soktuğunu ve insanlarla aralarına düşmanlık koyduğunu söylediler. Böylece de Mesleme ve arkadaşları isteklerine ulaştılar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) casusları ve adamları için çok ince bir metot koymuştu. Onlara insanların dikkatini çekecek hiçbir olay yapmamaları ve mecbur kalmadıkça kimseyi öldürmemeleri talimatını vermişti. Çünkü casusun düşmana ait faydalı bilgilerle dönmesi, şu kadar sayıda düşman öldürmesinden daha önemlidir.
Rasûlullah (s.a.v.) Hendek savaşında Huzayfe b. Yeman (r.a.)’ı casus olarak Kureyş’e gönderdi ve geri dönünceye kadar herhangi bir şey yapmasını yasakladı. Yine Abdullah el-Eslemî’yi kılık değiştirerek Hevâzin’de ikamet etmek üzere gönderdi ki, düşman hakkında bilgi edinsin ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirsin. Öyle de yaptı. [123] Faydalı haber getirenler bu haberler Müslümanların moralini bozacak tarzda olsa bile komutanlarca bolca ödüllendiriliyordu. Dikkat ve doğruluk ve casusun vazgeçilmez en önemli iki niteliği idi.
Ortaçağlarda Müslümanlar, düşmanları hakkında bilgi edinmeye pek önem vermediler. Fakat düşman, Müslümanlar hakkında bilgi edinmeye oldukça istekli idi. Bunun sonucu olarak, Müslümanlar 1. Haçlı savaşlarında yenilgiye uğradılar. Bundan sonra bu eksikliği telafi etme yoluna gittiler ve haçlılar hakkında bilgi edinmek için öyle büyük gayretler sarfettiler ki, onlar hakkında öğrenmedikleri küçük büyük hiçbir konu kalmadı. Hatta Müslümanlar, haçlıların en uzak ve en yakın yerlerinden oldular. Bunun sonucu olarak da, bundan sonra yaptıkları haçlı savaşlarında Müslümanlar zafer elde ettiler. [124]
2- Savaşta Hile
Bu konuda birçok hadis-i şerif vardır. Bazılarını sunalım:
Ka’b b. Mâlik (r.a.)’ten rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), bir savaş yapmak istediğinde onu bir başkasıyla gizlerdi. [125]
Yani bir savaşa niyet eder, fakat başka bir savaş, ya da amaçla çıkıyormuş gibi ilan ederdi.
Enes (r.a.)’den rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir savaşı öncesinde ashabına şöyle bir duyuruda bulundu:
“Bizim bir ihtiyacımız vardır, kim hazırsa bizimle gelsin.” [126]
Cabir (r.a.) rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Savaş hiledir.” [127]
Ukbe kızı Ümmü Gülsüm’ün şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Hz. Peygamber’in (s.a.v.) savaş, insanların arasına düzeltme ve kocanın karısının gönlünü alması dışında yalan söylemeye ruhsat verdiğini duymadım.” [128]
Şevkânî, bu hadis-i şerifleri açıklarken şöyle demektedir:
Birinci hadiste geçen ‘Hz. Peygamber (r.a.) bir savaş yapmak istediğinde onu bir başkasıyla gizlerdi.’ cümlesinin manası, niyet ettiğinden başka şeyi açığa vururdu demektir. Bunun manası, savaşta düşmanı habersiz yakalamaktır.
İkinci hadisteki “ihtiyacımız var” sözünden maksat, asıl maksadı ima etmektir. Bu devlet başkanının ciddî durumlarda esas yapacağı işi gizleyebileceğini göstermektedir.
Üçüncü hadise gelince, “Savaş hiledir” hadisinin manası, mümkün olduğunca harp taktiklerini kullanmayı Hz. Peygamber (s.a.v.) emrediyor demektir. Zira düşmanın bir kere ayağı kayınca kolay kolay kendisini toparlayamaz ve böylece zafer kazanmak kolaylaşır. Hadiste bir defa oluş bildiren mastar kipinin kullanılması, bir kere bile olsa Müslümanların hile metodunu kullanmaları gerektiğini ve bir kere bile olsa kâfirler tarafından aldatılmaktan kaçınmaları gerektiğini göstermektedir. Bu durumu hafife almamak gerekir; çünkü birçok kötülük, bu ihmalci tavırdan kaynaklanır. Yine hadis savaşta, kâfirlerin aldatmasından kaçınmaya ve kâfirleri aldatmanın helâl olduğuna teşvik etmektedir. Zira uyanık ve dikkatli olmayan, işin aleyhine dönmeyeceğinden emin olamaz.
Şevkânî, Nevevî’den de şunu nakletmektedir: [129]
‘Savaşta hile, şaşırtıcı taktik vermek, pusu kırmak… vb. yollarla olur. Hadiste, savaşta aklı ve tecrübeyi kullanmaya işaret edilmekte ve bunun bir ihtiyaç olduğu belirtilmektedir. Aklı kullanmak, kuvvet (şecaat) göstermekten daha etkilidir.’
İbnu’l-Münîr’in de şöyle dediği nakledilmiştir:
“Savaş hiledir” hadisinin manası şudur: ‘Savaşı yapan için en emniyetli maksadı da en mükemmel şekilde gerçekleştirecek olan savaş, karşı karşıya gelerek yapılan savaş değil, harp hile ve taktiklerini kullanarak yapılan savaştır. Çünkü karşı karşıya gelmek tehlikelidir. Halbuki hile ve taktik yoluyla yapılan savaşta tehlikesizce zafer elde etmek vardır.’
Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün savaşlarında bu metodu takip etmiştir. O’nun, Bedir üzerine yürüyüşleri sırasında, gizlilik sağlansın diye, ashabına develerin boyunlarındaki zilleri kesmelerini emrettiğini görüyoruz. Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber (s.a.v.), yapacağı işi hanımı Hz. Âişe (r.a.) ile kayın pederi ve en yakın dostu Hz. Ebu Bekir (r.a.)’den bile gizlemişti. Hz. Aişe’ye şöyle demişti:
“Savaş hazırlığımı yap, ama bunu kimseye söyleme!” [130]
Nihayet yola koyulduklarında ashab-ı kiramdan bazısı nereye gidildiğini sormuş Rasûlullah (s.a.v.) da:
“Allah’ın dilediği yere!” Cevabını vermişti. [131]
Hersemî, bu hususta şöyle diyor:
‘Savaşta, savaşacağın kimselerden sırrını gizlemeye gücün yetiyorsa bunu yap. Zira bu planının uygulanmasını temin eder ve sana tuzak kuranın hilesini bozar. Gizli işini açığa vuracak veya sırrını ifşa edecek her türlü hesapsız konuşmalardan sakın. Bilmiş ol ki, söz kalpte gizli olan sırrı gösterir. Bir küçüğe küçük olduğu için ve bir yabancıya yabancı olduğu için sırrını açmakta ihmal gösterme! Nice gizli sırlar vardır ki, onların farkına varılmış ve yayılmıştır.’ [132]
Modern çağda insanlığın ulaştığı en ileri esaslar olarak bahsettiğimiz bu iki kurala ek olarak, bugüne kadar insanlığın ulaşmadığı hatta yaklaşamadığı diğer esaslar da vardır. Adaleti gerçekleştirmek için savaşın zorunlu olduğu esası, bunlardan biridir. Şu ayet-i kerime gereği, savaşın herhangi bir kin ve nefreti beraberinde bulundurması ve intikam için yapılması caiz değildir:
“Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” [133]
Nesefî bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir:
“Bir topluluğa olan aşırı buğzunuz, sizi onlardan intikam almaya sevketmesin.” Af, görmezlikten gelme ve nefse uymaktan kaçınma hususunda yardımlaşın. Öç almak için günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Aşağıda bu esasları daha genişçe açıklayacağız:
3- İnsanî Yön: Gerek savaş esnasında ve gerek savaş sonrasında insanca muamele etmek:
İslâm’da cihad, her şeyden önce savaşı kazanmayı amaçlar. Müslümanlar savaşı kazanınca düşmanın hiddetini azaltmaya ve düşmanın kalbini şu ya da bu yolla kazanmaya çalışmaları gerekir. Huneyn savaşında Müslümanlar, Hevâzin kabilesinden birçok kimseyi esir etmişlerdi. Fakat Hevazin’in ileri gelenlerinden bir heyet, Ci’râne mevkiinde Müslüman olarak ve pişmanlık duyarak Rasûlullah (s.a.v.)’a geldiler ve mallarının, çoluk çocuklarının kendilerine geri verilmesini ondan istediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), mal ve esirler hususunda kendisinin ve Muttalip oğullarının hakkından vazgeçti. Böylece Müslümanlara da kendi haklarından vazgeçirmeyi sevdirdi. Onlar da Rasûlullah (s.a.v.)’a uyup, mal ve esirlerdeki haklarından vazgeçtiler. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.), bu savaşta Hevâzin ve Sakîf kabilelerine komuta eden Malik b. Avf’ın Müslüman olması durumunda malının ve yakınlarının kendisine geri verileceğini bile ilan etmişti. Bunun üzerine O, Tâif’ten yola çıkıp Hz. Peygamber (s.a.v.)’e geldi; Müslüman oldu, mal ve yakınlarını geri aldı. [134]
Buna benzer durumlar, Benî Mustalik gazvesinde ve diğer savaşlarda da tekrarlandı. Bu açıkça göstermektedir ki, Müslümanlar hiç kimseyi köleleştirmeye ve zillete düşürmeye yönelmemişlerdir. Canlarını emniyet altına almak, din ve dine davet hürriyetini elde etmek onlar için her zaman yeterli olmuştur.
4- Zulüm, Organ Kesme ve Yakıp Yıkmanın Olmaması
İslâm’ın cihad anlayışına göre, savaşa fiili olarak katılmayan ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar ve din adamlarına dokunulmaz. Bunların yakınları savaşa katılsa bile bu böyledir. Yine dirilere işkence ve eziyet etmek, ölülerin cesetlerinde (organ kesmek) ‘müsle’ yapmak caiz değildir. Araştırmacılar bunu şu ayetten çıkartmışlardır:
“Ey inananlar! Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Âdil davranın; takvaya yakışan budur. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [135]
Beyzâvî bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
‘Müşriklere olan aşırı kızgınlığınız, onlar hakkında adaleti terk etmeye sizi sevk etmesin. Adaleti terk edince, kininizi yatıştırmak için, müsle, iftira, çocukları ve kadınları öldürme, anlaşmayı bozma gibi onlar hakkında helâl olmayan işleri yapmakla haddi aşmış olursunuz…’
Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir:
İbn Ömer (r.a.)’den rivayet edilmiştir:
‘Savaşlardan birisinde öldürülmüş bir kadın bulundu; bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.), kadın ve çocukların öldürülmesini yasakladı.’ [136]
Rebâh b. Rebî’den rivayet edilmiştir:
Rebâh, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile bir savaşa çıkmıştı. Ordunun öncü kuvvetlerinin başında Hâlid b. Velîd vardı. Rasûlullah (s.a.v.) öldürülmüş bir kadına rastladı ve şöyle dedi:
“Bu öldürülmemeliydi.” Sonra sahabeden bir tanesine dönerek ona:
“Halid’e yetiş ve ‘Kadınları, çocukları ve ücretle çalışanları öldürmeyin!’de!” dedi. [137]
Enes b. Mâlik (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
“Allah’ın adıyla ve Rasûlullah’ın dini (milleti) üzerinde olarak yola çıkınız. Yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin, ihanet etmeyin, sulh ve iyilik yapın, şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” [138]
İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Rasûlullah (s.a.v.), ordularını savaşa gönderdiği zaman şöyle derdi:
“Allah’ın adıyla çıkın, Allah yolunda savaşın, haksızlık yapmayın, müsle yapmayın, çocukları ve manastırlara kapanmış kimseleri öldürmeyin!” [139]
İbn Hazm şöyle diyor:
‘Kâfirlerin kadınlarını ve ergenlik çağında olmayan çocukları öldürmek caiz değildir. Ancak, öldürülmesi yasak olan bunlardan birisi Müslümanlarla savaşır, Müslümanların da onu öldürmekten başka bir çaresi kalmazsa, o zaman öldürmeleri caiz olur. Bir de bunlar, gece ve savaş kızıştığı anda herhangi bir kasıt bulunmaksızın isabet alırlarsa bunda da bir mahzur yoktur.’ [140]
İslâm’ın cihad anlayışında, hayvanları öldürmek, evleri tahrip etmek veya ağaçları kesmek de yoktur. Yeter ki bunlar savaşta kullanılan hayvanlar, evler ve kaleler, siper edilen ağaçlar gibi düşmanın savaşı kazanmasına vasıta olmasınlar; o zaman kesilir ve tahrip edilebilir.
İbn Rüşd şöyle diyor: [141]
‘İslâm âlimlerinin çoğunluğu, içinde çocuk ve kadın bulunsun veya bulunmasın mancınıklarla kalelerin yıkılmasının caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) Tâif halkına karşı mancınık kullanmıştır. Hayvan, bina ve bitkilerin tahribi konusunda ise ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler, bunların düşmanlara karşı savaşın kazanılmasına vesile olduğu zaman ve düşmanın kuvvetini ve tahrip edilmelerini caiz görmüşlerdir.’
İmâm Şafiî şöyle diyor:
‘Evler ve ağaçlar kale olarak kullandıklarında yakılırlar. Ama kale olarak kullanılmadığı zaman ise yakılmaları mekruhtur.’
İmam Mâlik, Hz. Ebu Bekir’in (r.a.) askerlerine verdiği talimatta şöyle dediğini nakletmiştir:
‘Bir topluluğa rastlayacaksınız ki, onlar kendilerini Allah’a adadıklarını iddia edeceklerdir; onları kendilerini uğrunda hapsettikleri ile baş başa bırakın; kadın, yaşlı ve çocukları öldürmeyin; hiçbir ağacı kesmeyin ve mamur bir yapıyı tahrip etmeyin!’
Hayvanlar, düşmana doğrudan yardımcı olmuyorsa onların öldürülmemesi hususunda da ittifak edilmiştir. Rivayet edildiğine göre, Hz. Ebu Bekir (r.a.), Şam’a gönderdiği komutanlarla şu talimatta bulunmuştur:
‘Kadın, çocuk ve yaşlıları öldürmeyin, meyve ağaçlarını kesmeyin, mamur bir yeri tahrip etmeyin, deve veya koyunu yemenin dışında bir maksatla boğazlamayın, hurma ağacını yakmayın!” [142]
İbn Hazm, bu hususta canlı olanla, cansız olan arasında bir ayırıma gider ve canlı olanın, ruha hürmeten korunması, cansız olanın da yok edilmesi gerektiğini söyler. O şöyle der:
‘Şu ayet-i kerime gereği müşriklerin ağaçlarını, yiyeceklerini, ekinlerini ve evlerini yakıp yıkmak caizdir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Hurma ağaçlarından herhangi bir şeyi kesmeniz yahut kökleri üzerinde bırakmanız, hep Allah’ın izniyle ve (O’nun) yoldan çıkanları cezalandırması içindir.” [143]
“…Kâfirleri öfkelendirecek bir yeri çiğne(yip zaptet)meleri ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla kendilerine iyi bir amel yazılmış olmasın.” [144]
Hz. Peygamber (s.a.v.), Benî Nadîr’in hurma ağaçlarını yaktırmıştır. Hz. Ebu Bekir (r.a.)’in bunu yasaklaması ise, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamasının mübahlık için olduğuna hamledilir. Buna göre durum gereği yakmak da caizdir, yakmamak da.[145]
Canlı olanların durumunu incelemeye geçmeden önce Rasûlullah (s.a.v.)’ın kuşatma sırasında, Tâif’in üzüm bağlarının yakılmasına izin vererek onlara hasar verdiğini ve böylece onları teslim olmaya zorladığını da burada hatırlatmak istiyoruz. Tâif bağları, Tâif halkının övünç kaynağı olacak kadar değerli idi. Tâif halkı, Rasûlullah (s.a.v.)’a elçi göndererek bağları yakmaması; onları ya kendisinin alması veya Allah ve akrabalık hakkı için kendilerine bırakması ricasında bulundular. [146] Rasûlullah (s.a.v.), onların bu teklifinden kalplerinin yumuşamaya başladığını hissetti; isteklerini kabul etti ve bağları yaktırmayı durdurdu.
Eğer Benî Nadîr’in hurma ağaçlarının yaktırılması ile Tâif bağlarının yıkılmaktan vazgeçilmesini mukayese edersek aralarındaki fark, açıkça ortaya çıkar. Yahudilerin hidayete ermeleri asla umulmuyordu. Bu itibarla Müslümanlar, onlara yaptıkları her eziyet, besledikleri her kin ve onlara karşı kazandıkları her başarıdan dolayı Allah’a (c.c.) yaklaşmış oluyorlardı. Nitekim bundan önce geçen iki ayette de bu durum anlatılmıştı. Tâif halkı ise tam bunların aksine, kalpleri yumuşamış, hidayete ermişler ve hızlı bir şekilde iyi Müslüman olmuşlardır. Bu gösteriyor ki, savaş esnasında komutan, kararlarını Müslümanların genel çıkarları doğrultusunda alır ve icraya koyar.
Şimdi de, İbn Hazm’ın canlıları telef edip etmeme hususundaki görüşüne gelelim. İbn Hazm şöyle diyor:
‘Elbette düşmanın deve, öküz, koyun, at, tavuk, güvercin, kaz ve diğer hayvanlarını yemenin dışında bir maksatla kesmek helâl olmaz. Ancak, domuzlar ve özellikle savaşta kullanılan atlar bu hükmün dışındadır. İster Müslümanlar onları alsın, ister almasın; ister Müslümanlar güç yetiremeyip düşman onları elde etsin veya etmesin, fark etmez; sözü edilen istisna hariç hayvanlar öldürülmez. Yine bunun gibi hurmaları ve otlukları da yakılmaz, su altında bırakılmaz.’ [147]
Hz. Peygamber (s.a.v.) savaşta bilfiil rolleri olmayan işçi ve ırgatların öldürülmesini de yasaklamıştır. Çünkü onlar inşaatçı, çiftçi ve ziraatçılardır. İslâm’da savaş ise, imar edilmiş yerleri yok etmek ve hayatın akışını durdurmak için değildir. İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.), ordularını sefere çıkarırken, onlara şu talimatı verirdi:
“Allah’ın adıyla çıkın, Allah yolunda Allah’ı inkâr edenlere karşı savaşın; haksızlık etmeyin, haddi aşmayın, müsle yapmayın, çocukları ve zanaat erbabını öldürmeyin!” [148]
[119] Kettanî, et-Terâtibü’l-idâriyye, 1/36-62, 63.
[120] İbn Hişâm, Sîre, 1/65.
[121] Buhârî, Cihâd, 40-41; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 48.
[122] Taberî, 3/42.
[123] Ebu Yûsuf, el-Harâc, 72.
[124] M. Kürd Ali, el-İslâm ve’l-Hadâratu’l-Arabiyye, 1/306.
[125] Ebu Dâvûd, Cihâd, 92; Dârimî, siyer, 14.
[126] Müslim, İmâre, 145.
[127] Buhârî, Cihâd, 157; Müslim, Cihâd, 18-19.
[128] Müslim, Birr, 101.
[129] Eş-Şevkânî, Neylu’l-evtâr, 7/137.
[130] İbn Hişâm, Sîre, 2/178.
[131] Taberî, 3/115.
[132] el-Muhtasar fî siyâseti’l-hurûb, El-Hersemî, v. 11.
[133] Mâide sûresi, 5/2.
[134] İbn Hişâm, es-Sîre, 2/206-207.
[135] Mâide sûresi, 5/8.
[136] Ebu Dâvûd, Cihâd, 111; İbn Mâce, Cihâd, 30; Muvatta, Cihad, 9.
[137] Ebu Dâvûd, Cihâd, 111; İbn Mâce, Cihâd, 30; Ahmed, 4/488.
[138] Ebu Dâvûd, Cihâd, 82.
[139] Müslim, Cihâd, 2; Tirmizî, Diyât, 14; İbn Mâce, Cihâd, 38.
[140] El-Muhallâ, İbn Hazm, 7/296.
[141] Bidâyetu’l-Müctehid, 1/396.
[142] Neylü’l-Evtâr, Şevkânî, 7/149.
[143] Haşr sûresi, 59/5.
[144] Tevbe sûresi, 9/120.
[145] el-Muhallâ, İbn Hazm, 7/294.
[146] Zâdu’l-Meâd, İbn Kayyım 2/192.
[147] el-Muhallâ, İbn Hazm, 7/294-95.
[148] Müslim, Cihâd, 2; Tirmizî, Diyât, 14.