Disregard for the Law
Toplum hayatında görülen ahlâkî hastalıklardan biri de hukuka riayetsizliktir. Hukuk kurallarına uymamayı bu tür insanlar kendileri için bir farklılık ve üstünlük olarak görmekte ve böylelikle nefislerini tatmin etmektedir. Aslında hukuk kurallarına uymamak hukukî yaptırımlar gerektirir. Ancak hukuk tanımayan insanın bu durumu hukuk kurumlarına takıldığı zaman söz konusu olmakta bunun dışında yaptığı yanına kalmaktadır.
a) Miras Hukuku
aa. Mülkte Tasarruf ve Vasiyet
Kişi hayatta iken malının tamamını istediği gibi kullanma hakkına sahiptir, vakıf veya herhangi bir hayır müessesesine bağışlayabilir. Mirasçıların, ona “mirasımızı dağıtma” deme hakları yoktur. Miras, kişi ölünce söz konusudur.
Mirasçıların, mirastan payımız azalacak diye, ana, babasının yapacağı hayır, hasenata engel olmaları veya dul kalmış ana veya babalarının evlenmelerine rıza göstermemeleri, engellemeleri doğru bir hareket değildir ve yanlış tutumlarından sorumludurlar.
Ölümcül bir hastalığa yakalanan kimse, evlenmek isterse en fazla malının üçte birini ‘mehr-i misile’ ayırabilir. Fazlası için mirasçılardan izin alması gerekir.[1]
Hakların beyan edildiği miras âyeti nazil olmadan önce vasiyet etmek farz idi. Farziyeti kalkmakla beraber, kişi isterse malının üçte birini geçmeyen hususlarda vasiyette bulunabilir.
Kulun, üzerinde bir başkasına ait bir emanet, bir borç veya zekât, hac borçları varsa bunlar için ve oruç fidyeleri için vasiyette bulunması, üzerine vaciptir. Kişi, hayır müesseselerine, muhtaçlara yardım için vasiyette bulunabilir, güzel bir davranıştır. Ancak günah işleyenlere, fasıklara veya günah olan işe, muameleye harcama yapılması için vasiyet haramdır, mekruhtur ve geçersizdir.
Hakkında vasiyet bulunmayan malın tamamı mirasçılara aittir. Vasiyet yoksa mirasçının ölen kişi adına hacca gitme; vekil gönderme zorunluluğu yoktur. Giderse teberru yapmış, sevabını ölen yakınına bağışlamış, inşallah onu vebalden kurtarmış olur.
Bir kimsenin vasiyeti malının üçte birinden fazlası için geçerli değildir. ‘Malımın üçte ikisini vasiyet etmek isterim’ diyen Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.)’a Peygamber (s.a.v.):
“Hayır.” Cevabını vermiş, bunun üzerine Sad (r.a.):
-Yarısını? Diye sormuş:
“Hayır”, cevabını vermiş, üçte birini deyince şöyle buyurmuşlardır:
“Üçte birini mi? Üçte biri çoktur bile. Mirasçılarını zengin; ihtiyaçsız bırakman, onları halka el açan; fakirler olarak bırakmandan elbette daha hayırlıdır.” [2]
‘Ölümümden sonra şu malım filânındır’ diyen kimsenin vasiyeti geçerlidir. Mirasçılardan birini tercihle ona ait; onun lehine olacak bir vasiyet, ancak diğer mirasçıların rızasıyla mümkün olur. Diğerleri rıza göstermezse vasiyet geçerlilik kazanmaz.
‘Küçük kalmış oğlumun evliliği için, ölümümden sonra malımın bir kısmını satın, harcayın’ diyen bir kimsenin vasiyeti, diğer mirasçıların rıza göstermeleriyle geçerlilik kazanır. [3]
Bir kimse ‘Şu arsamı küçük oğluma hibe ettim’ deyip buna şahit tutarsa ve daha sonra vefat etse, bağış geçerlidir ve o arsa küçük çocuğundur. [4]
Bir kimse ‘şayet benden önce ölecek olursan tekrar benim olmak şartı ile şu evimi sana hediye ediyorum’ diyerek evini eşine bağışlasa ve bir müddet sonra eşi ölse şart geçerli sayılmayıp, hibe edilen mal hibe edilen şahsa ait olduğundan o evi geri alamaz. [5]
Bir kimsenin, çocuklarını veya çocuklarından birini ‘evlatlıktan reddetme’; mirastan men etme hakkı yoktur, böyle bir vasiyeti geçersizdir.
ab. Miras Bölüşme ve Vârisliği Engelleyen Haller:
Cenâb -ı Hak, yetim malı yiyenlerin karınlarına ateş doldurmuş olduklarını belirttikten sonra miras taksiminde vârislerin sahip olacakları paylarını açıklayarak taksimde hak sahiplerinin haksızlığa uğratılmamasını sağlamış, emre uymayanların, haksızlık yapanların Allah (c.c.)’ın kanunlarını tanımamaları nedeniyle ateşe atılacaklarını haber vermiştir.
Nisa sûresi, 11. âyetinde erkeğin payının, kadının payının iki misli olduğu, vârislerin kadın olmalarına göre alacağı paylar, ana-babanın altıda bir (veya değişik şartlarda daha başka) haklarının bulunduğu, Nisa, 12’de de ölen kadının çocuğu yoksa kocası malın yarısını, varsa dörtte birini alacağı, ölen kocanın çocuğu yoksa, zevcesi malın dörtte birini, varsa sekizde birini alacağı, eğer ölen erkek veya kadının vârisleri olarak ana-baba ve çocukları yoksa değişik şartlarda kardeşlerin sahip olacağı paylar belirtilmiş, arkasından “Bunlar Allah’tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, halîmdir.” buyrulmuştur.
Mirastaki paylar açıklandıktan sonra devamındaki âyetlerde “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa (isyanda ısrar ve Allah’ın sınırlarını inkâr ederse) Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” buyrularak miras bölüşmede haksızlık yapılmayıp, Allah (c.c.)’ın kanunlarına uymada gösterilmesi gereken önem vurgulanmıştır. [6]
Buhârî ve Müslim İbn Abbas (r.a.)’tan rivayet ederler: Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Miras olan hisseleri hak sahiplerine ulaştırın. Hisselerden artanlar ise en yakın erkekleredir.” [7]
Ölen kişinin malından, önce onun techîz ve tekfin masrafları alınır; kefenleme işleri tamamlanır. Sonra borçları ödenir. Üçüncü olarak kalan malının üçte birinden vasîyeti yerine getirilir. Dördüncü olarak da mirasçılar miraslarını alırlar.
Ölünün borcu varken onun adına hayır, hasenat düşünmek yanlış bir davranıştır; alacaklının hakkını yemek olur. Ölenin arkasından yapılacak hayır masrafları ölenin taksim edilmemiş malından değil, mirasçının kendi malından, bu işleri üslenen kimsenin malından; kendi payından olmalıdır.
Iskatı vasiyet eden kimsenin vasiyeti malının üçte biri nispetinde geçerlidir. Defin, borç ve vasiyet tamamlandıktan sonra kalan mal mirasçılar arasında taksim edilir. Miras Allah Teâlâ’nın rızası üzerinde olur. Miras, taksiminde, Allah (c.c.)’ın kitabında hisseleri takdir edilmiş, belirtilmiş olanlar, nesep (akrabalık) yönünden ‘asabe’ olanlar ve sonra da ‘zevi’l-erham’ sırası takip edilir.
Vârisler, ferâiz ilminin esaslarına uygun olmayan miras taksiminde duyarlı davranıp hakkı geçenden helâllik dilemelidirler.
1- Din değişikliği, 2- Ülke değişikliği (gayr-i müslim için), 3- Katl (Adam öldürme), 4- Kölelik, miras almayı engelleyen hallerdir.
Lehine vasiyet edilen kimse, kendisine vasiyette bulunan şahsı öldürürse vasiyetten istifade edemez.
Hadis-i şerifte belirtildiğine göre zinadan olan çocuğun babası, çocuğuna mirasçı olamadığı gibi, çocuğu da kendisine mirasçı olamaz.
ac. Evlatlığın Mirastaki Yeri
Bazıları, mirasçı olmayan birini evlâtlığa alırlar; onu mirasçı kılmak suretiyle diğer mirasçıları haklarından mahrum bırakırlar. Halbuki evlâtsız ölenin mirası ana, baba, eş, kardeş vs. diğer yakınlarına aittir, onların hakkıdır. Başkalarının hakkını evlâtlığın üzerine aktarmak, helâle haram karıştırmak, ona iyilik yapıyorum diyerek zulüm yapmak olur. Ölenin mirasçı yakınları olmasa dahi malı, Müslümanların “beytü’l-mâl”ine yani devlet hazinesine kalması gerekir. Kendisine malda tasarruf hakkı verilen kul, malın esas sahibini unutarak mirasçı olmayanı mirasa sokma, mirasçı olanı mirastan çıkarma yetkisine sahip değildir. Evlâtlık açısından bakıldığı zaman, hakkı olmadığı halde mala sahip kılınmış, evlât edinen yönüyle de hakiki mirasçıdan mirası kaçırmak olur ki yasaktır; haramdır.
Evlatlık edilen çocuk mirasçı kılınırsa, ileride kendisine düşen mirastan, kendi hakkı olmaması nedeni ile ondan yemesi ve bir başkasının da onun malından yemesi doğru değildir.
Güzel Müslüman, kalan miras taksim edilirken, mirasçıların haklarını üzerine geçirmemeye azamî gayret gösterir. Eğer taksimde kendisine bir görev verilmişse adil davranır. Özellikle kendi hissesi söz konusu olunca hırslı davranmaz, olgunluğunu gösterir. Sonra pişman olacağı bir karar ve tutuma düşmez.
Akıllı Müslüman, ‘Ailenin büyüğü ve sözü geçeni olmam nedeniyle çözümü bana bırakılan miras taksiminde mirasçıları yanıltıp herkese hakkını vermeyerek fazladan bir dükkân ve dairenin de iyisini kendi üzerine geçirdim mi?’ ‘Örf ve âdetleri dinin önüne geçirerek kız çocuklarına, kız kardeşlere mirastan hiç pay ayırmayarak haklarını gasbettim mi?’ Veya tersini uygulayarak, ‘Rabb’in isteği doğrultusunda taksime rıza göstermeyip hak ihlâli sebebiyle taksim sonunda mirasçılarla helâlleşmekten kaçındım mı?’ ‘Annemden kalan bahçe ve tarlaların taksimini geciktirerek kız kardeşimin hakkını üzerime geçirdim mi?’ şeklindeki olumsuz sorulara muhatap olmaz ve daha buna benzer yanlışlıklarla ahiretini mahvetmez.. Vicdanen rahattır.
Bilinçli Müslüman, miras olarak aldığı malın helâlliğine-haramlığına, aslının nereden geldiğine, gayr-i meşru yollarla kazanılıp kazanılmadığına dikkat eder. Haram yolla kazanılmış mala vâris olmak istemez. Hissesine düşen haram servetini eğer esas sahibi biliniyorsa sahibine iade eder, bilinmiyorsa onun namına fakire tasaddukta bulunur.
b) Komşu Hakkı
Komşu hakları, Müslümanın hayatında önemli yer tutar. Bu konuda Cenâb-ı Hak buyurur: “…Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara (akraba olan), uzak komşulara (akraba olmayan), yol arkadaşına, yolculara, elinizin altındaki (hizmetçi ve benzer)lerine de güzel muâmele edin.. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” [8]
Hz. Âişe (r.a.)’den rivayete göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cibrîl (a.s.) bana komşu hakkında (onun iyiliğini istemek, zarardan korumak, gözüp gözetmek gibi hususlarda) o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, (Allah’ın emriyle) komşuyu (komşuya) varis kılacağını zannettim.”[9]
Rasûl-i Ekrem buyuruyor:
“Ey Ebû Zer! Çorba yaptığında suyunu çokça koy ve komşularını da gözet.”[10]
“Hediyeleşin, çünkü hediye, kalpteki kuşku (kin ve düşmanlıkları)ları giderir. (Ey Müslüman hanımlar!) Hiçbir komşu hanım, bir koyun paçası bile olsa, komşusundan geleni küçük görmesin (veya komşusuna vereceğini küçük görüp vermezlik etmesin)” [11]
“Komşusunun aç yattığını bildiği halde, kendisi tok yatan kişi, bana lâyıkıyla iman etmiş değildir.” [12]
Enes b. Malik (r.a.)’ten rivayet ediliyor. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet günü, bir komşu diğer komşuya yapışır ve şöyle der:
-Ya Rabbî, Sen bu kardeşime bol ihsanda bulundun; bana da az verdin. Ben aç kaldım, o tok uyudu. Hele ona bir sor: Niçin bana kapısını kapattı?. Ona verdiğin bol ihsandan niçin beni mahrum bıraktı?” [13]
Hz. Peygamber Efendimiz, ashabına: “Hırsızlık hakkında ne diyorsunuz?” diye sordu. Ashab: ‘Haramdır. Allah ve Elçisi haram kıldıklarına göre kıyamete kadar haram kalacaktır’ dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): “Bir kimsenin 10 evin eşyasını çalması, kendisi için, komşusunun evinden eşya çalmasından daha hafiftir.”[14] buyurmuşlardır.
Komşunun komşu üzerinde pek çok hakları vardır. Peygamber Efendimizin ifadesinde [15] belirtildiği üzere; yardım dilerse ona yardım edilir. Borç isterse verilir. İhtiyacı olursa bitirilir. Hasta olursa ziyaret edilir. Vefat ettiğinde cenazesiyle kabre gidilir. Sevincinde tebrik, üzüntüsünde teselli edilir. Evinin önüne izinsiz, rüzgârına mani olan yüksek yapı yapılmaz. Eve alınan yiyecekten mümkünse verilir, değilse yiyecekler gösterilmeden eve getirilmeye özen gösterilir. Çocuğun eline yiyecek verilip sokağa salınmaz. Mümkünse pişirilen yemekten ikram edilir. Bunlar dinimizin güzelliklerindendir.
Yorucu her günün bitiminde ‘komşu hakkına riayet edebildik mi’ diye kendimize soralım. ‘Kendim tok yatarken fakir komşumun açlığını düşünerek yemek ve diğer yardımlarımla görüp gözetip açlığını giderip ıstırabını dindirebildim mi?’ diye kendimizi sorgulayalım.
Komşu Hakkının Manevî Yönü
Ebû Şüreyh (r.a.)’den şöyle dediği rivayet olunmuştur. ‘Nebî (s.a.v.), arka arkaya üç kere yemîn ederek “Vallahi (gerçek) îmân etmiş olmaz, vallahi (gerçek) îmân etmiş olmaz, vallahi (gerçek) îmân etmiş olmaz” buyurdu. (Mecliste hazır bulunanlar tarafından): Ya Rasûlâllah! Bu iman etmiş olmayan kimdir? diye soruldu. Rasûl-i Ekrem: “Kim olacak, şu komşusu zulmünden, şerrinden emin olmayan kişi.” diye cevap verdi. [16] Bir başka ifadesinde de “Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez.”[17]buyurmuşlardır.
Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayete göre, Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a, ahîret gününe îmân eden her kişi misafirlerine ikram etsin. Allah’a ve âhiret gününe îmân edip inanan kişi, komşusuna iyilik ( ve ihsanda) bulunsun. Allah’a, âhiret gününe îmân eden her kişi hayır söylesin veya sussun!(boşboğazlık etmesin).”[18]
Şüf’a Hakkı (Öncelikli Alım Hakkı)
Şüf’a, komşu hakkının önemli bir bölümünü teşkil eder. ‘Şüf’a; satılan bir malı, ortak veya bitişik komşunun satış bedelini ödeyerek, müşteriden geri almada öncelikli hakka sahip olmasıdır. Satılan veya bir bedel karşılığında bağışlanan bir gayr-i menkulü alıcıya veya bağışlanan kimseye mal olduğu bedel ile alıcıdan veya bağışlanandan, bazı durumlarda ise satıcıdan zorla alıp mülk edinmektir.’[19]
Kişiler satım konusu malın ya kendisine ortaktırlar, ya irtifak (geçit, su alma, su alma, su
geçirme hakkı gibi) ortaklığına sahiptirler, ya da bitişik komşuluk hakkına sahiptirler. Çoğunluk müçtehitlere göre komşudan maksat, satılan mala ortak olan komşudur.
Ortak herhangi bir nedenle kendi payını satmak isteyince önce payının alımını ortağına teklif eder. Eğer o satın almak istemezse ancak o zaman bir başkasına satması mümkün olur. Ortağına haber vermeden satacak olursa ortağı bunu haber alır almaz hemen teşebbüse geçip şüf’a hakkını kullanarak bedelini ve ilk alıcının yaptığı masrafları da ödeyerek satılan payı kendine alabilir.
Cabir (r.a.) haber veriyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.), “Yurt olsun, bahçe olsun taksim edilmemiş olan her ortaklıkta şüf’a hakkını(n bulunduğunu)” hüküm buyurmuşlardır. “Ortağına haber vermeksizin (diğer ortağın) satış yapması kendisine helâl olmaz. (Ortağı bu yeri) isterse alır, isterse terk eder. Haber vermeden satacak olursa, ortağı onu almaya (herkesten) daha lâyıktır.” [20]
Bir başka hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Komşu komşunun malını öncelikle satın almada (şüf’a), başkasından daha üstün hakka sahiptir. İki komşunun yolları bir ise komşu kayıp olsa bile (gıyabında satış yapamaz), dönüşünü bekler.” [21]
“Bir kimsenin arazisi olur da onu satmak isterse, (önce) komşusuna arz etsin.”[22]
Hz. Peygamber (s.a.v.), ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bir tarlam var, kimsenin bunda ne ortaklığı ne de hissesi söz konusu, ancak komşum var’ diyen bir kimseye “Komşu, yakın olan eve daha çok hak sahibidir.” [23] buyurmuşlardır.
c) Kul Hakkı
İnsan öldürmek veya yaralamak, namusa, izzet-i nefse hakaret, habersiz başkasına ait malı almak, çalmak, alışverişte hile, borcu ödememe vs.. şeklinde kendini gösteren kul hakkına azami ölçüde rivayet Müslüman’ın en başta gelen görevidir.
Kul hakkını maddi ve manevî olmak üzere 2’ye ayırabiliriz. Manevî hak kişinin şeref ve haysiyetini ilgilendiren kısımdır. Şöyle ki:
“Mü’minler ancak kardeştirler…” Mümin, mümin kardeşini alaya almak, iftira, gıybet, hakaret etmek, kötü lâkaplarla çağırmak, hakkında kötü zanda bulunmak, kusurunu araştırmak vs. onu incitmek suretiyle onun hakkını üzerine geçirmekten sakınmalıdır.[24]
Maddi hak ise tamamen konumuzla ilgili olup öneminin büyüklüğünü hadis-i şerif ne güzel açıklamıştır:
“Bir kimse yemin ederek bir Müslüman’ın gasp ederse, Allah (c.c.) o kimseye cehennemi vacip kılar ve cenneti haram eder. Bunun üzerine (yanındakiler):
- Eğer o hak, değersiz bir şey ise? diye sorunca Hz. Peygamber (s.a.v.):
“İsterse misvak ağacından bir dal parçası olsun.” [25] buyurdu.
Saîd İbn Zeyd (r.a.)’in Rasûlullah (s.a.v.)’in: “Kim ki arzdan (bir parça) şey haksız zapt ederse, (kıyâmet gününde) yedi kat yer halka gibi onun boynuna geçirilir.”[26]buyurduğunu işittim, dediği rivâyet edilmiştir.
Ebû Seleme (r.a.) ile bazı kimseler arasında cereyan eden anlaşmazlık Hz. Aişe (r.a.)’ye arz edilir. O da:
-Ey Ebû Seleme, yer (gasp etmek)ten çekin, çünkü Nebi (s.a.v.) “Kim ki (başkasının) arzından bir karış miktarı (bir yere) tecavüz ederse, kıyamet gününde yedi kat yerden (isabet eden toprak) o mütecavizin boynuna halka gibi geçirilir.” diye buyurdu, demiştir. [27]
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.):
“Sakının, affedilmeyen günahlardan sakının. Bunlar: hıyanet etmek, çalmak, faiz yemektir.” [28] buyurur. Dikkat edilecek olursa bunların üçü de kul hakkı ile ilgilidir. Ferdin malını değişik yol ve usullerle elinden almaktır.
Ebû Hureyre (r.a.)’den Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
“Kim ki, uhdesinde (bir din) kardeşinin nefsine; haysiyetine yahut malına tecavüzden mütevellit hak bulunursa dinar, dirhem (altın gümüş) bulunmayan (kıyamet günü gelmez) den evvel bu gün (dünya) da mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin! (Helâlleşmezse) zalimin amel-i salihi bulunursa, ondan (kıyamet günü) zalimin zulmü miktarı alınır (da mazluma; hak sahibine verilir). Eğer zalimin hasenatı; iyilikleri bulunmazsa mazlumun günahından alınıp zalimin üzerine yükletilir.” [29]
“Ey insanlar! Kimin yanında (başkasına ait) bir hak varsa onu versin: ‘Bu bir dünya mahcubiyetidir; rezil olurum demesin. Haberiniz olsun ki, dünya rezilliği ahiret rezilliğinden daha kolaydır.”[30]
Bir Allah dostuna soruyorlar: ‘Üzerimizde kul hakkı varsa ne yapalım.’ Cevap veriyor:
‘Sahibini biliyorsanız götürüp verin! Bilmiyorsanız onlar adına hayır, hasenat yapın. ‘Ya Rabbî, ben onları bulamadım, ödeyemedim onların namına bunu yapıyorum, kabul eyle, af eyle…’ deyin”. [31]
Belirsiz ücretle işçi çalıştırmak doğru değildir. Yapılacak iş ve ücreti açıkça anlatılır; açıklanır. Rasûlullah (s.a.v.): “Kim bir ücretliyi tutarsa, onun ücretini belirtsin.”[32]buyuruyorlar.
İhtiyaçtan dolayı yol ve cami genişletilmesinde idareci, şahsın mülkünün istimlâki halinde, değerini vermede hassas olmalıdır. Değerinden aşağıda olursa istimlâk caiz değildir. Yeni cami yapılacağında ise, ferdin mülküne taşması halinde şahsın izni, rızası şarttır. Caminin yapılmasının caiz olmadığı yerde, içinde günah işlenecek bir yer için şahsın mülkünün istimlâk edilmesi öncelikle haramdır. İdarecinin kararı, emri adalet ve şeriata uygun olmalıdır.
Ömer b. Abdulaziz halife olunca, kendine intikal eden malın meşruluğunda şüpheye düşer. Bunun üzerine, sahibi belli olanlara mallarını geri verir. Belli olmayanları ise satar, bedelini tasadduk eder; Allah yolunda harcar.
Güzel Müslüman, ‘ödemek için altın, gümüş bulunmayan gün’ gelip çatmazdan önce nefsini hesaba çeker; sorgular: Misvak dalı kadar olsa dahi bir başkasının malını almamaya özen gösterdim mi? İşçi ücretlerinde hassas davranıp teri kurumadan işçiye ücretini ödedim mi? Borcumu hak sahibine vadesi içinde ulaştırdım mı? Satacağım malın birim fiyatını başlangıçta pazarlıkta belirttikten sonra diğer malzemelerle beraber hesaplarken genel borç toplamı bildiriminde fark ettirmeden, gizlice değişik; daha fazla bir rakam yazıp hesaplayarak hakkım olmayan fazlalığı kasama aktardım mı? Nakliyeciye bir kamyon kum siparişi vermiş, söz verildiği saatte kum getirildiği halde ‘Ben ihtiyacımı bir başka yerden sağladım’ diyerek kamyonunu yüklü bırakmak veya düşük fiyatla satmağa zorlamak suretiyle o kardeşi zarara uğrattım mı? [33]
[1]İ. Çetin, a.g.e., s. 561.
[2] İbnu Deybe’, age., XVI, 182, hn. 5797; Çetin, age., s. 562.
[3] İ. Çetin, age., s. 628.
[4] Mehmet Emre, Üç bin Seçme Fetva, s. 308.
[5] Emre, age., s. 312.
[6] Daha geniş bilgi için bkz. Elmalılı, age., II, 477-487.
[7] İ. Çetin, age., s. 641.
[8] Nisa sûresi, 4/36.
[9] Zeynü’d-din, age., XII, 130, hn. 1979; İbnu Deybe’, age., IX, 441, hn 3415.
[10] Semerkandî, age., s. 149.
[11] Nevevî, Muhyiddin, Riyâzü’s-Salihîn, I, 340,
[12] Buhârî, Edep, 30; Müslim, Zekât 90, (1030).
[13] Gümüşhânevî, age., s. 369.
[14] Semerkandî, age., s. 151.
[15] M. Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahabe, I-IV 48.
[16] İbnu Deybe’, age., IX, 446.
[17] Zeynü’d-din, age., XII, 130, hn. 1980.
[18] İbnu Deybe’, age., IX, 443, hn. 3417.
[19] Zeynü’d-din, a.g.e., XII, 131; İbnu Deybe’, age., IX, 445, hn. 3418.
[20] Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, H. Döndüren, s. 591.
[21] Müslim, Müsâkât 133; 134; 135, (1608)
[22] Tirmizi, Ahkâm, 32; Ebû Davud, Büyû, 73; İbnu Deybe’, age., II, 9, hn. 356.
[23] İbnu Deybe’, a.g.e., XVII, 315, hn. 6771.
[24] İbnu Deybe’, a.g.e., II, 12, hn. 360.
[25] Hucurat sûresi, 49/10-13.
[26] Nevevî, a.g.e., I, 262.
[27] Zeynü’d-din, a.g.e., VII, 378.
[28] Zeynü’d-din, a.g.e., VII, 379.
[29] Teberâni, el-Mucemü’l-kebir, 60, 110; Altınoluk Sohbetleri, IV, 151.
[30] Zeynü’d-din, a.g.e., VII, 376, hn. 1090.
[31] Gümüşhânevî, a.g.e., s. 232, hn. 2161, Çev. Naim Erdoğan.
[32] Çoşan, age., I, 289.
33 Nesaî, Eyman, 10; Çetin, a.g.e., s. 619.
[33] Helal Kazanç, F. Günay