Disbelief
Örtmek veya şükrünü yerine getirmeyerek erişilen nimeti örtmek, nankörlük etmek gibi anlamlara gelen küfür kelimesi, günlük hayatta sıkça kullandığımız ama tam olarak anlamını bilemediğimiz veya yanlış kullandığımız kavramlardandır.
‘Küfr’, özel olarak bir şeyin üstünü örtmek, gizlemektir. Bu bakımdan eşyayı örttüğü için geceye, toprağı örttüğü için çiftçiye kâfir (örten) denmiştir. Meyve tomurcuğuna ‘kâfûr’ denir. Yine aynı kökten gelen ‘küfran’ ise, nimeti örtmek, yani nankörlük yapmak demektir. Günahları örten bedele de ‘keffâret’ denilir.
Terim olarak küfür, imanın zıddı yani imansızlıktır. Başka bir deyişle Allah (c.c.)’ın varlığını ve birliğini, peygamberliği, Hz. Muhammedi (s.a.v.)’n Allah (c.c.) katından getirdiği kesin olarak belli olan şeyleri inkâr etmektir. İslâm dininde inanılması gereken şeylere inanmayan kimseye de gerçeği örttüğü için kâfir denir. Küfür için iman edilecek şeylerin tümüne inanmamak şart değildir. Bunlardan birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. Nasıl ki iman, imanın şartlarını, inanç esaslarını zorlama olmadan kalp ile tasdik dil ile ikrar ise, küfür de tam bunun karşıtıdır. İnanç esaslarını kabul etmediğini dil ile söylemektedir veya gönlünden inanmamaktır. İman ilkelerini yalan saymak veya açıktan açığa inkar etmektir.
Küfre düşene, küfre sapana veya İslâm’a inanmadığını açıktan açığa söyleyene dinimiz ‘kafir (gerçeği örten)’ demektedir. Bunun çoğulu ‘küffâr’, ‘kâfirûn’ veya ‘kefere’dir. ‘Küfür’ söz ile olduğu gibi fiil (eylem) ile de olabilir. Bir kimse sözüyle, ‘ben İslâm’a, Kur’an’a, Hz. Muhammed’e inanmıyorum veya ben İslâm’ın dışında başka dinlere inanıyorum’ der. Böylece sözüyle ‘küfür’ içinde olduğunu açıklar. Kimileri de bu sözleri söylemeseler bile, hareketleriyle, mesela putlara taparak da ‘küfr’e düşebilir. İnanç esaslarının bir kısmını inkâr eden, onlarla alay eden veya onları küçümseyen kimseler de ‘küfr’e düşerler. İman bir bütündür, bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek olmaz. Bir insan ‘ben Müslümanım’ dedikten sonra, Kur’an’da olan bütün âyetleri ve Peygamberimiz (s.a.v.)’den geldiği kesin olan her şeyi kabul etmek zorundadır.
Küfre neden olan çeşitli söz, kanaat, tavır ve davranışları şu beş grupta toplayabiliriz:
1) Kur'ân-ı Kerim gerçeklerinden en az birine inanmamak veya onu red ve inkâr etmek,
2) Böyle bir gerçeği çarpıtmak veya mantıksız, çağdışı, iğrenç, vahşi, acımasız ya da adaletsiz bulmak,
3) Onu aşağılamak,
4) Onu alay konusu yapmak,
5) Gerçek ile gerçekdışı arasında tarafsız bir tavır göstermek.
Küfür suçu, aynı zamanda şirk, nifak, zendeka ve irtidâd suçlarını da kapsar. Yani gerek müşrik, gerek münafık, gerek zındık, gerekse mürted kişi aynı zamanda kafirdirler. Bunların İslâm dini ile hiç bir ilişkileri yoktur. Dolayısıyla dünyadaki bütün müminler, (ırkları, renkleri ve dilleri ne olursa olsun) nasıl ki kardeş ve bir tek millet sayılırlarsa, aynı şekilde kâfirler de (ırkları, renkleri ve dilleri ne olursa olsun) İslâm'a göre bir tek millet sayılırlar. İslâm'da ilim deyimiyle bu hüküm: ‘El-Kufru milletun vahidah’ olarak ifade edilir. Bunun içindir ki, İslâm dışı olmak bakımından müşrik, münafık, zındık, mürted veya herhangi bir kategoriye giren kâfirler arasında hiç bir fark yoktur. Sadece karşılıklı ilişkileri düzenleyen İslâm Hukuku'nun ve İslâm Ahlâkı'nın, ilgili kurallarına göre bu kamplara karşı yapılacak resmi ve kişisel muamele farklıdır. Örneğin kitabi kâfirler, zimmi (sözleşmeli vatandaş) olarak İslâm devleti'nin sınırları içinde oturabilmelerine karşılık müşriklere bu hak tanınamaz. Keza münafıklar kâfir olduklarını açık şekilde ortaya koymadıkça onlarla aynen Müslüman muamelesi görülür.
Yukarıda sayılan beş ayrı yoldan işlenebilecek çeşitli küfür suçlarını iki ana başlık altında toplamak mümkündür:
1- Allah (c.c.)’a, peygamberlere, semavî kitaplara, meleklere ve âhiret gününe ilişkin ‘gaybî gerçekler’den en az birini inkâr ve red etmek veya bu gerçekler hakkında kuşku duymak. Örneğin Allah Teâlâ'yı (haşa!) yok bilmek veya sanmak, O'nu yakışmayan bir sıfatla niteleyerek, bir anlamda sahip olduğu ‘kemal’ vasfını inkâr etmek. Meselâ Allah Teâla'nın, kâinatta cereyan eden bazı olaylardan habersiz olduğunu, ya da olabileceğini; uyumak, unutmak, yorulmak ve bıkmak gibi Zât-ı ilâhiyesi'ne yakışmayan ve asla kendisi için söz konusu olamayan nitelikleri O'na mal etmek veya bu yollu düşünceler ileri sürmek; Keza O'na herhangi bir şeyi ortak koşarak bir anlamda birliğini inkâr etmek.
2- Tamamen seküler hayatı ilgilendiren madde, hayat, dünya, uzay, iş, sanat ve ilim konularına; haklara, özgürlüklere, meşru ve legal çalışmalara ilişkin Kur'an gerçeklerinden en az birini inkâr etmek. Örneğin, yılın 12’den daha az, ya da çok sayıda aylardan oluştuğunu, güneşin hareket etmediğini, rüzgârın döl aşılayıcı olmadığını yağmurun bulutlardan inmediğini ileri sürmek gibi. [1]
Küfür kalben olduğu gibi söz ve davranışla da olabilir. Herhangi bir zorunluluk olmadığı halde diliyle insanı küfre götürecek bir söz söyleyen, inanılması gereken şeyleri küçümseyen onlarla alay eden yahut imanla bağdaşmayan işleri yapanlar da kâfir olur. Ancak ölüm tehdidi karşısında bulunan bir kimse gönlü imanla dolu olduğu halde canını kurtarmak için istemeyerek küfrü gerektiren bir söz söylerse dinden çıkmış olmaz. [2]
İslâm’ı terk etmeye zorlananlar için tanınan ruhsat hakkında Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka fakat kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.” [3]
Bu ayetin iniş sebebi şudur: Rivayet olunduğuna göre Kureyş kâfirleri, Ammar ile babası Yasir ve annesi Sümeyye’yi, zorla dinlerinden döndürmeye kalkıştılar. Onlar bunu kabul etmeyince, Sümeyye’nin iki ayağını iki deveye bağlayıp ters istikamette çektirerek parçaladılar. Yasir’i de şehit ettiler. İslâm’da ilk şehitler bunlardır. Ammar ise, onların işkencelerine dayanamayarak, diliyle onların istedikleri şekilde inkâr etti. Durum Resûlullah (s.a.v.)’a bildirilince, “Ammar başından aşağıya kadar imanla doludur. İman onun etine, kanına karışmıştır!” buyurduktan sonra Ammar’a: “Seni yine zorlarlarsa, istediklerini söyle” dedi. Bu durum, hayati tehlike içeren zorlama karşısında sadece dille inkâr etmenin caiz olduğuna bir delildir. [4]
Yine bu ayet, imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir. Onlara, eğer hayatlarına karşılık küfrü kabul etmeye zorlanırlarsa, kalpleri iman bakımından sağlam olmak şartıyla küfür sözlerini kabul etmelerinde bir sakınca olmadığı, böyle yaptıklarında affedilecekleri söylenmektedir. Diğer taraftan eğer küfrü gönülden kabul ederlerse, hayatlarını kurtarsalar bile Allah (c.c.)'ın azabından kurtulamayacaklardır.
Fakat bu, kişinin hayatını kurtarmak için küfrü söz ile kabul etmesi gerektiği anlamına gelmez. Bu sadece bir ruhsattır ve mümin için ideal bir durum değildir. Bu ruhsata göre eğer kişi o sözleri (küfrü kabul ettiğini) söylerse, bundan hesaba çekilmeyecektir. Gerçekte bir mümin için ideal olan vücudu parça parça doğransa bile haktan başka bir şey söylememektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in döneminde bazı Müslümanların ideale göre davrandığını, bazılarının ise kendilerine verilen izinden faydalandıklarını gösteren örnekler vardır. Örneğin Habbab bin Eret (r.a.) eriyen yağları ateşi söndürünceye dek kor üzerinde yatmaya zorlanmış, fakat imanında sebat göstermiştir. Bilal-i Habeşi de (r.a.) demirden bir zırh içinde kavurucu sıcağın ortasında bırakılmıştır. Daha sonra kızgın kum üzerinde sürüklenmiş, fakat yine de ‘Allah birdir’ demeye devam etmiştir. Habib bin Zeyd bin Asım (r.a.) adındaki müminin ise yalancı peygamber Müseylime'nin emriyle uzuvları birer birer kesilmiştir. Her uzvu kesilişinde ona bu yalancıyı peygamber olarak kabul etmesi söylenmiş fakat o son nefesini verinceye dek her seferinde onun peygamberliğini reddetmiştir.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için Kur’an’ın bu kavramı nasıl işlediğine bakmak gerekmektedir. Yalnızca ‘küfür’sözcüğü Kur'ân-ı Kerim'in yirmi beş yerinde geçmektedir. Güçlükle sayılabilecek kadar da bu masdarın türevleri çeşitli anlatımlar içerisinde Kur'ân'ın başından sonuna kadar serpilmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerim, ‘küfür’ ve ‘kâfir’ler hakkında çok yönlü bilgiler ortaya koymuş, küfrün ne kadar ağır bir suç olduğunu, kâfirlerin ne büyük bir saplantı içinde bulunduklarını, ne mantıksızlıklar içinde bocaladıklarını, bozuk psikolojik durumlarını ve ne korkunç cezalara çarptırılacaklarını haber vermiştir. İşte bu mesajlardan bazı örnekler şöyledir:
“Kâfirler var ya, onları uyarsan da uyarmasan da iman etmezler.” [5]
“Allah (size gerçekleri anlatmak için) bir sineği, hatta ondan öte (önemsiz) olanı bile örnek göstermekten utanç duymaz. İman edenler bunun hak olduğunu bilirler; kâfirlere gelince alay ederek: ‘Allah bununla ne demek istiyor (!)’ derler.” [6]
“Gerçek şu ki, (Allah'ı, peygamber'i, Kur'ân'ı) inkâr edip kâfir olarak ölenlerin üzerinde Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti vardır.” [7]
“Kâfirler güdülen hayvanlara benzerler. Çobanın çağırıp bağırmalarından başka bir şey anlamazlar. Sağır, dilsiz ve kördürler.” [8]
“(...) Allah'ın ayetlerini inkâr edenler var ya, onlar için şiddetli bir işkence vardır.(...)” [9]
“Kâfirler var ya, onlara ne servetleri, ne de çocukları asla yaramayacaktır.” [10]
“Kâfirler var ya onlar, verdiğimiz fırsatların, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilakis bu fırsatları daha da suçları artsın diye veriyoruz. Hem sonra onları aşağılık yapacak işkenceler de vardır.” [11]
“İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de müslüman olsaydık, diye arzu ederler.” [12]
İnkâr edenlerin zaman zaman bu arzuyu taşımalarına rağmen yine de iman etmemiş olmalarının sebebi, onların dünya menfaatlerine düşkün olmaları, kötülük ve inkarlarıyla şartlanmış bulunmalarıdır. Ayetten, kâfirlerin ahirette “Keşke dünyada iken iman etmiş olsaydık!” diye hayıflanacakları da anlaşılabilir.
Küfür, Allah Teâlâ'yı en çok kızdıran bir suçtur. Bunu, elbetteki küfrün inkarcı bir suç olmasında aramak gerekir. Çünkü başka bir deyimle küfür, en büyük nankörlük demektir. Allah (c.c.)'ı inkâr etme cesarettini gösteren insan, bir anlamda yaratılmış olma nimetini inkâr edendir. Çünkü yaratılmış olmak (hele insan olarak yaratılmış olmak), Allah Teâlâ'nın hem en yüce eseri, hem de doğrudan muhatabı olmak bakımından son derece büyük bir şeref ve nimettir. Bununla birlikte Allah (c.c.)'a inanmak ve O'nun elçilerine, O'nun mesajlarına iman etmek de ayrıca ölçüye sığmayan başka bir nimettir. Bu ikinci nimeti inkâr etme mutsuzluğuna düşen insan diğer bütün nimetleri de otomatik olarak inkâr etmiş sayılır ki küfrün en büyük suç olmasını burada aramak gerekir. Dolayısıyla kâfir insan, başka bir kimsenin de iyiliğine karşılık gerçek anlamda memnun olmak ve teşekkür etmek gibi bir ruh asaletine ve içten gelen bir kadirşinaslık duygusuna asla sahip değildir. Nitekim kâfir insanın, işte bu doyumsuzluğundan, bu bozuk psikolojisinden sebeptir ki gerek dünya genelinde, gerekse lokal çapta meydana gelen savaşların, isyanların, sosyal patlamaların ve her türlü fitne ve anarşinin arka planında daima, Allah (c.c.)'a gerçek anlamda inanmayanların parmağı vardır. Bunların tehlikeleri fanatik dindarların tehlikesinden kat kat fazladır. Çünkü insan ve tabiat sevgisinin, barışseverliğin, hakperestliğin ve adalet duygusunun temel kaynağı (kâinât ve varlığın en büyük gerçeği olan) Allah (c.c.)’a inanmaktır. Bu inanca temelde sahip olmayanlar ya da kaderin bir cilvesi olarak bu konuda yeterli eğitim alamamış insanlar, ne kadar okumuş olurlarsa olsunlar, ne kadar uygar bir görünüm içinde bulunurlarsa bulunsunlar ruh derinliklerinde ve bilinçlerinin altında inanan insanlara karşı korkunç bir kin ve düşmanlık duygusu yatar. Onun içindir ki bir müslümanın, (öz oğlu bile olsa) kafire güveni yoktur ve olmamalıdır da. Nitekim halkımızın arasında ‘Domuzdan post, kâfirden dost olmaz.’ ifadesi bu gerçeği anlatmaktadır. [13]
Son olarak da küfrün sebeplerini iyi bilmek gerekiyor. Çünkü küfre sapanların nasıl bir yoldan geçtiklerini bilen bir insan asla bu yolu tercih etmez. Şöyle sıralayabiliriz küfrün sebeplerini;
a- Büyüklenme (istikbar),
b- Haddi Aşmak (Taşkınlık),
c- Haset,
d- Düşmanlık,
e- Utuv ve Tuğyan (Çılgınlık, azgınlık),
f- İstiğnâ (Kendini yeterlilik zannı),
g- Cebbarlık (İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koyması).
Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “İnsanlar ‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun resûlüdür’ deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezalar müstesna; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah'a aittir.” [14]
Küfür ehliyle mücadele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaşmıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibadet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!” [15] deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır.
İslâm’ın ilkelerini kabul etmeyen, onları aklına sığdırmayan, İslâm’ın prensiplerini zamana ve çağa uygun görmeyen kimselerin bu tutumu ‘küfür’den başka bir şey değildir. Çünkü düşünerek, aklını kullanarak iman eden kimseler, İslâm’ın prensipleri noktasında eksik görmezler. İslâm, Allah (c.c.)’ın dinidir. İlkeleri ve prensipleri Allah (c.c.) tarafından gönderilmiştir. O prensipleri beğenmemek Allah (c.c.)’ın hükmünü beğenmemektir.
Müslüman olduğu halde ‘küfür’ hali sayılan veya insanı küfre götürebilecek sözleri söyleyen, bunda da ısrar edenlere İslâm dini mürted demektedir. Mürted’in din yönünden hükmü ise ‘kafir’ sıfatıdır.
İman, Tevhid tertibiyle inanılması gereken bütün inanç esaslarına inanmak ve bu esaslara uymak; ‘küfr’ de bunun karşıtı bir tutum içerisinde olmaktır. ‘Küfr’, bütün sapıklıkları kuşatan genel bir çerçevedir. Küfr; şirk koşmak, irtidat etmek, tağutluk yaparak Allah (c.c.)’a karşı gelmek, İslâm dışı dinleri kabul ederek sapıklığa düşmek gibi fiilleri kapsar. Şirk ve tağutluk gibi sapıklıklar ‘küfr’ içerisinde olan kimselerin fiillerinin sonuçları ve bazı görüntüleridir. Şirk, bir nevi Allah (c.c.)’ı kandırmaya kalkışmanın, O’na inanıyor gibi görünüp, O’nun yerine bir sürü tanrılar koymanın adıdır. ‘Küfr’ ise, açıktan bir inkârdır, bile bile gerçeğin üzerini örtmedir veya inanmamadır.
İnsan, Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği nimetlere şükretmek üzere yaratılmıştır. İnsanın fıtratı da ilâhí nimetlere şükretmeye uygundur. İnsan, Rabbini bilmeli, O’na teslim olmalı ve O’nun verdiklerine nasıl şükredilmesi gerekiyorsa öylece şükretmelidir. Ancak insan unutkan ve haksızlığa meyilli olduğu için, hem nimetin sahibini unutuyor, hem de haksızlığa kalkışarak başka tanrılara kulluk yapıyor. Elde ettiği mal ve servetle şımarıyor, yeryüzünde kibirleniyor, haddi aşıyor, heva ve hevesine uyarak yoldan çıkıyor. Mal ve dünyalıklarla eline bir güç geçiren kimselerin çoğu azar ve yoldan çıkarlar. Bunlar ya kendi kafalarından uydurdukları tanrılara inanırlar, ya da çıkarlarını sürdürmeye yarayan atalar dinine bağlı kalırlar. Onlara; ‘gelin Allah’ın Dini olan İslâma teslim olun’ denildiği zaman kibirlenerek yüz çevirirler. Bu gibi kimseler Allah (c.c.)’tan peygamberler (a.s.) vasıtasıyla gelen âyetleri kabul etmezler ve kafir olurlar. Böylece hem nimetin sahibine karşı ‘küfran’ gösterirler, nankör olurlar; hem de ilâhí âyetlere karşı inkârcı kesilirler.
Allah (c.c.)’a karşı ‘küfr’e yeltenen inkârcıların çoğu yeryüzünde haksız yere şımaran ve kibre düşen kimselerdir. Kimileri de kendi aklına veya keyfine uymayı en doğru yol olarak bilir ve kendi görüşünden başka kutsal bir şey kabul etmez. Kimileri de atalarının izi üzerine gider. Babasını hangi din üzerinde görmüşse körü körüne o dinin peşine gider. Doğru mu yanlış mı, hakk mı batıl mı diye düşünmez. Kimileri de iktidar sahibi olunca, kendini ‘müstağni’ (Allah’a ihtiyacı yok) zanneder, Allah (c.c.)’a ve O’nun emirlerine karşı büyüklük taslar. Allah (c.c.)’ın önünde secde etmeyi kibrine yediremez. Allah (c.c.)’ın gönderdiği hükümleri beğenmez, kendi fikirlerini daha üstün tutarlar. Kimileri de kutsal saydıkları kişi veya putları tanrı haline getirir. Onlarla Allah (c.c.)’a şirk koşarlar, o putlar adına uydurdukları inanç ve ilkeler doğrultusunda yaşarlar ve böylece ‘küfr’e düşerler.
Küfredenler aslında, evrende ve insan hayatında olan realiteyi (devam eden gerçeği) çarpıtan insanlardır. Onlar, insana ve evrene hakim olan gücü görmezler ve inkâr ederler. Onlar, ahiret gerçeğinin üzerini kapatırlar. Onlar, çok açık ve anlaşılır olan âyetlere karşı duyarsızdırlar. Onlar, şaşmaz ölçüler olan ilâhí vahyi inkâr ederler. Daha önemlisi onlar, Allah (c.c.)’ın varlıklara ettiği iyiliklere karşı nankördürler, nimetlerin sahibinin hâkimiyetinin üzerini örtmeye, onu yok saymaya çalışırlar.
Küfre düşenler; açıktan açığa Allah (c.c.)’ı inkâr ederler. Ahirete inanmazlar ve o güne inananlarla alay ederler. Dünya hayatını ve onunla oyalanmayı tercih edip Allah’a ibadet etmeyi kabul etmezler. İslâmı uydurma bir din, çağın gerisinde kalmış bir düşünce olarak düşünürler. Kur’an hakkında ileri geri konuşurlar. Allah (c.c.)’ın hükümlerini reddedip kendi görüşlerini ve büyük saydıkları kimselerin görüşlerini Allah (c.c.)’ın hükmüne üstün tutarlar.
Kur’an, küfredenlerin özelliklerini çeşitli âyetlerde sıralamaktadır. Onların en önemli özelliği, Allah (c.c.)’ın âyetlerini ve O’nun rızık verdiğini yalanlamaktır. Allah (c.c.)’ın insanlara nimetleri yalnızca maddi şeyler değildir. Akıl, his, idrak, sevgi, merhamet gibi şeyler, ayrıca Allah (c.c.)’ın gönderdiği hidayet, din ve peygamberler de birer nimettir. Küfre düşenler bunları da bilmezler. [16]
Küfre sapanların bazı özelliklerini Kur’an diliyle şu şekilde sıralayabiliriz:
“Onların kalpleri hakka karşı kapalıdır; çünkü onu duymak, onu kabul etmek istemiyorlar.” [17]
“Onlar hak ile sürekli bir mücadele içerisindedirler, hakkın duyulmaması, insanların hakka yanaşmaması için, Allah hakkında, İslâm hakkında sürekli mücadele eder, karşı korlar.” [18]
“Onlar müslümanlara ve İslâma karşı hoşgörülü değillerdir, saldıracakmış gibi davranırlar. Ellerinden gelse müslümanları kendi dinlerine döndürmeye çalışırlar.” [19]
“Onlar şeytanın en iyi dostları ve askerleridirler.” [20]
“Kendi hevalarına (aşırı isteklerine) tanrı gibi önem verirler, hevalarının peşinden giderler.” [21]
“Gözleri hakka karşı kör olduğu için, yaptıkları kötü işleri iyi zannederler.” [22]
“Onlar İslâm ile, onun ilkeleriyle ve müslümanlarla alay eder dururlar, müslümanları ve dinlerini eğlence yerine korlar.” [23]
“Onlar, İslâm’a ve onun ilkelerine karşı kibirli davranış gösterirler, Allah’a karşı büyüklenirler.” [24]
“Onlar dünyaya, dünya malına, paraya, makamlara aşırı bir şekilde bağlıdırlar.” [25]
“Küfredenler aslında kendilerine ve başkalarına çok zarar verdikleri ve İslâm karşısında direnip, günahlara, kötülüklere, fesatlara, isyanlara sebep oldukları için zalimdirler. Şüphesiz ki Allah’ın ayetlerini yalan sayandan daha zalimi olamaz.” [26]
“Onlar, Hakkı duymadıkları için ölü gibidirler.” [27]
“Ölümden ötesine bakmazlar.” [28]
“Onlar batıl olan şeylere iman ederler.” [29]
“Onlar eninde sonunda pişman olacaklar, yaptıkları hatayı anlayacaklar, tuttukları yolun yanlışlığının farkına varacaklar ama iş işten geçecek.” [30]
Bütün bunları gördükten sonra küfrün ne derece kötü bir durum olduğunu anlayan Müslüman kendine çeki düzen vermeli hal ve tavırlarına dikkat etmelidir. Bunun yanında dilinden çıkan sözlere de aynı şekilde ihtimam göstermelidir. Daima Tevhid’in o engin ve şerefli yolunda yürümelidir. Kulluğunun nimetini bilmeli ve şükrünü her halükarda yerine getirmelidir.
[1] İslam’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, s. 107–109.
[2] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır.
[3] Nahl sûresi, 16/106.
[4] Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e.
[5] Bakara sûresi, 2/6.
[6] Bakara sûresi, 2/26.
[7] Bakara sûresi, 2/161.
[8] Bakara sûresi, 2/171.
[9] Âl-i İmran sûresi, 3/4.
[10] Âl-i İmran sûresi, 3/116.
[11] Âl-i İmran sûresi, 3/178.
[12] Hicr sûresi, 15/2.
[13]İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, s.120–122
[14] Buhari, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8
[15] Kâfirun sûresi, 109/1–6.
[16] İslâm Akaidi, Ahmed Kalkan, s.271.
[17] İsra sûresi, 17/46.
[18] Lokman sûresi, 31/20; Hacc sûresi, 22/3.
[19] Bakara sûresi, 2/217.
[20] Araf sûresi, 7/146; Nahl sûresi 16 /163.
[21] Rum sûresi, 30/29; Furkan sûresi, 25/43.
[22] Kehf sûresi, 18/100-101; Mü’minun sûresi, 23/63.
[23] Araf sûresi, 7/51; Bakara sûresi, 2/22.
[24] Zümer sûresi, 39/59-60; Nuh sûresi, 71/7.
[25] Casiye sûresi, 45 /114.
[26] En’am sûresi, 6 /21; Araf sûresi, 7/37.
[27] Zümer sûresi, 39 /45.
[28] Ra’d sûresi, 13/5; Mü’minun sûresi, 23/35 -37.
[29] Ankebut sûresi, 29/67.
[30] Furkan sûresi, 25/27-28.