Despair
‘Yeis’, sözlükte, arzu edilen şeyden uzaklaşmak demektir.
Kavram olarak ‘yeis’, istek ve arzuların tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır.
‘Yeis’, reca’ (umut etme)’nin karşıtıdır.
İnsan yaratılışı gereği, kendisine yararlı olan şeyi çok ister. Bunu elde etmek için gayret eder ve çaba gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkanların gitmesini sevmez. Bu zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı imtihan için elinden alındığı zaman, hemen şikayete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında ‘hayır’ olmayan bir şey olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer.
Yeis hali, bir ümitsizlik veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı, istediğini elde edememesi anında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır. Şüphesiz bu durum insana ait egoizminin, inkârcı insanların da nankörlüğünün görüntüsüdür. Çünkü hakkıyla iman edenlerde böyle bir durum, böyle bir rahatsızlık olmaz.
İnkârcıların Bir Özelliği Olarak Yeis
Yeis hali, inkârcı insanların bir özelliğidir. Onların özellikle ölümden sonra gördükleri gerçek karşısında artık bir ümitleri kalmaz, dünyaya bir daha dönmeleri de söz konusu değildir. Karşılaştıkları kötü sonucu başlarından kimse savamaz.
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu veli (dost ve müttefik) edinmeyin; ki onlar, kâfir olanların mezar halkından umut kesmeleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.” (Mümtehine sûresi, 60/13.)
Onları gören hayattaki inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler, rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler.
Rabbinin verdiği nimetlere yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki dünya varlıkları, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin. Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya ve Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar.
Bu kötü duyguların sahibi, Allah’ı, kendisine bol bol nimet verirken ‘cömert’ nimet kesilince bu sefer de ‘cimri’ diye nitelendirmeye cesaret eder. Kur’an bu konuda dikkat çekici bir örnek veriyor:
“Fakat insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, onu bolca nimetlendirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını azaltsa, hemen der ki, Rabbim bana ihanette bulundu’” (Fecr sûresi, 89/15-16.)
İşte bu şekilde nankörlük illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu kimselerin Allah’ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri günahların çokluğundan ürkmeleridir. Ya da Allah’ın nimet ve rızık verirken Hikmet’e uygun olarak verdiğini anlayamamalarıdır. Halbuki Allah’a ihlasla teslim olmuş olan bir mümin, Allah’ın takdir ettiğine itiraz etmez. Kendi payına düşene razı olur. İlâhî adaletten asla kuşkusu yoktur.
Ayrıca inanır ki, işlediği her tür amelin kesinlikle karşılığını alacaktır. Allah’ın azabından da emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği salih amellerin tam olup olmamasındaki kuşkusudur. Yoksa Allah’ın rahmetinden umut kesmez, Allah’ın ihlasla işlenmiş bir ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile geçirmez.
Buna göre ümitsizlik hastalığı, inanç zayıflığından ya da Allah’ın sıfat ve fiillerinden şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, Allah’ın adaletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin Allah olduğunu da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere Allah’ın yeterli karşılığı vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar.
Böyle bir durum gerçek imanla bağdaşmaz.
“Biz insan üzerine nimetler akıttığımızda o Bizden yüz çevirip yan çizer. Ona bir şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.” (İsra sûresi, 17/83.)
Yeryüzündeki bütün kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları yüzündendir. Bu nedenle Allah (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler göndermiştir. Kötülük yapan kimseler bir anda her şeyin bittiğini düşünerek ümitsizliğe kapılırlar, Allah’ın kendileri için affedici olmadığını sanırlar. Halbuki Allah (c.c.) hakkındaki bu düşünce yanlıştır.
“Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler; fakat kendi ellerinin sunduğu şeyler sebebiyle onlara bir kötülük isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.” (Rum sûresi, 30/36.)
Allah (c.c.) yarattığı insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını anlayıp tevbe edenleri, inkârdan sonar imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem de onların tevbelerinden razı olur. İnsan sürekli hata yapar, Allah (c.c.) da hatalarından vazgeçenleri (tevbe edenleri) bağışlamaya devam eder.
Allah’ın Rahmetinden Ümitsiz Olunamaz
Ümitsizliğin en kötüsü Allah’ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için şirk, kimileri için de büyük günahtır.
Kur’an şöyle diyor:
“Oğullarım, gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf sûresi, 12/87.)
“De ki: Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?” (Hicr sûresi, 15/50.)
Allah (c.c.) günahkâr müminleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, Allah’ın rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor.
“De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” (Zümer sûresi, 39/54)
Bundan sonra gelen ayetlerde bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah’a teslim olmakla ve Allah’tan gelene (Kur’an’a) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.
Akaid kitaplarında ‘yeis halinde’ iman olur mu, olmaz mı, konusu geçmektedir. Ölmek üzere olan, daha doğrusu ölümün şiddetini bizzat görüp, hayattan bir umudu kalmayan bir kimsenin, ölüm korkusuyla iman etmesi geçerli midir?
Kur’an, yeis halindeki imanın geçerli olmadığını açıkça söylüyor. Buna benzer bir uyarı da suda boğulmak üzere olan ve ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettim’ diyen Firavun’a yapılmaktadır. (Yunus sûresi, 10/90-91.)
İman edip salim amel işleyen müminlerin tevbesi ise can boğaza gelinceye kadar geçerlidir. (İbnu Mace, Zühd/30.)
Yeis bir ümitsizlik, eli kolu bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki hiçbir insan için caiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa düşerler. Allah (c.c.) her bir başarıyı sebeplere bağlamış, günah ve hataları da tevbeden sonra bağışlayacağını müjdelemektedir.
Rabbimiz bütün umutların bittiği yerde, gökten yağmur indirip yeri canlandırır. Tıpkı yağmur gibi olan rahmetini her zaman gönderir. Ölü kalpleri diriltir, kötülükleri iyiliğe çevirir. O, kendisinden hakkıyla korkup sakınanlara her zaman bir çıkış yolu yaratır. (Tahrim sûresi, 65/22.)
Ancak Allah’ın azabından da kimse emin olamaz, zira kimin hakkıyla kulluk yaptığını ve kimin ibadetlerinin kabul edildiğini ancak Allah bilir.