Despair
YEİS
‘Yeis’ sözlükte, arzu edilen şeyden uzaklaşmak, ümit kesmek demektir.
Kavram olarak ‘yeis’, istek ve arzuların tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır. [272]
‘Yeis’, reca’ (umut etme)’nin zıddıdır.
İnsan yaratılışı gereği, kendisine yararlı olan şeyi çok ister. Bunu elde etmek için gayret eder ve çaba gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkânların gitmesini sevmez. Bir zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı sınanmak için elinden alındığı zaman, hemen şikâyete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında ‘hayır’ olmayan bir şey olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer.
Yeis hali, bir ümitsizlik veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı, istediğini elde edememesi anında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır. Şüphesiz bu durum insana ait bencilliğin, inkârcı insanların da nankörlüğünün görüntüsüdür. Çünkü gerçekten iman eden insanlarda böyle bir durum ve rahatsızlık görülmez.
İnkârcıların Bir Özelliği Olarak Yeis
Yeis hastalığı, inkârcı insanların bir özelliğidir. Bunların özellikle ölümden sonra gördükleri gerçek karşısında artık hiçbir ümitleri kalmaz, dünyaya bir daha geri dönmeleri de söz konusu değildir. Karşılaştıkları kötü sonucu başlarından kimse savamaz. Bu durumu Kur’an-ı Kerim şöyle açıklıyor:
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu veli (dost ve müttefik) edinmeyin ki onlar, kâfir olanların mezar halkından umut kesmeleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.” [273]
Onları gören hayattaki inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler, rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler.
Rabbinin verdiği nimetlere yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki dünya varlıkları, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin. Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya ve Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar.
Bu kötü düşüncelerin sahibi, Allah (c.c.)’ı, kendisine bol bol nimet verirken ‘cömert’; nimet kesilince bu sefer de ‘cimri’ diye nitelendirmeye cesaret eder. Kur’an-ı Kerim bu konuda dikkat çekici bir örnek veriyor:
“Fakat insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda bulunsa, ona bolca nimet verirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne zaman onu deneyerek, rızkını azaltsa, hemen der ki, Rabbim bana ihanette bulundu.’” [274]
İşte bu şekilde nankörlük illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu kimselerin Allah (c.c.)’ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri günahların çokluğundan ürkmeleridir. Ya da Allah (c.c.)’ın nimet ve rızık verirken Hikmet’e uygun olarak verdiğini anlayamamalarıdır. Halbuki Allah (c.c.)’a ihlasla teslim olmuş olan bir mümin, Allah (c.c.)’ın takdir ettiğine itiraz etmez. Kendi payına düşene razı olur. İlâhî adaletten asla kuşkusu yoktur.
Ayrıca inanır ki, işlediği her tür amelin kesinlikle karşılığını alacaktır. Allah (c.c.)’ın azabından da emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği salih (iyi) amellerin tam olup olmamasındaki kuşkusudur. Yoksa Allah (c.c.)’ın rahmetinden umut kesmez, Allah (c.c.)’ın ihlasla işlenmiş bir ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile geçirmez.
Buna göre ümitsizlik hastalığı, inanç zayıflığından ya da Allah (c.c.)’ın sıfat ve fiillerinden şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, Allah (c.c.)’ın adaletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin yalnızca Allah (c.c.) olduğunu da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere Allah (c.c.)’ın yeterli karşılığı vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir durum gerçek imanla bağdaşmaz.
“Biz insan üzerine nimetler akıttığımızda o Biz’den yüz çevirip yan çizer. Ona bir şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.” [275]
Yeryüzündeki bütün kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları yüzündendir. Bu nedenle Allah (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler göndermiştir. Kötülük yapan kimseler bir anda her şeyin bittiğini düşünerek ümitsizliğe kapılırlar, Allah (c.c.)’ın kendileri için affedici olmadığını sanarlar. Halbuki Allah (c.c.) hakkındaki bu düşünce yanlıştır.
“Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler; fakat kendi ellerinin sunduğu şeyler sebebiyle onlara bir kötülük isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.” [276]
Allah (c.c.) yarattığı insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını anlayıp tövbe edenleri, inkârdan sonra imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem de onların tövbelerinden razı olur. İnsan sürekli hata yapar, Allah (c.c.) da hatalarından vazgeçenleri (tövbe edenleri) bağışlamaya devam eder.
Allah (c.c.)’ın Rahmetinden Ümitsiz Olunamaz
Ümitsizliğin en kötüsü Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için şirk, kimileri için de büyük günahtır. Kur’an şöyle diyor:
“Oğullarım, gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” [277]
“De ki: Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?” [278]
Allah (c.c.) günahkâr müminleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, Allah (c.c.)’ın rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor.
“De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.” [279]
Bundan sonra gelen ayetlerde bu bağışlamanın, ancak tövbe ederek Allah (c.c.)’a teslim olmakla ve Allah (c.c.)’tan gelene (Kur’an-ı Kerim’e) uymakla mümkün olabileceği vurgulanmaktadır.
Akaid kitaplarında ‘yeis halinde’ iman olur mu, olmaz mı, konusu geçmektedir. Ölmek üzere olan, daha doğrusu ölümün şiddetini bizzat görüp, hayattan umudu kalmayan bir kimsenin, ölüm korkusuyla iman etmesi geçerli midir? Yoksa değil midir?
Kur’an-ı Kerim, yeis halindeki imanın geçerli olmadığını açıkça söylüyor. Buna benzer bir uyarı da, suda boğulmak üzere olan ve ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettim’ diyen Firavun’a yapılmaktadır. [280]
İman edip salih amel işleyen müminlerin tövbesi ise can boğaza gelinceye kadar geçerlidir. [281]
Yeis bir ümitsizlik, eli kolu bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki hiçbir insan için caiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa düşerler. Allah (c.c.) her bir başarıyı sebeplere bağlamış, günah ve hataları da tövbeden sonra bağışlayacağını müjdelemektedir.
Rabbimiz (c.c.), bütün umutların bittiği yerde, gökten yağmur indirip yeri canlandırır. Tıpkı yağmur gibi olan rahmetini de her zaman gönderir. Ölü kalpleri diriltir, kötülükleri iyiliğe çevirir. O, kendisinden hakkıyla korkup sakınanlara her zaman bir çıkış yolu yaratır. [282]
Ancak Allah (c.c.)’ın azabından da kimse emin olamaz, zira kimin hakkıyla kulluk yaptığını ve kimin ibadetlerinin kabul edildiğini ancak Allah (c.c.) bilir.
Yeis Hastalığından Kurtulmamın Yolu
Yeis hastalığından kurtulmanın yolu, ilk adım olarak, İslâm’ın itikat esaslarının tamamına kuşkusuz ve koşulsuz inanmak, ibadetlerini noksansız yapmaya çalışmak, günlük hayatında dinin ilkelerini uygulamak ve yüksek İslâm ahlâkını yaşamaktır. Bunu başardığı anda o insan için yaşamanın bir anlamı olacak ve hayatta karşılaştığı zorluklarla mücadele gücünü kendisinde bulacaktır. Çünkü bu inançla, dünya hayatının çok kısa bir hayat olduğunu, gerçek hayatın ise ahiret hayatı olduğunu ve bunun sonsuz olduğunu bilecektir. İşte bu inanç onu dirençli kılacak ve bu dünyada geçireceği kısa hayatın zorlukları karşısında asla yeise yani umutsuzluğa düşürmeyecektir.
İşte bütün yönleriyle açıklamaya çalıştığımız ‘yeis hastalığı’ da Müslüman için en faziletli amel olan ‘Cihad’ın önündeki engellerden biridir. Yeis içinde olan kimse cihat yapamaz. Cihadın önemini ve faziletini idrak etmiş bulunan Müslüman diğer engellerle birlikte yeis hastalığı ile de savaşacaktır. Eğitim ve öğretim yoluyla yapılan cihat sayesinde yeis engeli ortadan kaldırılacaktır.
[272] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.
[273] Mümtehine sûresi, 60/13.
[274] Fecr sûresi, 89/15-16.
[275] İsra sûresi, 17/83.
[276] Rum sûresi, 30/36.
[277] Yusuf sûresi, 12/87.
[278] Hicr sûresi, 15/50.
[279] Zümer sûresi, 39/54.
[280] Yunus sûresi, 10/90-91.
[281] İbnu Mace, Zühd, 30.
[282] Tahrim sûresi, 65/22.