In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Diseases of Bad Character / Bad Character / Despair
Bad Character

Despair

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

YEİS

‘Yeis’ sözlükte, arzu edilen

şeyden uzaklaşmak, ümit kesmek demektir.

Kavram olarak ‘yeis’, istek

ve arzuların tükenmesi, ümitsizlik, umudun kalmaması anlamındadır.[1]

‘Yeis’, reca’ (umut etme)’nin,

azmin zıddıdır.

İnsan yaratılışı gereği,

kendisine yararlı olan şeyi çok ister. Bunu elde etmek için gayret eder ve çaba

gösterir. Sıkıntı ve zorluktan hoşlanmaz. Elindeki nimet ve imkânların

gitmesini sevmez. Bir zorluğa düştüğü, elindeki nimetlerin bir kısmı sınanmak için elinden alındığı zaman, hemen

şikâyete başlar ve bunu bir şer, kendisi hakkında ‘hayır’ olmayan bir şey

olarak değerlendirir. Sonra da ümitsizlik üstüne ümitsizliğe düşer.

Yeis hali, bir ümitsizlik

veya kötümserlik halidir. İnsanın, kendisine dokunan bir zorluk, sıkıntı,

istediğini elde edememesi anında düştüğü psikolojik durumu anlatmaktadır.

Şüphesiz bu durum insana ait bencilliğin, inkârcı insanların da nankörlüğünün

görüntüsüdür. Çünkü gerçekten iman eden insanlarda böyle bir durum ve

rahatsızlık görülmez.

Yeis İnkârcıların Bir Özelliğidir

Yeis hastalığı, inkârcı

insanların bir özelliğidir. Bunların özellikle ölümden sonra gördükleri gerçek

karşısında artık hiçbir ümitleri kalmaz, dünyaya bir daha geri dönmeleri de söz

konusu değildir. Karşılaştıkları kötü sonucu başlarından kimse savamaz. Bu

durumu Kur’an-ı Kerim şöyle açıklıyor:

“Ey

iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir toplumu veli (dost ve

müttefik) edinmeyin ki onlar, kâfir olanların mezar halkından umut kesmeleri

gibi ahiretten ümit kesmişlerdir.”[2]

Onları gören hayattaki

inkârcılar da ölümden sonrası için bir umut ve kurtuluş yolu beklemezler,

rahmet ve cennet nimetlerinden yeise düşerler.

Rabbinin verdiği nimetlere

yeterince kanaat getirip şükretmeyen nankör kimseler, isterler ki ellerindeki

dünya varlıkları, bol nimetler hiç eksilmesin, artsın ve böylece sürüp gitsin.

Elindeki nimet eksilince veya biraz sıkıntı olunca hemen ümitsizliğe kapılmaya

ve Allah (c.c.) hakkında yanlış düşünmeye başlarlar.

Bu kötü düşüncelerin sahibi,

Allah (c.c.)’ı, kendisine bol bol nimet verirken ‘cömert’; nimet kesilince bu sefer de ‘cimri’ diye

nitelendirmeye cesaret eder. Kur’an-ı Kerim bu konuda dikkat çekici bir örnek

veriyor:

“Fakat

insan, ne zaman onun Rabbi kendisini bir denemeden geçirse, ona bir ikramda

bulunsa, ona bolca nimet verirse ‘Rabbim bana ikramda bulundu’ der. Ama ne

zaman onu deneyerek, rızkını azaltsa, hemen der ki, Rabbim bana ihanette

bulundu.’”[3]

İşte bu şekilde nankörlük

illetiyle hasta olanlar, ümitsizliğe düşerler. Bunun sebebi bu kimselerin Allah

(c.c.)’ın rahmetinin boyutlarını anlamamaları veya işledikleri günahların

çokluğundan ürkmeleridir. Ya da Allah (c.c.)’ın nimet ve rızık verirken Hikmet’e

uygun olarak verdiğini anlayamamalarıdır. Halbuki Allah (c.c.)’a ihlasla teslim

olmuş olan bir mümin, Allah (c.c.)’ın takdir ettiğine itiraz etmez. Kendi

payına düşene razı olur. İlâhî adaletten asla kuşkusu yoktur.

Ayrıca inanır ki, işlediği

her tür amelin kesinlikle karşılığını alacaktır. Allah (c.c.)’ın azabından da

emin değildir. Bunun sebebi de, kendi işlediği salih (iyi) amellerin tam olup

olmamasındaki kuşkusudur. Yoksa Allah (c.c.)’ın rahmetinden umut kesmez, Allah

(c.c.)’ın ihlasla işlenmiş bir ameli boşa çıkaracağını aklının ucundan bile

geçirmez.

Buna göre ümitsizlik

hastalığı, inanç zayıflığından ya da Allah (c.c.)’ın sıfat ve fiillerinden

şüpheye düşme nankörlüğünden kaynaklanmaktadır. Böyle kimseler, Allah (c.c.)’ın

adaletinden şüphe ettikleri gibi, rızık verenin yalnızca Allah (c.c.) olduğunu

da unuturlar. Yaptıkları güzel işlere Allah (c.c.)’ın yeterli karşılığı

vermeyeceği endişesini taşımaktadırlar. Böyle bir durum gerçek imanla

bağdaşmaz.

“Biz

insan üzerine nimetler akıttığımızda o Biz’den yüz çevirip yan çizer. Ona bir

şer dokununca da çok ümitsiz birisi haline geliverir.”[4]

Yeryüzündeki bütün

kötülükler, bütün aksaklıklar, bütün ifsatlar insanların yaptıkları

yüzündendir. Bu nedenle Allah (c.c.) insanlara uyarıcı ve müjdeleyici elçiler

göndermiştir. Kötülük yapan kimseler bir anda her şeyin bittiğini düşünerek

ümitsizliğe kapılırlar, Allah (c.c.)’ın kendileri için affedici olmadığını

sanarlar. Halbuki Allah (c.c.) hakkındaki bu düşünce yanlıştır.

“Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla

sevinirler; fakat kendi ellerinin sunduğu şeyler sebebiyle onlara bir kötülük

isabet ettiğinde de, hemen umutsuzluğa kapılırlar.”[5]

Allah (c.c.) yarattığı

insanın günah işleyeceğini de, isyan edeceğini de bilir. Ancak O, hatasını

anlayıp tevbe edenleri, inkârdan sonra imanı tercih edenleri hem bağışlar, hem

de onların tevbelerinden razı olur. İnsan sürekli hata yapar, Allah (c.c.) da

hatalarından vazgeçenleri (tevbe edenleri) bağışlamaya devam eder.

Müslüman Allah (c.c.)’ın

Rahmetinden Ümitsiz Olamaz

Ümitsizliğin en kötüsü Allah

(c.c.)’ın rahmetinden ümit kesmektir. Böylesine bir ümitsizlik kimileri için

şirk, kimileri için de büyük günahtır. Kur’an şöyle diyor:

“Oğullarım,

gidin de Yusuf ve kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit

kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut

kesmez.”[6]

“De

ki: Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?”[7]

Allah (c.c.) günahkâr

müminleri ümitsizliğe düşmemeleri konusunda uyararak, Allah (c.c.)’ın

rahmetinden yeise düşenin yanlışlığına işaret ediyor.

“De

ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım, Allah’ın

rahmetinden yeise düşmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü

O, bağışlayandır, merhamet sahibidir.”[8]

Bundan sonra gelen ayetlerde

bu bağışlamanın, ancak tevbe ederek Allah (c.c.)’a teslim olmakla ve Allah

(c.c.)’tan gelene (Kur’an-ı Kerim’e) uymakla mümkün olabileceği

vurgulanmaktadır.

Akaid kitaplarında ‘yeis

halinde’ iman olur mu, olmaz mı, konusu geçmektedir. Ölmek üzere olan, daha

doğrusu ölümün şiddetini bizzat görüp, hayattan umudu kalmayan bir kimsenin,

ölüm korkusuyla iman etmesi geçerli midir? Yoksa değil midir? Sorusu üzerinde

durulmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, yeis

halindeki imanın geçerli olmadığını açıkça söylüyor. Buna benzer bir uyarı da,

suda boğulmak üzere olan ve ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettim’ diyen

Firavun’a yapılmaktadır.[9]

İman edip salih amel işleyen

müminlerin tevbesi ise can boğaza gelinceye kadar geçerlidir.[10]

Yeis bir ümitsizlik, eli kolu

bağlı bekleme, kötümserlik ve biraz da tembellik durumudur ki hiçbir Müslüman

için caiz değildir. Kimileri çoğu zaman yapılması gerekeni yapmaya üşenirler

veya ne yapacaklarını bilemezler. Sonra da elleri koynunda bekleyerek umutsuzluğa

düşerler. Allah (c.c.) her bir başarıyı sebeplere bağlamış ve günah ve hataları

da tevbeden sonra bağışlayacağını müjdelemiştir.

Rabbimiz (c.c.), bütün

umutların bittiği yerde, gökten yağmur indirip yeri canlandırır. Tıpkı yağmur

gibi olan rahmetini de her zaman gönderir. Ölü kalpleri diriltir, kötülükleri

iyiliğe çevirir. O, kendisinden hakkıyla korkup sakınanlara her zaman bir çıkış

yolu yaratır.[11]

Bediuzzaman’ın Hutbe-i Şamiye

eserinde üzerinde en fazla durulan konu ümitsizliktir. Bunun çaresi olarak da,

ilahî rahmetten ümidini kesmemek anlamına gelen ‘el-Emel’i gösterir. Bu konu o

kadar önemsenmektedir ki, hutbenin yarısından fazlasını teşkil etmiştir. Bu

hutbenin verilişinden bir sene sonra (1912) ‘Devaü’l-Yeis’ (Ümitsizliğin İlacı)

isimli eserini yazmıştır.

Bediüzzaman’ın bu eserdeki

tespitlerine göre geri kalmışlığın ve felaketlerin en önemli sebebi

ümitsizliktir. Ümitsiz insan, ruhu çıkmış ceset gibidir. Türkçede ‘kolu kanadı

kırılmış’ diye bir tabir vardır. Arkasında yılanın olduğunu gören veya hisseden

kuşun kolu kanadı kırılır ve yılana yem olur. Hâlbuki kuşun uçmak gibi bir

avantajı ve yılanın sürünmek gibi bir dezavantajı vardır. Buna rağmen

ümitsizlik ve korku belası kuşu yem olmaktan kurtaramıyor. Ümitsizlik

damarlardaki kanın çekilmesi gibi ‘mevt-i müteharrik’ bir haleti yaşatır

insana. Savaşın neden kaybedildiğini soran padişaha komutan, ‘savaşın yüz tane

kaybedilme nedeni vardır’ der ve saymaya başlar. ‘Biiir: Barut yoktu…’ Daha

saymaya devam edecekti ki padişah, ‘Daha gerisini saymaya gerek yok’ diye

komutanı durdurmuş. Evet, ümidi olmayan fert veya milletlere barutu bitmiş

nazarıyla bakabiliriz.[12]

Bu nedenle Bediüzzaman’a göre ye’is, her kemalin, önündeki en büyük engeldir. ‘Yeis

(ümitsizlik) en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâm’ın kalbine girmiş.

İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda (batıda) bir-iki milyonluk küçük

bir devlet, şarkta (doğuda) yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve

vatanlarını müstemleke (sömürge) hükmüne getirmiştir. Hem o yeistir ki, yüksek

ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-ı umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı

hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış, az bir kuvvetle,

imandan gelen kuvve-i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde; o

kuvve-i maneviye-i hârika, me’yusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dört

yüz seneden beri üç yüz milyon Müslüman’ı kendilerine esir etmiştir. Hatta bu

yeis ile başkasının lakaytlığını ve füturunu (gevşekliğini) kendi tembelliğine

özür zannedip ‘neme lâzım’ der, ‘herkes benim gibi berbattır’ diye şehamet-i

imaniyeyi (imandan gelen kahramanlığı) terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.

Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o

katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. “Allah’ın

rahmetinden ümidinizi kesmeyin” (ayetinin) kılıcı ile o yeisin başını

parçalayacağız. “Bir şeyin tamamı elde edilmezse

tamamı da terk edilmez” hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşallah.’

‘Yeis; ümmetlerin, milletlerin ‘seretan’ (kanser) denilen en dehşetli bir

hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve “Kulumun

güzel düşünceleri ile ona (güzel) muamele ederim” (kudsî hadisinin)

hakikatine muhaliftir. Korkak, aşağı ve acizlerin şe’nidir, bahaneleridir.

Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni (işi) değildir.’[13]

Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşmek imanî bir problemi de beraberinde

getirir. Kur’an’da şöyle buyrulur: “…Allah’ın

rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü kâfir kavimden başkası Allah’ın

rahmetinden ümidini kesmez.”[14] Âlem-i İslâm’daki

ye’isten ciğeri yanan Bediüzzaman’ın çağdaşı ve arkadaşı Mehmet Akif de bu ümitsizlik halini şöyle tasvir eder:

Yeis öyle bir bataktır ki

düşersen boğulursun.

Azmine sarıl sımsıkı, bak ne olursun!

Yaşayanlar hep ümitle yaşar,

Me’yus olan, ruhunu vicdanını bağlar.

Ey şark! Ey ebedi meskenet!

Haydi, kımıldanmaya sen de bir niyet et.

Korkuyorum, Garbın elinden yarın,

Kalmayacak çekmediğin mel’anet.

İslâm âlemi olarak kurtuluşumuz, her şeyden önce def-i mefasid (zararlıları

uzaklaştırmak) kabilinden olan ümitsizliği atıp, celb-i menafi’ (faydalıları

almak) olan ümidi içimizde yeniden canlandırmaktadır. Bu nedenle Bediüzzaman,

en ufak bir bulut parçasını bile rahmet yağmurlarının müjdecisi olarak görür.

Her vesile ile Müslümanların maddeten hâkim olacaklarını beyan eder. O’nun ‘Ümitvar

olun, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür seda İslâm’ın sedası olacaktır.’

Sözü, dillerde pelesenk olmuş, söylendiği zamandan şimdiye kadar yediden

yetmişe herkese ümit aşılamıştır.

Yeis Hastalığından Kurtulmamın Yolu

Yeis hastalığından

kurtulmanın yolu, ilk adım olarak, İslâm’ın itikat esaslarının tamamına kuşkusuz

ve koşulsuz inanmak, ibadetlerini noksansız yapmaya çalışmak, günlük hayatında

dinin ilkelerini uygulamak ve yüksek İslâm ahlâkını yaşamaktır. Bunu başardığı

anda o insan için yaşamanın bir anlamı olacak ve hayatta karşılaştığı

zorluklarla mücadele gücünü kendisinde bulacaktır. Çünkü bu inançla, dünya

hayatının çok kısa bir hayat olduğunu, gerçek hayatın ise ahiret hayatı

olduğunu ve bunun sonsuz olduğunu bilecektir. İşte bu inanç onu dirençli

kılacak ve bu dünyada geçireceği kısa hayatın zorlukları karşısında asla yeise

yani umutsuzluğa düşürmeyecektir.

İşte bütün bu özellikleriyle ‘yeis

hastalığı’ da Müslüman için en faziletli ve gerekli bir amel olan ‘İslâm

Birliği’nin önündeki engellerden biridir. Çünkü yeis hastalığına kapılmış bir

kimse cihad yapamaz, ümitvar olamaz, gayret edemez. Günümüz Müslüman’ı, İslâm dünyasının

param parça olduğunu, İslâm ülkelerinin yöneticilerinin ayrı ayrı düşünce ve

bloklara bağlı olduğunu, birleşmelerinin çok zor olduğunu, dünyanın güçlü

devlet ve faktörlerinin buna fırsat vermeyeceklerini düşünerek İslâm Birliği

konusunda da ümitsizliğe düşmektedir. İslâm Birliği’nin önem ve faziletini

idrak etmiş bulunan Müslümanlar diğer engellerle birlikte yeis hastalığı ile de

savaşacaktır. Eğitim ve öğretim yoluyla yapılan cihad sayesinde yeis engeli

ortadan kaldırılacaktır.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.

[2] Mümtehine sûresi, 60/13.

[3] Fecr sûresi, 89/15-16.

[4] İsra sûresi, 17/83.

[5] Rum sûresi, 30/36.

[6] Yusuf sûresi, 12/87.

[7] Hicr sûresi, 15/50.

[8] Zümer sûresi, 39/54.

[9] Yunus sûresi, 10/90-91.

[10] İbnu Mace, Zühd, 30.

[11] Tahrim sûresi, 65/22.

[12] Arap Baharı ve Ümit, Risaleakademi,

Makaleler.

[13] Risale-i Nur, Bediuzzaman.

[14] Yusuf

sûresi, /87.