In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Traits of the Virtuous Statesman / Conduct toward Scholars
Traits of the Virtuous Statesman

Conduct toward Scholars

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

İLİM ADAMLARINA

KARŞI DAVRANIŞLAR

Erdemli

siyasetçi, devlet işlerinde âlimlerle istişare etmeyi bir usul haline getirir.

Önemli konuları ve problemleri o konunun uzmanı âlimlerle istişare etmeden

karar vermez. İlim kurumları, üniversiteler ve enstitülerin görevi, ülkenin

ihtiyaç duyduğu bilgi ve teknolojileri geliştirip, sistemleştirip onların

denemelerini yaptıktan sonra siyasetçilerin kullanımına hazırlamaktır.

İslâm

dini ilme, ilim adamlarına ve eğitime çok fazla önem vermektedir. Kişinin

kendisini yaratan Rabb’ini, yaratılış gayesini ve yaratılanların hikmetlerini

bilmesi üzerindeki sorumluluklardan bazılarıdır. Bunun için de bunları bilen,

bildiklerini yaşamaya çalışan ve insanlara aktaran âlimlere müracaat etmelidir.

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kim

bir ilim öğrenmek için bir yola girerse Allah onu cennete giden yollardan

birine dâhil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını

(üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar

âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, dolunaylı gecede

ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir.

Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar.

Kim de ilim elde ederse, bol bir nasip elde etmiştir.”[1] Âlimlerin, Peygamberlerin varisleri olduğunu

bildiren dinimiz, âlimlere düşmanlık edilmesini kesin bir şekilde

yasaklamaktadır.

Allah

Teâlâ, âlimlerin tavsiyelerine uymayı emrediyor: “Âlimlere sorun!”[2]

ve “Peygamberin emrettiğini yapın,

yasakladığından sakının!”[3]

Buyuruyor.

“Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.”[4]

“Bilmiyorsanız âlimlerden sorun!”[5]

“Bunun hükmünü peygambere ve ulül-emre (âlimlere) sorsalardı, öğrenirlerdi.”[6]

Ayet-i

kerimesinde geçen ulül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber

(s.a.v.) de “Ulül-emr, fıkıh âlimleridir”

Buyurdu.

Allah

Teâlâ insanların ilme ve âlime değer vermediği, âlimlere karşı alaylı konuşulduğu,

onlara karşı alay edildiği takdirde onlara karşı uygulayacağı yolu şöyle

açıklamaktadır: “Allah Teâlâ ilmi,

kullarının kalplerinden silmek suretiyle değil âlimlerin ruhlarını kabzetmek

suretiyle alacaktır. Sonuçta hiç âlim kalmayınca insanlar cahil bir takım

kimseleri kendilerine başkan edinirler, bunlara bir takım şeyler sorulur. Onlar

da ilimleri olmadığı halde fetva verirler de hem kendileri sapıklığa düşerler

hem de halkı sapıklığa düşürürler.”[7]

İlmini pratiğe aktarması gerekirken, söz dalaşı yapmaktan hoşlanan lüzumsuz

cedel ve münakaşaya giren kimselerin “hayırsız” ve “nasipsiz” olduklarını da şu

hikmetli selef sözünden öğrenmekteyiz: ‘Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona

amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de

ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar.’

Burada

karşımıza şöyle bir soru çıkabilir: Bizler ve erdemli siyasetçiler bütün

âlimlere mi saygı ve sevgi besleyeceğiz? Saygıyı ve sevgiyi beslenecek

âlimlerin özellikleri nelerdir? Burada faziletlerini ifade ettiği âlimlerin

vasfını Allah Teâlâ ayette şöyle tanıtmaktadır: “Yine insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da türlü renklileri

vardır. Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar. Şüphe yok ki Allah çok

güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir.”[8]

“Hiçbir insanın, Allah’ın kendisine Kitap, hüküm (hikmet) ve peygamberlik vermesinden

sonra (kalkıp) insanlara; Allah’ı bırakıp bana kul olun! Demesi olacak şey

değildir. Aksine (onun şöyle demesi gerekir): Okuyup öğrenmekte ve öğretmekte

olduğunuz kitap gereğince Rabbaniler (Rabbe halis kullar) olun!”[9]

Bu

âyet-i kerimede geçen “Rabbaniler” (rabbaniyyün), tahsil ettiği ilmin gereğini

kuşanan âlimler; üstün vasıflarıyla insanları terbiye eden, söz ve

davranışlarıyla onlara istikamet kazandıran örnek şahsiyetler demektir. Bu

durumda, ilminin hakkını vermeyen ve onu hayata geçirmeyen bir İslâm bilgini

“Rabbani âlim” unvanına layık olamamaktadır. Bugün ümmetin çektiği maddî-manevî

sıkıntıların ve sosyal buhranların temelinde de, bu unvanı taşıyan model

insanların az olması yatmaktadır. Rabbani âlim olarak görünüp de aslında öyle

olmayan insanlar hakkında şu hadis çok manidardır: “Kıyamet gününde, halktan ilk sorgulanacak üç kişiden biri, ilim

öğrenip öğretmiş, Kur’an okumuş bir kimsedir ki, buna sorulur, Cenâb-ı Hak ona lütuf ve ihsan buyurduğu

nimetleri sayar. O da bu nimetleri ikrar ve itiraf eder. Allah Teâlâ:

—Bu nimetlere karşılık ne yaptın? Der; O

da:

—Ya Rab! İlim öğrendim ve öğrettim, Kur’an

okudum, cevabını verince; Cenâb-ı Hak:

—Hayır, yalan söylüyorsun, ilmi sana

âlim desinler diye öğrendin. Kur’an’ı sana kari desinler diye okudun. Verilen

emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır.”[10]

Bütün

bu âyet-i kerime ve hadislerden âlimlerin ilmini amele döken, riya içinde

olmayan, söz ve davranışları arasında uyumsuzluk olmayan, Allah (c.c.)’ın

rızası dışında hareket etmeyen bir durumda olması gerektiğini anlamaktayız.

Peygamber

Efendimiz âlimlerin fazileti ve onları sevmemiz hususunda şöyle buyurmaktadır: “Âlimin âbide (çok ibadet eden) üstünlüğü,

benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir”, “Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat

ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki

balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında

bulunur.”; “Tek bir fakih, şeytana bin âbidden daha yamandır.”[11]

Bu yüzden âlimlere saygıyı gerek düşünce olarak ve gerekse hareket olarak

göstermek gerekmektedir.

Hz

Ali (r.a.)’nin ‘Bana ilimden bir harf öğretenin kölesiyim’ buyurması, âlime

saygının önemini göstermektedir. Bu sözdeki bir harften maksat, ilimden bir konudur.

İmam

Şâfiî, bir çobanı görünce ayağa kalkmış. Yanındakiler, ‘Bu çobana hürmetinizin

sebebi nedir?’ Diye sormuşlar. O da, ‘Bu çoban bana kitaplarda bulamadığım

ilimden bir konuyu öğrettiği için, yani benim hocam olduğu için hürmet ediyorum’

buyurmuştur. Hakikati bulmamıza sebep olanlara, bize çok gerekli ilimleri

öğretenlere gösterilecek hürmetin önemini bilmek gerekir.

İmam-ı

A’zam Ebû Hanîfe, hocasının evi tarafına ayağını uzatmazdı. Halbuki, aralarında

yedi sokak uzaklık vardı. İşte âlime saygı böyle olur.

Âlim

olmak kolay değildir. Çünkü din âlimi olmak için, Arapça’yı bütün

incelikleriyle bilmek, zamanının edebiyat ve fen ilimleri üzerinde yeterli

bilgi sahibi olmak, Kur’an-ı kerimi ve manalarını ezberden bilmek, binlerle

hadis-i şerifi ve manalarını ezber bilmek, İslâm’ın yirmi ana ilminde

mütehassıs olmak ve bunların kolları olan seksen ilmi iyi bilmek, dört mezhebin

inceliklerine vâkıf olmak, bu ilimlerde ictihad derecesine yükselmek,

tasavvufun en yüksek derecesinde olmak gerekir.

Nasıl

ki, Kur’an- kerimin muhatabı peygamber Efendimiz ise, Kur’an-ı kerimin tefsiri

olan, Hadis-i şeriflerin muhatabı da âlimlerdir. Bizler, doğrudan Kur’an-ı

kerimden hüküm çıkartamayacağımız gibi, hadis-i şeriflerden de doğrudan hüküm

çıkartamayız. Bizler âlimlerin çıkarttığı hükümlerle ancak amel edebiliriz.

Hukukî

bir işimiz olduğunda, hemen ilgili kanun yahut Anayasa kitaplarına müracaat

etmeyip bir hukukçuya başvuruyor isek; sağlık problemimiz olduğunda, uzman

doktora müracaat edip, onun bilgisinden tecrübesinden istifade ediyorsak, aynı

şekilde dinimize ait emir ve yasaklarda da konunun uzmanı olan fıkıh âlimlerine

müracaat etmemiz gerekir. Akıl da mantık da bu yolu gösterir. İslâm toplumunun

bir ferdi olarak bunu yapmaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak erdemli siyasetçi de

bizden daha fazla ihtiyaç hissetmelidir.

Sağlık

problemimizi tıp kitaplarından kendimiz halletmeye kalktığımızda canımızdan

olduğumuz gibi, dinimize ait meselelerde de, âlimleri devre dışı bırakıp

doğrudan Kur’a-ı kerim ve Hadis-i şeriflerle halletmeye kalkarsak, çok büyük

itikadî ve amelî hatalara düşebiliriz. Çünkü her ilmin usulü (metodoloji)

olduğu gibi dinî ilimlerin de her birinin ayrı ayrı usulleri (metodolojileri)

vardır. Bu usul ilimleri tahsil edilmeden o ilim üzerinde çalışma yapılamaz.

Yüksek

ruhlar, sevdikleri ruhları yukarı çekerler. Alçak ruhlar da aşağı çekerler.

İnsan öldükten sonra, ruhunun nereye gideceğini, dünyada sevdiklerinin halinden

anlamalıdır. İnsan, başkalarını yaratılış veya akıl icabı yahut kendisine

yaptığı iyilikler icabı veya Allah rızası için sever. Dünyada birbirini seven

insanların ruhları birbirini cezbettiği gibi, kıyamette de birbirlerini

cezbederler.

Erdemli

siyasetçi bütün bu bilgiler doğrultusunda ilim adamlarına ve âlimlere azami

derecede saygı göstermeli, devlet işlerinde konu ve ihtisaslarına göre onlardan

en iyi şekilde yararlanmalı ve sürekli olarak istişare ve fikir alış-verişi

içinde olur. Âlimlerin görüşlerini aldıktan sonra karar vermesi halinde pişman

olmaz.

[1] Ebu Dâvud, İlm, 1; Tirmizî, İlm, 19; İbnu Mâce,

Mukaddime, 17.

[2] Nahl sûresi, 16/43.

[3] Haşr sûresi, 59/7.

[4] Ankebut sûresi, 29/43.

[5] Nahl sûresi, 16/43.

[6] Nisa sûresi, 4/83.

[7] Sahih-i Buhari, Ehl-i İlmin Fazîleti Hakkında, 86.

[8] Fatır

Sûresi, 35/28.

[9] Âl-i İmran

Sûresi,3/ 79.

[10] Müslim,

İmâret, 152; Tirmizî, Zühd 48; Nesâî, Cihâd 22.

[11] Tirmizî,

İlm 19.