In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Traits of the Virtuous Statesman / Conduct toward Employees
Traits of the Virtuous Statesman

Conduct toward Employees

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

İslâm

dini yalnızca kalplerde, gönüllerde ve vicdanlarda gizlenmeyi değil, toplum ve

bireyin bütün hayatında uygulanmayı emreder. Çünkü mensubu olduğumuz bu din;

hem itikadî, hem hukuki, hem ameli ve hem de ahlâki hükümleri olan bir dindir.

Allah (c.c.)’a ve O’nun peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, kadere ve

ahiret gününe kalbimizle olan imanımız, önce dilimizde, sonra işlerimizde ve

daha sonra eylem ve tavırlarımızda ortaya çıkmaktadır. Çünkü İslâm bütün

hükümleriyle bir yaşam dinidir. Temeli iman, hedefi de güzel ahlâktır.

Bir

kimsenin Müslüman oluşu, Kelime-i şehadet getirmekle başlar. Çünkü kelime-i

şahadet Müslümanlığın giriş kapısını teşkil eder. İnanarak kelime-i şehadet

getiren bir kimse şüphesiz mümindir. Abdest alır, namaz kılar, oruç tutar,

zekât verir, hacca gider, başkasının malına, namus ve canına tecavüz etmez,

hile yapmaz, faiz yemez, kumar oynamaz, falcılık yapmaz, ölçü ve tartılarda

hile yapmaz, hırsızlık etmez, emanete hıyanet etmez, helal olmayan şeylere göz

atmaktan sakınır, ihtikar (kara borsacılık) yapmaz, rüşvet almaz, zulüm (gasp)

yapmaz, hiçbir kimseyi aldatmaz, içki içmez, malını ve vücudunu safahat yolunda

harcamaz, vatanına ve milletine bağlanır, özetle Allah (c.c.)’ın emirlerini

noksansız yerine getirir ve yasaklarından da kaçınır.

Cenâb-ı

Hak, iyi insanlara da, kötü insanlara da birçok sayısız nimetler ihsan etmiş ve

nimetlerini verirken de ister iman etmiş isterse etmemiş olsun birbirinden

ayırmamıştır. Fakat akıl ve irade sahiplerinin, ahirette kavuşacakları

nimetleri elbette bir değildir. Onlara vereceği nimetleri, sa’y ve amel

kanununa bağlamıştır. Dünyada çalışan kazanır, çalıştığının mükâfatını görür,

çalışmayanlar da, tembelliğin cezasını bulur.

Allah

(c.c.), nimet, sağlık ve rızık hazinelerinin tek sahibidir. Bu nimetleri bize,

çalışmak şartıyla verir. İnsanı fakirlikten, açlıktan kurtaran, ancak çalışmak

ve çabalamaktır. Yalnızca çalışmak da yeterli değildir. İşini iyi bilmek

(işinin erbabı olmak) dikkat ve sebat göstermek gerekir. Bir insan yapacağı işe

dikkat etmez ve sebat göstermezse, ondan yarar sağlayamaz. O durumda kaderim

kötü imiş, demek haksızlık olur. Bunun için, Müslümanlar çocuklarına ilim,

marifet (san’at) öğretmek, onları mü’min ve iyi ahlâk sahibi bir insan olarak

yetiştirmek gerekir.

İslâm’dan

önce Arap yarımadasında ve dünyanın diğer yerlerinde, akla hayale gelmeyen

binbir türlü rezalet hüküm sürüyordu. Fakirler, biçareler, sefalet altında inim

inim inletiliyor, insanlar her türlü hürriyetten yoksun bırakılıyordu; ölmek

yaşamaktan daha hayırlı idi. Halk kitlesi aç ve sefildi; zenginler, tefeciler

tarafından, mütemadiyen sömürülüyordu. Bu karanlık dünyanın üzerine 610 miladi

yılında bir ışık doğdu. Böylesine bir dünya nizamını öksüz ve yetim bir yavru

değiştirmişti. Zira Allah (c.c.) İsra sûresi 81. ayet-i kerimede: “De ki! Hak geldi ve batıl yok oldu, gitti.

Gerçekten batıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.” Buyurmuştur.

Allah

(c.c.), Necm sûresi, 39-41’ inci ayet-i celilelerde: “Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur ve

muhakkak onun ameli yarın (kıyamette) görülecek, sonra ona en değerli mükâfat

verilecek.” Buyurmaktadır.

Rasûl-i

Ekrem (s.a.v.) hayırlı bir Müslüman hakkında: “Sizin en hayırlınız ahiretini dünyası için, dünyasını da ahireti için

terk etmeyenlerdir. Hayırlı Müslüman, dünyasını da ahiretine çalışan, her

ikisinden de nasibini alandır. İki gününü birbirine eşit yapan aldanmıştır.”

Buyurdular.

Her

Müslüman hem dünyası ve hem de ahireti için çalışacaktır. Her türlü saadet

çalışmakta, her türlü felaket tembelliktedir. Kötülüğün kapısını tembellik

açar, ocaklar söndürür, her türlü ahlâksızlığa sevk eder. Gerçek Müslüman

çalışkan adam demektir. Çünkü Allah’ın (c.c.) emri çalışmaktır. Peygamber

(s.a.v.) çalışınız, demektedir. Allah’ın (c.c.) bütün peygamberleri bil’fiil,

bu emirlerini çalışarak bizlere öğretmişlerdir. Bütün alimler, salihler de

çalışmış, bizlere örnek olmuşlardır. Öyleyse bizlere düşen de çalışmak, hem de

iyi ve doğru çalışmaktır. Her şey çalışmakla elde edilir. Yaşamak için çalışmak

lazımdır. İlim çalışmakla öğrenilir, zenginlik de çalışmakla elde edilir.

Allah

(c.c.) bize el, ayak vermiş; göz, kulak, akıl, fikir, veren Allah’a (c.c.)

şükrederek çalışmamız lazımdır.

Kesb,

çalışıp kazanma, kazanç, bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf

etmesi demektir. İslâmiyette kişinin çalışıp rızkını kazanması, geçimini

sağlaması (kadın ve erkeğe) farzdır. Rasûlullah (s.a.v.) “Helal aramak ve elde

etmek için çaba sarfetmek, farzdan sonra farzdır.’’ buyurmuşlardır. Yine Kesb, helal mal kazanmak

demektir. Kesb, malı artırır, fakat rızkı artırmaz. Rızk mukadderdir. Yaşamak

için lazım olan malları helalden kazanmağa çalışmak gerektir. Kendine,

evladına, iyaline ve borçlarını ödemeğe lazım olanları kesb etmek farzdır. Zira

Rasûlullah (s.a.v.) “Beş vakit namaz kılmaktan sonra, çalışıp helal kazanmak,

her müslümana farzdır.’’ Buyurmaktadır.

Kur’an-ı

Kerim’ de ‘Sa’y’ kelimesi kullanılmıştır. Lügatta sa’y, oluşmak, iş görmek,

gayret sarfetmek manalarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de, çalışmanın, emek

sarfetmenin önemine ve herkesin ancak kendi yaptığının karşılığını bulacağına

işaret edilmiştir. Nitekim Allah (c.c.) meali evvelce verilen ( Necm Sûresi 39.

ayet-i kerimesinde) bu hususu açıklar ve insanın kainat ve toplum içindeki

yerini ancak çalışmakla alabileceğini belirtir. Bu hüküm, insanı sadece kişisel

ve ailevi ihtiyaçlarını giderecek çalışmaya değil, aynı zamanda içtimai üretimi

ve refahı sağlayacak çalışmaya teşvik etmekte, bunu kendisine çok yönlü bir

vazife olarak hatırlatmaktadır.

Dünyada

hiçbir din ve iktisad sistemi, İslâm dini kadar çalışmaya yer vermemiştir.

Dinimizde çalışmak herkese borçtur. Çalışmak en büyük ibadettir. Kur’an-ı

Kerim’de 360 ayet-i kerime, iş ve amele (çalışmaya), 190 ayet-i celile fiile

işaret etmektedir. En’am Sûresi 164. ayet-i kerimede: “Herkesin kazancı ancak

kendine aittir. Hiçbir günahkar, başkasının günahını çekmez. Sonunda dönüşünüz

Rabbinizedir. O vakit Allah dünyada ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri size

haber verecektir.’’ Buyurulmuştur. Dinimiz bize çalışmayı emreder. Kulun

rızkını Allah (c.c.) verir diye çalışmayan, aç kalır. Allah (c.c.) bizi

muhafaza eder deyip, kendisini esirgemeyen, tehlikeye düşer. Çalışmak insana,

hayat, rızk, saadet, rahat, şeref ve itibar getirir. Tembellik insanı daima

sıkıntı içine sürükler; çalışmayan bir insan her şeyden mahrum olur. Mükellef

olduğumuz vazifenin gereklerine ve güzelce idaresine çalışır isek, yavaş yavaş

o işin erbabı olur; büyük bir makama nail oluruz ki, bu cihette itibar ve

haysiyetimiz günden güne artmaya başlar ve dünyada rahat etmiş oluruz. İnsan

hangi işte bulunursa bulunsun, ‘bunu terketsen ne olur; insan bu işte para mı

kazanır, itibar mı bulur, rahat mı bulur?’ dememelidir. Çünkü her işte Rabbin

keremi ile ve ancak sa’y (çalışmakla) ve gayret ile işin erbabı olunur.

Çalışkan kimse, gerek Hak Teâlâ (c.c.) ve gerekse halk nezdinde mutlaka aziz ve

muhterem olduğu gibi, günden güne terakki (ilerleme) kaydeder ve her arzusuna

sahip olur, daima işi yolunda gider, bu sebeple hiçbir hususta zahmet ve

meşakkat çekmez, kemali istirahat ve saadetle yaşar. Aksine, çalışmayanlar

evvel emirde hiçbir emele, gayeye nail olamazlar. İkincisi, tembel olanların

fikri zayıf, arzuları noksan olmakla beraber, nihayet kendileri dahi cahil

kalır, hakir ve zelil sayılıp, insanlar arasında hayvandan bir farkları yoktur.

Tembellik birçok kötü ahlâki neticeler doğurabilir. Yani, boş ve avare

gezenlerin üzerine şeytan daima galebe eder, fuhşiyata, günaha ve kötü yollara

teşvik eder. Daima sefalette, zahmet ve meşakkatle hayatını sürdürmekte,

herkese karşı menfur, merdud olmaktadır. Bunun için çalışmak lazımdır. Bir

toplumda iş görmeden kazanmak, kazandığı zaman da hırsızlıkla, rüşvetle veya

ihtikârla, refah seviyesine erişmek mümkün değildir.

Allah

(c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Herkes kazancına bağlıdır, iyi

iş yapan kendisine, kötü iş yapan yine kendisine.’’

Yukarıda

belirtilen ayet-i kerimelerden açık olarak anlaşılıyor ki, maddî olsun, manevî

olsun, kazanç ve zarar hep kendi karar ve işlerimizin birer neticesidir.

Zevklerimiz ve elemlerimiz, düşmelerimiz, kalkmalarımız hep kendi işlerimizin

birer sonucudur. Netice itibariyle bunlardan kendimiz sorumluyuz. Bu binanın

mimarı biziz. Hangi taraf için çalışırsak, Allah (c.c.) onu verir.

Kâinata

gözümüzü çevirip baktığımız zaman, her yerde sürekli bir hareket ve faaliyet

görürüz. Ay, güneş, yıldızlarıyla gökler, dünya ve içindeki canlılarla birlikte

bütün cisimler hareket halindedir. Esen yeller, akan seller, dalgalanan deniz

ve topraktaki her bir i, bu faaliyetin mantıki birer şahididir. Şair Mehmet

Akif bunu ne güzel ifade ediyor:

Bir

baksana, gökler uyanık, yer uyanıktır.

Dünya

uyanıkken uyumak maskaralıktır.

İnsan,

faaliyetten uzak kalamaz, çalışmak mecburiyetindedir. Vücudun tabii ihtiyaçları

insanı bu istikamete zorlamaktadır. Bunun aksini düşünmek yanlıştır. İnsan,

faaliyetinde muvazeneyi temin etmedikçe, ileri gidip ifrata, geri kalıp tefrite

düşmekten kurtulamaz. Muvazenesiz bir çalışma içinde, müstakim bir yol takip

etmenin imkânı yoktur.

Müslümanlık,

çalışma dinidir. Tembelliğin Müslümanlıkta yeri yoktur. Peygamberimiz (s.a.v.)

tembelleri ve boş duranları hiç sevmezdi. Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek

dualarından bir tanesi. “Allah’ım!

Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım.’’

Rasûlullah

(s.a.v.) Efendimiz, Medineye hicretlerinde, Mekkeli ve Medineli Müslümanları

kardeş etmişler, onları namaz vakitlerinin haricinde ziraate, ticarete sevk

etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.), Yahudilerin kuyusundan su çekerken görüp ayıplamak

isteyenleri şöyle cevaplandırdı: ‘Alın teri ile kazanmak ayıp değildir, el açıp

dilenmek ayıptır.’

Kendini

ve çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmemek, onların ihtiyacını helalden kazanmak,

dinde cihad sayılan şeylerdendir. Çok ibadet etmekten daha üstündür. Bir gün

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı ile oturuyordu. Sabah erkenden bir genç,

hızlı hızlı yanlarından geçti ve dükkânına gitti. Sahabe-i kiram : ‘Yazık,

keşke bu erken vakitte din işine baksaydı!’ deyince, Rasûlullah (s.a.v.) :

“Öyle söylemeyiniz. Eğer başkalarına muhtaç olmamak için gidiyorsa, Allah

(c.c.) yolundadır. Övünmek için, desinler için ve zengin olmak için gidiyorsa,

şeytanın yolundadır. İnsanlara muhtaç olmayıp, dünyalığını helalden kazanan

veya komşularına ve akrabalarına iyilik yapan, kıyamet günü yüzü ondördüncü

gecedeki ay gibi olur. Ticaretle uğraşınız; zira insanların rızkının onda

dokuzu ticarettedir. Dilencilik kapısını kendine açana Allahü Teâlâ (c.c.)

yetmiş fakirlik kapısı açar; ihtiyaç ve zarureti artar.’’ buyurmuşlardır.

(Kimya-yı Saadet)

Hz.

Ömer (r.a.), bir hutbelerinde cemaate vaaz ederken: ‘Sizden herhangi biriniz

bir köşeye çekilip, Allah’ım (c.c.) bana rızık ver! Diye tembel beklemesin.

Hepiniz çok iyi bilirsiniz ki; gökyüzü altın, gümüş yağdırmıyor ve yağdırmaz’

buyurdular. Demek oluyor ki, her Müslüman çalışacak, çalışma sebeplerine

sarılacaktır. Çalışan kimseleri Allah (c.c.) da sever, kullar da sever.

Peygamberimiz (s.a.v.), “Doğru yoldan çalışıp kazananlar, Allah’ın (c.c.)

sevgili kullarıdır. Çalışıp kazanan kullarını Allah (c.c.) sever.’’

buyurmuşlardır.

İnsan

için kendi emeğinden başka güvenecek bir şeyi yoktur. İnsanın eline,

çalışmasının, çabalamasının sonucu olarak, kıymetli, güzel şeyler geçer.

Çalışmayan tembel adamlar, mahrumiyet içinde herkese yük olurlar. Yaptığı işten

kimseye hayır gelmez. İş yaptıranlar da memnun olmaz, kendisine beddua ederler.

Rasûlullah

(s.a.v.) “Helalinden istemek ( kazanmak, Hak uğrunda yapılan) bir muharebe (

kadar ecirli- sevablı)’dır. Hiçbir kimse, kendi elinin emeğinden daha tatlı ve

hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah’ın (c.c.) peygamberi Davud (a.s.)

bile, kendi emeğinden yerdi.’’

buyurmuşlardır.

Bir

gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) birkaç kişi geldi. ‘Ya Rasûlallah! Bizde bir

adam var. Gündüz oruçla, geceleri de namazla, zikirle meşgul oluyor, dediler;

yani bu adam çok mübarek bir adam demeye getirdiler. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) onlara sordu: “O halde onun yiyeceğini kim temin ediyor? Onlar: ‘Biz temin ediyoruz.’ diye cevap

verdiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) “Demek ki siz, hepiniz ondan daha

hayırlısınız.’’ buyurdular.

Sağlığı

yerinde, güçlü kuvvetli bir Arabi, Rasûl-i Ekrem Efendimize (s.a.v.) gelerek:

‘Muhtac-ı himmet bir fakirim; bana sadaka verip yardım ediniz.’ diye dilencilik

yoluyla para istedi. Peygamber Efendimiz

(s.a.v.) el açıp dilenen bu sapsağlam kişiye : “Senin evinde bir şeyin

var mı?’’ diye sordu. O zat büyük bir saflık ve dürüstlükle: ‘Evet var’ dedi ve ilave etti: ‘Kalın bir

maşlahım var. Bir kısmını sırtıma örter, uzanan uçlarını da altıma sererim.

Bundan başka bir de ağaçtan oyma su kabım vardır, çoluk çocuğumun içeceklerini

muhafaza ederim.’ O zatı dikkatle dinleyen Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle

buyurdular: “Bu söylediklerinin ikisini de hemen bana getir.’’ Uzun boylu

perişan kıyafetli zat, derhal evin yolunu tuttu ve birkaç dakika sonra, bir

elinde deve yönünden dokunmuş kalın bir maşlah; diğer elinde de ağaçtan oyma su

kabıyla geldi ve her ikisini de Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, ashab-ı kirama

dönerek, “Bunları kim satın alır?” diye sordu. Hazır bulunanlardan biri: ‘Ben

bir dirheme satın alabilirim, ya Rasûlallah! dedi. Allah’ın Rasûlü (s.a.v.)

tekrar sordu. “Artıran yok mu?’’ Bir

başkası, ‘ben iki dirhem verebilirim, dedi. Ve maşlah ve su kırbası, onun

üzerinde kaldı. İki dirhemi kişi, eşyayı alıp gittikten sonra, Rasûlullah

(s.a.v.) parayı fakir kişiye teslim ederken şöyle buyurdu: “Bu paranın bir

dirhemi ile, kendinin ve ailenin ihtiyaçlarını al. Diğer bir dirhemi ile de bir

balta ile bir ip alarak yanıma gel!’’ Yaptığı işlerin nereye varacağını

bilemeyen bu kişi, paranın bir dirhemi ile ev ihtiyacını temin ettikten sonra,

geriye kalan bir dirhemi ile, balta ile ip alarak tekrar Rasûlullah (s.a.v.)’in

yanına döndü. Rasûlullah (s.a.v.) perişan kıyafetli, çekingen ve korkak zatın

elinden tuttu ve : “Git, şehrin kenarında kuru hurma dallarını kes; sonra getir

ve sat. Onbeş gün bu işe devam ettikten sonra, bana tekrar uğra!’’ buyurdular.

O güne kadar kendisinin bir şey yapabileceğini aklı kesmeyen, ancak dilenmek

suretiyle yaşayabileceğini zanneden adam, Rasûlullah (s.a.v.)’in huzurundan

ayrıldı ve işe koyuldu. Aradan tam onbeş gün geçmişti. Adam Rasullullah

(s.a.v.) “Nasılsın?’’ diye sordu. Adam: ‘Elhamdülillah, on dirhem kazandım. Bunlardan

bir kısmı ile sattıklarımı geri alıp, ev ihtiyacımı temin ettikten sonra, bir

kısmı ile de gördüğünüz gibi üstümü başımı yeniledim.’ O zaman Peygamber

Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Birinizin sırtı ile odun getirip satarak

nafakasını kazanması, avuç açarak dilenmesinden daha hayırlıdır.’’

İslâm

dininin gayesi, insanoğluna huzurlu bir hayat bahşetmektir. Hakiki mü’minler,

Müslümanlar, işini, gücünü, san’atını iyi, doğru dürüst, düzgün yaparlar. Her

Müslüman bilir ki, işini sanatını iyi yapan kullarını Allah (c.c.) sever ve

onlardan memnun olur. Bir kimsenin san’atkar olabilmesi için çalışkan olması

lazımdır. Çalışmayan, tembel insanlar, sanatkar, sanat sahibi olamazlar.

Yaradılış itibariyle medeni bir varlık olan insanın, medeniyetin icablarına tab’an

meyli vardır. Toplu halde yaşamak, yükselme ve ilerleme kayd etmek ve bir

barınağa sahip olup iptidailikten kurulmak azmindedir. İnsanoğlunun aklen

araştırdığı ve ruhen meylettiği hususları elde edebilmesi için, her çeşitli

sanata ihtiyacı vardır. İnsanların muhtaç oldukların san’atların ilk

önderliğini Peygamberler, sahabeler, selef-i salihin, alimler, birçok din

önderleri yapmışlardır. Padişah ve şehzadeleri arasında incicilik, ticaret,

nakliyecilik, terzilik ve ayakkabıcılık, bez ağartıcılık, terlikçilik,

denizcilik, dokumacılık, karada ve denizde avcılık, marangozluk, kuyumculuk,

hattatlık gibi en yaygın sanatlara vakıf olanların bulunduğunu tarihi

eserlerden öğrenmekteyiz.

Başta

Allah’ın (c.c.) Peygamberleri olmak üzere, bütün büyükler, kıymetli insanlar,

çalışmayı hiç ihmal etmemişler, hepsi birer meslek sahibi olmuşlardır. Hz. Adem

(a.s.) çiftçilik, Hz. İdris (a.s.) terzilik, Hz. Nuh (a.s.) marangozluk, Hz.

İbrahim (a.s.) dokumacılık, Hz. Davud (a.s.) demircilik, Hz. Süleyman (a.s.)

hasırcılık, Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz de tüccarlık yapardılar. Ashab-ı

kiram Efendilerimizin her birisi bir işle meşgul olmuşlardır.

Müslümanların

yalnız ahiret rehberi değil, aynı zamanda bir dünya lideri olan Resul-i Ekrem

(s.a.v.) Hazretleri, mutad gazalarından birinde, yemek molası için bir yerde

konakladılar. Rasûlullah (s.a.v.) Hazretlerinin emr-i icabınca bir koyun

kesilecek, pişirilip gazilere dağıtılacaktı. Bunu kim yapacaktı? Hazır

bulunanlardan biri : ‘Koyunu ben keserim’ diye ayağa kalktı. Bir başkası da,

‘Et pişirmesini bilirim; ben de pişireyim’ dedi. Ashab-ı kiram, böylece

aralarında vazife taksimi yaparken, Efendimiz(s.a.v.) şu ifadede bulundular:

“Ben de hep birlikte yiyeceğimiz bu yemeğin ateşi için odun toplayayım;

sırtımda çok iyi hurma dalları taşırım.’’ buyurdular. Ashab-ı kiram hep

birlikte : ‘Haşa ya Rasûlallah! Biz bütün hizmetleri görürüz. Siz de şu hurma

ağacı altında istirahat buyurun’ dedilerse de; Müslümanların o aziz rehberi ve

yegâne lideri, şu cevabı verdiler: “Ben bilirim ki, siz bütün hizmetleri görür,

zahmetleri çeker, yemeği hazırlarsınız! Ancak siz çalışırken benim oturmam, siz

sıcakta terlerken benim istirahat etmem, beni rahatsız eder; ümmetine hizmet

ettirip kendisi istirahata dalan bir idareci olmak istemem; Allah (c.c.)

Hazretleri, kendisini Müslümanların içinde farklı muameleye tabi tutanları

sevmez.’’ buyurdular.

Hz.

Davud (a.s.) devamlı surette tebdil-i kıyafette halkı teftiş ediyordu. Bir gün

yine şehri gezerken, Allah (c.c.) tarafından bir melaike insan kıyafetinde

gönderildi. Hz. Davud (a.s.) önüne çıkarak, kendisi hakkında düşüncesini,

fikrini almak amacıyla halktan biri sandığı bu kişiye (Melaikeye) dedi ki: “Ey

kişi! Davud (a.s.) nasıl bilirsiniz?’ Kişi de, ‘İyi olarak bilirim, ancak bir

durum var ki, Davud (a.s.) kazancının kendi eli ve yalnız kendi alın teriyle

rızkını temin ederdi.’

Bir

gün Davud (a.s.)’nin oğlu Hz. Süleyman (a.s.) Allah’a (c.c.) şöyle dua etti:

‘Ya Rab! Benden önce kimseye vermediğin, benden sonra da bir benzerini hiç

kimseye vermeyeceğin bir mülk ve saltanatı bana ihsan et. Eğer sana hamd ve

senada kusur ve eksiklik edersem, benden ziyade sana şükür eden bir kulunu bana

göster!’ dediği zaman, Cenâb-ı Hak tarafından şöyle bir nida geldi: “Ey

Süleyman! Açlık ve susuzluğunu gidermek, avret yerlerini örtmek ve bana ibadet

etmek için kendi eli ile çalışan kimse, senden daha çok şükretmiş olur.’’ Bunu

duyunca Hz. Süleyman (a.s.) ‘Ya RAB! Kendi elimle çalışıp kazanmayı bana nasip

eyle.’ deyip Hak Teâlâ’dan niyaz eyleyince, Cebrail (a.s.) gelip, kendisine

hurma yaprağından zenbil örmesini öğretti. Hurma yaprağından zenbil yapanların

ilki Peygamber Süleyman (a.s.) oldu.

Hz.

Süleyman (a.s.) yalvararak : ‘Ey Allah’ım! Ahiretteki yoldaşımı bana bildir’

demiş. Yüce Allah, “Ey Süleyman! Öğleden sonra şehrin kuzey tarafına git; orada

ahiret yoldaşına rastlarsın’’ buyurmuşlardır. Hz. Süleyman (a.s.) öğleden sonra

şehrin kuzeyine doğru gitmiş. Epeyce gittikten sonra, sırtında bir yük odunla

gelen yaşlı bir zata rastlamış. Yaşlı zat, kan ter içinde, elbisesi yama dolu

ve elleri nasırlanmış birisiymiş. Bu zat dinlenmek için oturunca, Hz. Süleyman

(a.s.) kendini tanıttıktan sonra, ona: ‘Gel tahtıma ortak olalım; beraber yiyip

içelim, sıkıntıdan kurtul’ dedi. Yaşlı zat şöyle cevap verdi: ‘Ey Süleyman!

Allah (c.c.) sana mal-mülk vermiş, bana ise çalışma ve fedakârlık nasip etmiş;

senin hükümdarlığın senin olsun, benim odunlarım da bana kalsın.’ Hz. Süleyman

(a.s.) bunun üzerine : ‘Ey Pir-i fani! Benimle tahtı paylaşmıyorsun; hiç

olmazsa sana her gün birer akça maaş bağlayayım; ayrıca sana ve çocuklarına

yeni elbiseler vereyim’’ demiş. Yaşlı zat şöyle cevap vermiş: ‘Ey Süleyman!

Benim elim ayağım tutuyor, çalışıp nafakamızı sağlayabiliyorum; sen fazla

paranı ve elbiselerini ihtiyaç sahiplerine ver!’ Sonunda Hz. Süleyman (a.s.):

Burada birlikte olmayı geri çevirdin, fakat ahirette yoldaş olacağız.’

diyerek yaşlı zattan ayrıldı.

Bu

dünyada herkes ektiğini biçer. Burası çalışma yeridir. Yaşamak için çalışmak

lazımdır. İlim çalışmakla elde edilir, sağlık için, vatanın yükselmesi için

çalışmak gereklidir. En büyük işler çalışmakla başlamıştır. Büyük kişiler

çalışarak yükselmişler ve adlarını tarihe geçirmişlerdir. En büyük servet

çalışmaktır.

Hatem-i

Tai’nin cömertliği ve iyilik severliğini kendi zamanında bilmeyen yoktu. Bir

gün bu zata sormuşlar: ‘Ey Hatem! Yeryüzünde senden daha cömert, iyilik sever,

fakir fukaranın (yoksulların) ihtiyaçlarını gideren birisini gördün veya işitin

mi?’ demişler. Hatem Tai şöyle cevap vermiş: ‘Bir gün kırk deve kestirmiştim.

Bütün kabile reislerini ve tüm halkı davet etmiş, kendim de etrafa dolaşmaya

çıkmıştım ki, çevrede kim var, kim yok. Baktım ki, karşıdan çalı dikenlerini

arkasına yüklenmiş bir ihtiyar geliyor; yaklaştım, ‘Ey ihtiyar! Duymadın mı?

Hatem-i Tai’nin verdiği büyük ziyafeti? Develer kesmiş, helvalar, pilavlar

pişirmiş, bütün halk Hatemi’nin sofrasına toplanmış, sen niçin gitmedin?’

dedim. Oduncu ihtiyar: ‘Kendi arkamda taşıdığım bu çalı çırpı dikenlerini satın

alarak yediğim, Hatemi’nin verdiği ziyafetten daha sevimlidir.’ dedi. İşte bu

ihtiyarı Hatem’den daha cömert ve daha şerefli buldum; o ihtiyarın değerini

üstün gördüm’ demiştir.

Rasûlullah

(s.a.v.): “Hakikat Allah (c.c.) mü’min sanatkar kulunu sever. Veren el sahibi

olabilmek isteyen kimsenin, sanat sahibi olması veya bir iş tutması gerekir.’’

Buyurmuşlardır.

Bazı

düşünürler şöyle derler: Yalnız kalmaktan sakının! Yalnızlık akılları ifsat

eder, hürriyetinizi kısaltır, serbestliğinizi bağlar. Menfaatsiz gününüz

geçmesin. Sanatsız malınız gitmesin; çünkü ömür menfaatsiz geçirilmeyecek kadar

kısadır; mal, yersiz ve ölçüsüz harcanmayacak kadar azdır. Akıl sahibinin

hakkı, ömrünü ve malını hesaplı harcamaktır. Boş zaman (çalışmamak), insanı

sapıtır veya pişmanlık getirir. Eğer çalışmak yorgunluk ise, boş vakit geçirmek

fesattır.

Hz.

Ömer (r.a.) şöyle buyurur: ‘Rahatlık (çalışmamak), erkek için gaflet, kadınlar

için şişmanlık vesilesidir. Ey fakirler! Başınızı kaldırınız. Ticaret yapınız.

Zira çalışıp kazanmak ve ticaret yolu herkese açıktır. Tembel tembel durarak,

başkalarına yük olmayınız!’

İnsan

çalışırsa gönlünde ve evinde huzur olur, aile efradı darlık çekmez. Bir kimse

çalışmayı terk edecek olursa; Allah (c.c.)

da onlara çalışmalarından dolayı yardım etmiş, başarıya kavuşturmuştur.

Öğünmek

için, kibirlenmek için, ihtiyaçtan fazla kazanmak haramdır. Görülüyor ki,

ehlinin ve iyalinin nafakalarını temin etmek ve borçlarını ödemek için çalışıp

helal kazanmak, nafile ibadet yapmaktan kat kat daha fazla sevaptır.

Zaruret

olmadan bir şey istemek haram olduğu gibi, ücretsiz olarak başkasına iş

gördürmek de haramdır.

Kadının

ev işleri yapması, zevcesine teberrü ve ihsandır, çok sevaptır. Erkek de,

zevcesine nafakadan fazla ihsanlar da bulunmalıdır. Allah Teâlâ ihsan edenleri

çok sever. Rasûlulllah (s.a.v.) Efendimizin zamanından bu güne kadar, müslüman

kadınları ve erkekleri, zevc ve zevcelerine bu ihsanı yapmışlardır. Ezelden

ayrılmış olan rızk değişmez; aynı rızk helalden isteyene helal yoldan gelir,

haram işleyerek isteyene de haram yoldan gelir. Haram yoldan kazanan, hem büyük

günahlar işlemiş olur, hem de kazandıklarının hayrını görmez. Kazandıkları,

hekime, hakime, düşmanlara gider ve günah işlemekte kullanılır; insanı felakete

sürükler.

Dünya

ile ahiret zıddır. Ahireti kazanmak Şeraite uymakla olur. Şeraite uymakla nefse

uymak bir arada olmaz. Bir insan ya nefsine uyarak çalışıp, haramdan kazanır

veya hiç çalışmayıp başkalarının sırtından geçinir. Her ikisinde de dünyayı

kazanmış olur ama, felakete sürüklenir. Halbuki Şeraite (Allah’ın kanununa)

uyarak helalden kazanıp, mal, mülk ve mevki sahibi olan, ahireti de ele

geçirmiş olur, saadete kavuşur. Ahireti kazanmak demek, sadece mal, mülk, mevki

kazanmak için çalışmak olmayıp, Şeraite uygun olarak çalışıp, bunları helalden

kazanmak, haramları ve mekruhları terk etmek demektir.

Çalışan

Müslüman hem kendine, hem ailesine, hem milletine, hem yurduna karşı hayırlı,

faydalı bir insan olur. Bu da iyi çalışmakla olacaktır.

Fertlerin

ve milletlerin hayatında başarının sırrı çok çalışmaktır. Çalışmak, sadece

başarının değil, aynı zamanda sağlığın sırlarını da içinde bulundurur. Çalışan

insan hem kendisi, hem ailesi, hem de millet ve insanlığı için hizmet eder.

Dinç ve sağlıklı kalmanın yolunu da bulmuş olur. Hayatında çalışmayı bir

disiplin haline getirmiş insanlar için çalışmak sıkıntı değil, bir zevktir,

eğlencedir. Çalışan insan bahtiyardır. Onun için mutluluk sebebidir. Besmele-i

Şerife ile başlanarak, Allah (c.c.) ‘nin hoşnutluğu istenerek, severek ve

zevkle yapılan meşru bir iş, aynı zamanda bir ibadettir. Allah (c.c.)’nin

emrettiği günlük ibadetlerini yapan, ibadetlerinden arta kalan çok geniş

zamanını, faydalı birer çalışma ile değerlendiren kimse, ne iyi insandır. Sabah

namazını kıldıktan sonra kahvaltısını yapıp, tarlasına çift sürmeye giden

çiftçi, fabrikasına veya atölyesine giden işçi, dükkânı açan tüccar, dairesine

giden memur, kışlasına giden asker, Besmele-i Şerife ile başlıyor, Allah’tan

(c.c.) rızkını istiyor ve durmadan, yorulmadan, usanmadan çalışıyor ve kendine

düşen görevi tam bir disiplin ve ciddiyet içinde, dürüstlükle yapıyorsa, bilsin

ki, onun her anı, her saniyesi, her dakikası ve her saati, bir nevi ibadetle

geçiyor demektir. İslâm dini, insanların dünyada ve ahirette saadete ermeleri

için, en mükemmel kaideler vazetmiştir. Bu kaidelerin iyi kullanıldığı

asırlarda İslâm camiası, asude yaşamıştır. Bu gün İslâm alemi fakr-u zaruret

içindeyse, bu kabahat İslâm kaidelerinde değil, onu tatbik mevkiinde olup da

iyi tatbik edemeyenlerdedir. Tanzimat devrinin seçkin yazar ve şairlerinden

Ziya Paşa; çok gezmiş, batıyı görmüş ve bir gazelinde şöyle diyor:

‘Diyar-ı

küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,

Dolaştım

mülk-ü İslâmı, bütün viraneler gördüm.’

Biz

Müslümanlar çok ve sistemli çalışmağa mecburuz. Çok iş, az söz vecizesine

uymalıyız. Dünyada ancak çalışanlar kazanır, tembeller ise utanır. Bir milletin

hakiki efendileri çalışanlardır.

Dinimiz,

herkese meslek sahibi olmasını ve mesleğinde ilerlemesini tavsiye eder. Dinimiz

çalışmağa çok önem vermiştir. Tembellik, fakirlik, insanı Allah (c.c.) korusun, dinden imandan çıkarmağa

sebep olur. İbadet yetmiş kapıdır. En üstün kısım, helal rızık kazanmaya

çalışmaktır. Her insanın imkânları farklı, kabiliyetleri ayrı ayrıdır.

Birisinin yaptığını, bir başkası yapamayabilir. Bunun için insana düşen vazife,

elinden geleni, imkanlar dahilinde yapmaktır. Hakikaten çok çalışan (dürüst)

insanlar, neş’eli kişilerdir. Atalarımız: ‘İş insanın aynasıdır.’, ‘İşleyen

demir ışıldar.’ demişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sizden birinin hamallık yapması (çalışarak kazanması), insanlardan

herhangi bir şey istemekten daha hayırlıdır. En iyi kazanç, helal ticaret ve el

emeğidir. Helal rızık kazanmak için yorulup da yatanlar, günahı af ve mağfiret

oluğu halde uykuya varırlar.’’ Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir harp dönüşünde

kendilerini karşılamaya gelen bir sahabenin elini tuttu. Çalışmaktan elleri

nasırlanan sahabeyi göstererek: “İşte

cehennemde yanmayacak bu mübarek eldir.”Buyurdular.

Bıçak,

hırsız tarafından çalınan bir koyunu kesmekte kullanılırsa, kabahat aleti

olurken, kurbanımız kesmekle ibadet aleti olmaktadır. Yapılan iş ve vasıta,

aynı olduğu halde, birinde kabahat, diğerinde ibadet oluşu, taşıdığımız niyete

ve aleti kullandığımız işin iyi veya kötü olmasına bağlıdır.

Servet

de bir alet ve vasıtadır. Hangi işe sarf edilirse ona göre hüküm kazanır.

Evlenmeye gücü yetmeyen kimseye maddeten destek olunur, para ile yardım

edilirse servet, ibadet olur; zina yapmak isteyen ve para bulamayan kimseye

yardımda bulunursa, suç ve şerrin vasıtası (aleti) olur.

Bir

Müslüman, dünya ile alakalı çalışmayı hükme bağlamadan önce, şu hususları

dikkatten uzak tutmamalıdır:

Kazancını

hangi yoldan elde edeceğini,

Servetini

nereye harcamakta bulunduğunu,

Parayı

kazanırken veya harcarken maksat ve niyetinin ne istikamette olduğunu,

Dünya

ahiretin tarlasıdır; insan ne ekerse onu biçecek; yaptığının karşılığını

mutlaka görecektir.

Çalışan

bir müminin, hırsızlıktan, haramdan kaçınma; iyilik işleme, kimsesizlere,

yoksullara yardım etme; Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getirme gibi güzel

özelliklere sahip olduğunu düşünecek olursak, bunun cemiyet üzerine etkileri

şüphesiz ki çok olumlu olacaktır.

Ne

mutlu ibadetlerini yerine getiren mü’minlere!

Ne

mutlu böyle mü’minlere sahip olan cemiyetlere!

Hayatta

bütün Müslümanların iki mühim vazifesi vardır. Biri dünyevi, diğeri uhrevidir.

Müslüman ebedi yaşayacakmış, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş

gibi de ahiret için çalışmalıdır. İnsan, dünyaya çalışmak için gelmiştir. Emek

olmadan, yemek olmaz. İnsan çalıştığının karşılığını hem dünyada, hem ahirette

görecektir. Çalışanın, kazananın, emek ve gayret sarfedenin Allah’ın (c.c.)

sevgilisi olduğu İslâm’ın bildirdiği bir rütbedir. Öyleyse herkes çalışmalı,

başkasına yük olmamalı, Allah (c.c.) emri çalışmaktır. Bütün alimler, salihler,

çalışmış; bizlere örnek olmuşlardır. Öyleyse bizlere düşen de çalışmak, hem de

iyi ve doğru çalışmaktır. Her şey çalışmakla öğrenilir. Zenginlik çalışmakla

elde edilir. En büyük işler çalışmak suretiyle meydana gelmiştir. İslâm, sırf

iyilik ve iyiliğin ta kendisidir. Mensuplarını güzele, hayra, iyiliğe ve

yararlı olan işleri yapmaya çağırır. Tembellik, atalet, meskenet, zillet,

aşağılık duygusu, cehalet, umursamazlık ve ehemmiyetsiz maddi bir menfaat

uğrunda yüzsuyu dökerek dilenmek gibi duygu ve düşüncelerden de men eder. Bu

nedenle Müslüman, daima hayırlı, faziletli, yararlı ve en doğru yolu seçip

takip etmek durumundadır.

İslâm’ın

emrettiği çalışma, mutlak bir didinme ve ne şekilde olursa olsun kazanç temin

etme fikrine dayandırılmamıştır. Elde edilecek karın helal olması ve ticaret

ahlâkının gerektirdiği bir dürüstlük içinde hareket edilmesi icab etmektedir.

Özetle,

bugünkü kazancın, maddi ve manevi, düne oranla artmış olmalıdır. Allah (c.c.)

yanındaki manevi durumun, dünkünden bugün bir derece daha ileri ve fazla

olmalıdır ki, kazançlı olsun. Dün 10 lira kazancın varsa, bugün en azından 11

lira olmalıdır. Dün ile bugünün eşit ve müsavi ise, zarardasın demektir. Bu

kadar çalışmaya önem veren bir dinin sahipleri olan bizler, çalışmazsak nasıl

Peygamberimizden (s.a.v.) şefaat bekleriz?

Erdemli

siyasetçi, toplumun büyük bir bölümünü teşkil eden çalışanlara karşı tutum ve

davranışlarını işte yukarıda sıraladığımız çerçevede düzenlemeli, onların

arasında adaleti gözetmeli, onları denetlemeli ve ücretlerini zamanında

vermelidir. Çalışanlara karşı bu hususlara dikkat edilirken, çalışmak ve

üretmek istediği halde iş bulamayan kardeşlerine de iş fırsatları hazırlanmalı

ve ülkede gizli veya açık işsiz kalmamalıdır.