In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Traits of the Virtuous Statesman / Collecting Taxes Justly
Traits of the Virtuous Statesman

Collecting Taxes Justly

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

VERGİLERİ ADİL BİR ŞEKİLDE

TOPLAMAK

Erdemli

siyasetçi, insanların uydurdukları ve uyguladıkları sistemleri değil kendine

mahsus bir vergi sistemi olan İslâm vergi sistemini ülkesinde uygular.

İslâm’ın

vergi sistemi Allah Teâlâ’nın emri ve Peygamber (s.a.v.)’in uygulamaları ile zekât

üzerine kurulmuştur. Bu sistem, bugün dünyada uygulanmakta olan diğer hiçbir

sisteme benzemez. Zekât vergi sistemi, kimden, ne zaman, nasıl ve ne kadar vergi

alınacağını bildirmiştir. Âkil, baliğ, hür ve Müslüman olan vatandaşlar zekât

verirler. İslâm’da vergi sadece üretimden alınır, tüketimden vergi alınmaz.

Ticarî hayat hükmen ‘nâmi’ sayıldığı için, yani kâr sayesinde üreme ve çoğalma

meydana geldiği için ticarî mallardan, altın, gümüş, para ve kıymetli evraktan

da vergi alınır.

Tüketim

olduğu için kişinin oturduğu evden ve bindiği arabadan vergi alınmaz. Ayrıca

İslâm’da normal şartlar altında gümrük vergisi bulunmadığı için yurt dışından

kullanmak

üzere getirdiği bir maldan da ne kadar pahalı olursa olsun, vergi alınmaz.

Ancak devlet bir zaruret varsa gümrük vergisi koyabilir. Üretim, hem fert ve

hem de toplum açısından olacağı için, miras ve intikalden, yapılan alım ve satımlardan

vergi alınmaz. Çünkü miras ve intikalde, alım ve satımlarda birey açısından bir

üreme ve

çoğalma

meydana gelmiş olsa bile toplum açısından bir çoğalma meydana gelmemiştir. İslâm’da

toprak ile yapılan üretimlerden güneş yılına göre vergi alınır. Ticarî alandaki

vergiler ise ay yılına göre alınır.

Vergi

mükellefler tarafından verilmez; devlet tarafından vergi memurları (amil)

vasıtasıyla mükellefin ayağına gidilerek alınır. Vergiler normal şartlar

altında (azimet) beşte bir, onda bir, yirmide bir ve kırkta bir olmak üzere

yüzde

üzerinden

alınır. Eğer zaruret varsa bu nisbetler iki katına çıkarılabilir. Vergi üretim

vasıtalarından değil, meydana getirilen üründen alınır. Bu sebeple tarlanın ve

üretim

makinalarının

zekâtı yoktur. Şirket, tüzel kişi olarak, İmam Şafii’ye göre zekât

verebilir.

Ebu Hanife’ye göre ise vermez; ortaklar kendileri verir. Elde mevcut olmayan

malın veya paranın tasarrufumuzdan uzak olduğu için aynı alacaklarda olduğu

gibi vergisi yoktur.

Zekâtın

farz olduğu ayet-i kerimeler, hadis-i şerifler ile sabittir. Cenâb-ı Hak

buyurur:

“Namazı kılın, zekâtı verin, kendiniz

için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah (c.c.) katında bulacaksınız. Allah

(c.c.) yaptıklarınızı şüphesiz görür.”[1]

Zekât,

her şeyden önce kulun Allah Teâlâ’nın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin

en güzel nişanesidir. Çünkü zekât vermeyi Allah Teâlâ emretmiştir. Kulun

vazifesi; öncelikle neden ve niçin diye araştırmadan Rabbi tarafından emir olunduğu

şeyi yapmaktır. Müslüman; sevdiği, inandığı Rabbinden aldığı emri, canının

yongası olan malın hiç bir maddî karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu en

güzel şekilde ödemiş olur. Bunun yanı sıra zekât kişiyi, günah ve cimrilik

kirlerinden temizler. İnsandaki, mal sevgisini kırıp, Allah sevgisinin ön plana

geçmesine sebep olur.

Zekât

fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en büyük garantidir.

Çünkü o sadece fakirin hakkıdır ve mutlaka fakire verilecektir. İnsanların

koydukları vergilerin toplanma ve sarfedilme yerleri devirlere ve devletlere

göre değişebilir. Devlet gelirlerinin sarfında fakirlerden çok zenginlerin

gözetildiği de olabilir. Kaynak ve sarf yerini Allah ve Rasûlünün tesbit ettiği

zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime verileceği Kur’ân’da

belirtilmiştir. Bunu hiç bir kimsenin değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon

sadece fakirler için kullanılır.

Zekâtın,

toplum açısından önemi de; zekâtı veren ve alan açısından öneminden daha aşağı

değildir. Allah insanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte yaratmamıştır.

İnsanların fizikî yapılarında olduğu gibi malî güçlerinde de farklılıklar

vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler.

Dünyanın

çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmaları,

sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım ellerini

uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep

olmuştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar,

huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte zekât, bütün bu olumsuz hadiselerin

önünde en güzel seddir. Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri dar

durumlarda onları koruyan sosyal bir düzendir. İnsanlar arasındaki dayanışmanın

sağlanmasına yardımcı olur. Zenginlere fakirler arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirlerin

gönüllerinde zenginlere karşı doğabilecek kıskançlık ve kinleri söndürür.

İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece; hem fakirin aç, susuz ve

çıplak kalmasını önler hem de cemiyetin düzen ve huzurunun bozulmasına engel

olur.

Hz

Ali (r.a.), Mısır valisine gönderdiği talimatında vergilerin toplanması

konusunda şunları emretmiştir:

‘Sonra

âmillerine (zekât ve vergi toplayan memurlara) dikkat et, kendilerini iş başına

öyle getir. Yoksa tarafgirlik, bencillik dolayısıyla kimseye vazife verme!

Çünkü bu iki sebep zulme ve hainliğe neden olur. Bir de bu iş için, iyiliğiyle

tanınan ailelerden yetişmiş, tecrübeli, hayâ sahibi, İslâm’a hizmeti geçmiş

adamları araştır. Zira bunlar, ahlâkı en üstün, namusu, şerefi en sağlam,

tamahın cazibesine en az kapılır, işleri en doğru yapan insanlardır.

Geçimlerini de geniş bir şekilde temin et. Çünkü nefislerini iyiliğe sevk

hususunda bu bir kuvvet olacağı gibi, elleri altındaki şeylere el uzatmaktan o

sayede uzak kalırlar. Bundan başka, şayet emrine muhalefet ederler yahut

emanete tam riayet etmezlerse senin için aleyhlerine kullanacağın bir delil

olur. Sonra bunların yaptığı işleri takip et! Arkalarından vefalı ve dürüst

gözcüler gönder. Zira işleri nasıl gördüklerini gizlice öğrenmen emaneti

korumalarına ve halk hakkında şefkatli iş yapmalarına sebep olur.

Sonra

haraç işini, haraç ehlinin (verenlerin) iyiliğiyle birlikte takip et! Çünkü

haracın ıslahıyla haraç verenlerin iyiliği içinde başkalarının da iyiliği

dâhildir. Zaten başkalarının iyiliği, ancak bunlarınkine bağlıdır. Çünkü halkın

hepsi haraca ve haraç ehline muhtaçtır. O hâlde memleketin halkına sarf

edeceğin, bayındırlık işlerine harcayacağın vakit, haraç toplamaya matuf olan

himmetinden fazla olmalıdır. Zira haraç ancak halka hizmet ile elde edilebilir.

Hizmet olmadan haraç isteyen kimse, memleketleri harabeye çevirir. Kulları

helâk eder. İşi de pek kısa bir zaman için yürür. Şayet yükün ağırlığından

yahut bir afetten yahut yağmurların, suların kesilmesinden yahut toprakların su

altında kalmasından yahut kuraklık istilâsından şikâyette bulunurlarsa,

tesirini umduğun bütün vasıtalara başvurarak dertlerini hafifletmeye çalış. Bu

hususta hiçbir fedakârlık sana katiyyen ağır gelmesin. Zira o bir sermaye ki,

memleketlerini imara, vilayetini güzelleştirmeye sarf etmek için sana iade

edecekler. Fazla olarak methiyelerini kazanacaksın, haklarında gösterdiğin

adaletten dolayı iftihar edeceksin. Hem sen bu sermayeyi fazlasıyla

vereceklerine güvenerek veriyordun. Zira kendilerini refaha kavuşturduğun için

biriktireceklerine ve adalet, şefkat ile muamele etmek sebebiyle senden emin

olduklarına güvenin vardı.

Evet,

günün birinde, yardımlarına dayanacağın bir olay çıkar. Bakarsın ki, gönül

hoşnutluğuyla bütün yükü üzerine almışlar, taşıyorlar. Umran dayanıklıdır.

Yüklediği kadarını götürebilir. Memleketin harabisi, ahalinin sefâletindendir.

Ahaliyi sefil eden sebep de, ancak valilerin servet toplamaya hırsları, uzun

müddetle mevkilerinde kalacaklarını zannetmeleri, bir de geçmiş ibretlerden

gereği kadar hisse almamalarıdır.’

Erdemli

siyasetçi işte bu sistemi uyguladığında toplum da erdemli bir toplum olacak,

insanlar hem dünyada ve hem de ahirette mutlu olacaklardır.

[1] Bakara sûresi, 2/110.