Chivalry (Futuwwa)
‘Fütüvvet’, lügatte cömert ve asalet sahibi olmak, yiğitlik, delikanlılık, mertlik anlamlarına gelmektedir. Genç insana da aynı kelime kökünden ‘Feta’ denilmektedir. Fetâ kelimesinin Arapça’da çoğul karşılığı, fityân ve fitye’dir. Eski Araplar fetâ terimiyle, zihninde yaşattığı asaletli ve tam anlamıyla ideal insanı tanımlarlardı.
Fetâ’nın konukseverliği ve eli açıklığı, sonuna yani kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya ve tamamen fakir düşünceye kadar sürer. Mücadelede de fetâ, arkadaşları uğruna canını bile feda edebilir. İşte konuk severliğin ve yiğitliğin, fedakârlığın (özveri) en yüksek mertebesine fütüvvet denmiştir. Eski Arapça’da bu anlamı veren fütüvvet kelimesi, tasavvufun da özel bir terimi olmuştur.
Fütüvveti kendilerine ahlâk edinen bir topluluğun, daha hicretin ikinci yüzyılında varlığını biliyoruz. Halife Nâsır Lidînillah, bu topluluğu kendine bağlamış ve buna ait şalvarı giyerek ‘seyyidü’l-fityân’ (Gençlerin Efendisi) olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada, Allah (c.c.) mağaraya sığınan insanların genç yiğitler olduğunu belirtmektedir: “Gerçekten bunlar, Rablerine iman eden genç yiğitlerdi.” ‘Ashab-ı Kehf’ mağarasına sığınan insanların en önemli özelliklerinin ‘İmanlı Gençler’ olması gençlere verilen öneme işarettir.
Kıssanın bütününden, bu gençlerin yaşadıkları müşrik (inançsız) toplumda Tevhid mücadelesi verdiklerini, ölümle burun buruna gelmelerine rağmen imanlarının gereğini yapıp son bir gayretle yaşadıkları toplumdan hicret ettiklerini anlıyoruz. Tarih boyunca görülen bütün hicretler gibi bu hicret de meyvesini vermiş, Allah (c.c.) onların şehâdetlerini yeni bir doğuşa çekirdek yapmıştır.
İslâm’da fütüvvet, ‘mekârim-i ahlâk’ deyimiyle anlatılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildiği gibi, Allah (c.c.)’ın birliğini yerleştirme uğrunda canını ortaya koymaktan çekinmeyen Hz. İbrahim (a.s.) de fetâ olarak nitelendirilmiştir: “Onları (putlarımızı) diline dolayan bir fetâ (genç) işittik, kendisine İbrahim deniliyormuş.” Hz. Musa (a.s.)’nın beraberinde giden, yardımcısı Yuşâ da fetâ olarak anılmıştır: “Fetâsına, yiyeceğimizi getir, gerçekten biz bu yolculuğumuzdan epey yorgunluk çektik, dedi.” Dinleri uğruna müşrik toplumlarından ayrılıp mağaraya sığınan Ashâb-ı Kehf de fetâ’nın çoğulu ‘fitye’ olarak anılmıştır: “Onlar Rablerine inanmış fetâlardı.
Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık.” Aynı şekilde Hz. Yûsuf (a.s.)’un zindan arkadaşları fetâ’nın ikillik bildiren ‘feteyân’ kelimesiyle anılmışlardır: “Kendisiyle beraber zindana iki fetâ girdi.” Hz.Yusuf (a.s.) başbakan olduktan sonra kendisinin özel hizmetçileri de fetâ çoğulu olarak ‘fityân’ ile anılmışlardır: “Fetâlarına: onların paralarını yüklerinin içine koy! dedi.” Peygamberimiz (s.a.v.)’in çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmişti.
Peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahip ise, kırk yaşından önceki hayatı da öyle temiz ve nezih idi. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak adeta mümkün değildi. Peygamberimiz (s.a.v.) bu dikenli ve tehlikeli yollardan hiç yara almadan alnı açık, yüzü ak olarak kurtuldu.
Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Cenâbı Hak, O’nu Cahiliye devrinin her türlü çirkinliğinden nefret duyacak bir yetenekte yaratmıştı. Fütüvvetin fedâkarlık ve îsar (başkalarını kendi nefsine tercih etme) gibi düşünceleri, geniş ölçüde ‘Neysâbur Tasavvuf Okulu’na sirayet etmiş ve orada tasavvufi bir nitelik kazanmış, bu suretle fütüvvet, önceleri sosyal hayatta bir ideal iken sonradan tasavvufi ahlâk bakımından da bir ideal olmuştur. Tasavvufçulara göre fütüvvet, peygamberlerin (a.s.) ahlâkıdır.
Fütüvvet konusunda ilk eseri yazan Ebû Abdi’r-Rahmân es-Sülemî’ye göre Hz. Âdem (a.s.)’den, son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’e kadar tüm peygamberler, (a.s.) fütüvvet ahlâkının örnekleridir. Şöyle ki: Fütüvvet davetine ilk koşanların, mürüvvet ahlâk ve şerefini koruyanların ilki, (yeryüzü anlamındaki) ‘edîm’den gelen Âdem (a.s.)’dir ki, ismi irade mahallinde sabit, cismi haşmet evinde sakin, nurlarla ve masumlukla desteklenmiş, keramet tacıyla taçlanmış, selâmet evine girmiştir.
Fütüvveti ‘Kabil’ kovunca ‘Habil’ onu kabul etti, Şît (a.s.) onun hakkını yerine getirdi, onu her türlü çirkin şeylerden korudu, İdris (a.s.) de onunla yüksek mekâna çıkartıldı, İblis’in tuzağından kurtarıldı. Fütüvvet sevgisinden Nuh (a.s.) üzerinde fütüvvetin nuru parladı. Âd onunla isimlendirildi, kibre dönmedi. Fütüvvet ile Hûd (a.s.), ahidlere güzel vefa gösterdi, fütüvvetle Salih (a.s.), kötülüklerden kurtuldu, İbrahim Halîl (a.s.) fütüvvetle nam alıp putların ve heykellerin başlarını kırdı, fütüvvetle İsmail (a.s.) yüce Padişah’ın emrine kurban oldu, fütüvvetle Lût (a.s.), inişi olmayan yüce makama çıktı, fütüvvetle İshak (a.s.) da buluşma gününe kadar (ibadetle) kaim oldu, Ya’kub (a.s.) fütüvvet sebeplerine yapıştı, fütüvvetle Eyyûb (a.s.)’un hastalığı açıldı. Fütüvvetle doğru Yusuf (a.s.), yoların en güzeline yürüdü, onunla her zaman başarıya ulaştı.
Zülkifl (a.s.), fütüvvetin yüce rütbesine uyup güzel, hoşnut edici işlerini yaptı. Şu’ayb (a.s.) onun (yarış alanındaki) kamışlarını kaparak (erlikte birincilik) aldı, her şüpheden ve kusurdan uzak kaldı. Musa (a.s.) fütüvvet kaftanını giyip çalımlandı, Harun (a.s.) ona uyup güzel söz söyledi.
Ashâb-ı Kehf ve Rakîm onunla şereflendi, kurtuldu ve nimet evine erdi; Davud (a.s.)’un kalbi onunla hayat buldu; fütüvvet yüzünden kendisine rükû ve sücud tatlı geldi. Fütüvveti Davud’dan Süleyman (a.s.) aldı, insanlar ve cinler fütüvvet yüzünden Süleyman (a.s.)’ın emrine verildi. Fütüvvet şartları kendisine sahih yapılan Yunus (a.s.), fütüvvetin gereklerine uydu. Zekeriyya (a.s.) fütüvvetle ‘safâ yurdu’na girdi. Yahya (a.s.) fütüvvete sadık olup tasadan kurtuldu, zor şartlarda fütüvvete sarıldı da üzüntüye ve ıstıraba düşmedi.
İsa (a.s.) onunla açık bir nur alıp parladı, Ruh ve Mesih onunla ünvan aldı. Fütüvvetle Muhammed (s.a.v)’e açık fetih verildi, iki kardeş (Ebubekir-Ömer)’i ve amcası oğlu Ali (r.a.)’yi fütüvvet emini yaptı. Fütüvvet terimi Selçuklular döneminde kurulan Anadolu Esnaf Teşkilatı için kullanılmıştır. İslâm ahlâkında fütüvvet, başkalarına oranla kendisinde olan üstünlük ve gücü görmemek, kimsenin hata ve kusurlarını başkalarına söylememek, her şeyi Allah (c.c.)’tan bilmek, kötülüğe karşı iyilikle karşılık vermek gibi faziletli davranışları içine alan kapsamlı bir erdemdir.
Fütüvvet, insani derecelerin en yükseğidir. Çünkü diğer derecelerin sahipleri, yaptıkları ibadet ve hizmetleri, ya Allah (c.c.)’ın fazl ve keremine ulaşmak veya azaptan, ceza görmekten kurtulmak üzerine yerleştirip ona göre hareket ederler. Halbuki fütüvvet sahipleri, yaptıklarını yalnız Allah (c.c.) için ve Allah sevgisi için yaparlar.
Allah (c.c.) kullarına bu vücudu hastalıklardan arınmış ve tertemiz olarak ihsan buyurdu. Kullara ve fütüvvete uygun olan da o vücudu hastalıklardan arınmış olarak iade etmektir. Fütüvvetin esası, insanın ebedi olarak başkaları için ve başkalarının işinde çalışmasıdır. Hz. İbrahim (a.s.)’e bir Mecusî (ateşe tapan) konuk geldi.
İbrahim (a.s.), ona ‘Müslüman olursan seni konuk ederim’ dedi. Konuk bu söze gücenerek gitti. Allah (c.c.)’tan İbrahim (a.s.)’e şöyle vahiy geldi: “Elli yıldır kâfir olduğu halde biz onun rızkını veriyorduk. Ne olurdu sen de ona dinini değiştirme isteğinde bulunmadan bir lokma yedirseydin!” Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s.) koşarak adama yetişti ve kendisinden özür diledi.
Mecusi, İbrahim (a.s.)’in özür dilemesinin sebebini anlayınca Müslüman oldu. İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.) bir gün sokakta giderken birisine kolu dokundu. O insan da Ebu Hanife’yi tanımadığından ona bir tokat vurdu. Ebu Hanife ona: ‘Ben senden intikam almaya ve sana dersini vermeye gücüm yeter. Fakat müsterih ol! Dünyada sana bir kötülük yapmayacağım gibi, ahirette de Cenâb-ı Hak beni Cenetine koyarsa sensiz girmeyeyim.’ buyurdu.
Adam Ebu Hanife’nin kim olduğunu anlayınca özür diledi ve bağışlanmasını istedi. Fütüvvet, gerçekleştirdiğin, fakat kendi nefsine bir pay çıkarmadığın bir fazilettir. Fütüvvet, ortaya koyduğun bir fazilettir, fakat bu fazilet benden değildir, Rabbimin tevfiki ve ihsanı iledir, diye inanmak şarttır. Cüneyd-i Bağdadî, fütüvvet, kimseyi incitmemek ve elde olanı insanlar için harcamaktır, demiştir. Sehl b. Abdullah, fütüvvet sünnete tabi olmaktır, demiştir. Fütüvvet, nimetleri açıklamak, fakat mihneti gizli tutmaktır.
Çünkü nimeti açıklamak şükür, mihneti yani sıkıntıları gizli tutmak ise sabır ve tahammül sayılır. İslâm toplumlarında tarih boyunca hep yaşanmış olan Fütüvvet ahlâkı, aynı zamanda bu toplumların farklılık, sosyallik ve hareketlilik özelliklerine bir delil teşkil eder. Topluma yansımalarından anlaşıldığı kadarıyla, bu topluluklar günümüzün bazı sivil toplum örgütleri ve gençlik yönü ağrılıklı olan cemaatler ile ilişkilendirilebilir.
Bu nedenle bugün de fütüvvete benzeyen oluşumların var olduğu söylenebilir. Fütüvvet Ahlâkıyla Ahlâklanmak Müslüman’ın kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için sevmesi, fütüvvet ahlâkı ile ahlâklanmasıdır. Yani gerektiğinde din kardeşini kendi nefsine tercih etmesidir. Tasavvufçulara göre fütüvvet, ‘halkı dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmektir.’ Bu anlamdaki fütüvvet, Medine’de tevhidi devletleştiren sahabe nesli arasında tam olarak yaşanmıştır.
Bu nedenle diyoruz ki; fütüvvet ahlâkı, Müslüman’ın din kardeşini dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmesidir. Fütüvvet ahlâkı; bir müminin diğer müminlere karşı inanç birliğinden dolayı gerçekleşen ‘Vahdet Hukuku’nu her türlü meşru imkânları kullanarak ihya etmeye çalışmasıdır. “Sizden hiçbiriniz, kendi nefsi için istediğini, din kardeşi için de istemediği müddetçe iman etmiş olmaz.”
Hadis-i şerif’i bunu en güzel şekilde ifade buyurmaktadır. Bu Hadis-i şerif’ten anlaşıldığına göre; Peygamber (s.a.v.) Mekke şirk devletine baş kaldırırken İslâm ordusunun mensuplarına fütüvvet şuurunu öğretmiştir.
Bunun için de Rasûlullah (s.a.v.)’in başkanlığında oluşan İslâm ordusunun ahlâkı, fütüvvet ahlakı idi. Bu nedenle diyoruz ki; dağınık müminlerin birleşmesi, birbirlerini sevmesi, yardımlaşması ve tağutî yönetimler karşısında tep cephe olmaları ve başarı sağlamaları fütüvvet ahlâkı ile ahlâklanmalarıyla mümkündür.
Fütüvvet ahlâkı ve şuurunu elde eden bir Müslüman; diğer bir Müslüman kardeşini kötülemez ve ona karşı kötülük etmeyi düşünmez, onu yardımsız ve ziyaretsiz bırakmaz. Yine fütüvvet şuuru, Allah (c.c.)’ın hükümleri ile hükmetmeyen zalim yönetimlere karşı baş kaldıran Müslümanlar topluluğunu kıyam meydanında terk etmeye izin vermeyen bir şuurdur. Bir Müslüman fütüvvet şuurunu kaybettiği andan itibaren cahiliye hayatı ile bütünleşmeye başlar. Fütüvvet şuurunun olduğu yerde cahiliye hayatı olmaz; cahiliye hayatının olduğu yerde de fütüvvet şuuru olmaz. Fütüvvet şuuru İslâmî hayatın sıhhat ve selamet şartıdır.
Müslümanlar arası ilişkilerin de vazgeçilmez hayat direğidir. Cahilî güçlerin baskıları, dayatmaları karşısında bütünleşmek yerine grup ve fırkalara ayrılan, birbirleriyle konuşmayan, yardımlaşmayan Müslümanlar fütüvvet şuurunu kaybetmişlerdir. Müslümanlarla gönül birliği, el birliği, fikir ve zikir birliği olmayanın ne fütüvvet şuuru olur ve ne de fütüvvet ahlâkına sadakatı olur.
Oysaki fütüvvet Müslüman’ın ahlâkıdır. O, genelde bütün insanlara ve özelde ise Müslümanlara şefkat ve merhamet kanatlarını indirme, dertlerine ortak olup meşru her türlü aracı kullanarak onlara yardımcı olma, yumuşak söz söyleme ve kaba konuşmayı terk ederek sevginin ve saygının abidesi haline gelmekten ibarettir.