In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Ethical Diseases in Politics / Breaking One's Promise
Ethical Diseases in Politics

Breaking One's Promise

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

VAADİNİ BOZMAK

Tek taraflı olarak verilen söze ‘vaat’ denir. Birisine zarar verici nitelikte azabın ortaya çıkacağına dair söz vermeye de ‘vaîd’ denilir. Bunun için vaîdinde durmamak kerem ve ihsan olarak değerlendirilir. Kişinin vaadinde durmaması ağır sorumluluk ve günah sebebidir. Bu ağır sorumluluktan kurtulmanın yolu ise verilen söze bağlı kalmaktır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in verilen sözde durmamanın münafıklık alameti olduğunu haber vermesi de sözde durmamanın ne büyük bir hastalık olduğunun anlaşılması bakımından önemlidir. Ancak kişinin yoğun baskılar altında verdiği sözden dönmek zorunda kalması durumunda onun münafıklık alametlerinden birisini taşıdığını söylemek mümkün olmayacaktır. Çünkü zorunluluk sorumluluğu hafifletir.

Nifak, dış görünüşün içtekine uymamasıdır. Bir kimsenin sözü özüne uymazsa ona münafık denir. İnanç alanında münafıklık yapmak küfürdür. İşlerinde ve sözlerinde münafıklık ise günah sebebidir.

İfa etmek ve yerine getirmek niyeti ile vaadde bulunmak dini bakımdan sakınca taşımamakta hatta teşvik edilmektedir. Hanefi ve Şafi mezheplerinde ahdi bozmak da, özürsüz ise mekruh, özürlü ise caizdir. Fakat ahdi bozacağını önceden haber vermek gerekir. Hanbeli mezhebinde, va’de vefa vacibdir.

Müslüman karakterini en yüce biçimiyle ruhunda taşıyan inançlı bireyler, hayatlarını boş vaatlere göre şekillendirmezler. İman nûrunu gönlünde taşıyan insanlar, Yüce Yaratıcının kendilerine öğretmiş olduğu ilkelerle hareket eder ve boş vaatlere kulak asmazlar. Çünkü boş ve anlamsız vaatlerin temelinde şeytan bulunmaktadır.Şeytan onlara (birçok) vaadde bulunur ve onları kuruntulara sürükler. Oysa şeytan, ancak aldatmak için onlara vaadde bulunuyor.” [1]

Şeytan ve dostlarının vaatleri kişileri ancak yersiz kuruntulara sürükler ve ağır bir aldanmadan başka bir son da söz konusu olmaz.

Şeytan vaatleriyle, Hz. Adem (a.s.)’le başlayan insan-şeytan mücadelesinde galip gelmeyi, insanı Yaratıcı’nın ona göstermiş olduğu doğru yoldan uzaklaştırmayı hedeflemektedir. “(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun. Halbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez.” [2]

Şeytan insanoğlunun hak yolda ilerleyişine engel olma gayesine ulaşmak için ona mallar ve evlatlara dair asılsız vaatlerde bulunma yolunu kullanmaktadır. Ancak bu derin bir aldanışın ötesinde başka bir anlam taşımamaktadır.

Kimi vaatler vardır ki; inançlı insanların bu tür vaatler üzerine hayat kurmalarının bir sakıncası yoktur. Ayette zikredilen Allah (c.c.)’ın vaadi böyledir: “Onlar, Allah ölen bir kimseyi diriltmez. diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah'ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [3]

Allah (c.c.)’ın vaadi inanılmak bakımından vaatlerin en yücesidir. O’nun vaadi ister ölüleri diriltmek yönünde olsun; isterse insan aklının mümkün göremeyeceği başka bir meselede olsun inançlı insanlar onu tereddütsüz kabul ederler. Bu, onların rablerine kalpten bağlı olduklarının göstergesi mahiyetindedir.

Şeytan gerçek dışı veya olmayacak vaatlerde bulunurken; buna mukabil Allah (c.c.), inançla sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in insanlığa tebliğ ettiği yol üzerinde bulunmaya, dinini yaşamaya gayret gösteren kişilere içinde sonsuz nimetlerin bulunduğu cennetler vaat etmektedir.Ancak tevbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahmân'ın, kullarına gıyaben vaad ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun va’di kesinlikle gerçekleşir.” [4]

Sapıklık içerisinde ömrünü geçiren, insanlara hiçbir faydası dokunmayan, sürekli kendi menfaatlerine düşünüp buna göre sinsice planlar yapan kişinin cezadan kurtulma imkanı kalmamıştır. O, kendisine vaat edilen azapla eninde sonunda karşılaşacaktır. Yüce Rabbimiz bu hakikati bizlere şöyle bildirir:(Ey Muhammed!) De ki: Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış bilecekler.” [5]

İnsan ne yazık ki; gerektiği gibi düşünmeden, faydalıyı ve zararlıyı tam olarak tespit etmeden heva ve heveslerine göre hareket edebilmektedir. Bu sebeple, kendisine vaat edilen büyük nimetleri görmeyerek çok küçük menfaatlerin peşine düşebilmektedir. Ayette durumun ifade ediliş biçimi şöyledir:Bunun üzerine Mûsâ öfke dolu ve üzgün bir halde halkına döndü. Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)? dedi.” [6]

Bu büyük tehlikeden korunmak ancak iman ışığını kalplerimizden, sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in örnek yaşayışını hayatlarımızdan koparmamakla mümkün olabilir. Aksi halde doğruyu yanlışı birbirinden ayıramayan, yalan yanlış vaatlerin peşine düşen insanlardan olmak kaçınılmaz hale gelecektir.

Vaadine sadık olmayan ve gerçek vaadden habersiz olan insanların iki temel özellikleri bulunmaktadır. Bunların birincisi gaflettir. Vaadini bozan ve Allah (c.c.)’ın vaadini bilmeyen insanlar derin bir gaflet girdabına kapılmışlar, kendilerini felakete doğru sürükler olmuşlardır. Bunların diğer temel özellikleri ise zulmeden insanlar olmalarıdır. Verdiği sözde durmayan, vaadini bozan insan, bu haliyle zulmetmiş, karşısındakini mağdur hale getirmiş böylece bir haksızlığın tarafı olmuştur. Zulümle âbat olunmayacağı içindir ki; bu karakterdeki insanların da sonları hüsrana sürüklenme olarak karşımıza çıkmaktadır. Yüce kitabımızda bu halin anlatımı şöyledir:Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz derler.” [7]

Allah (c.c.)’ın vaadini bozması, verdiği sözden dönmesinin söz konusu olmayacağı, O’nun vaadinin kesin olarak gerçekleşeceği ayette şu şekilde bildirilmiştir:Yazılı kağıt tomarlarının dürülmesi gibi göğü düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaad olarak- onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.” [8]

Allah (onlara zafer konusunda) bir vaadde bulunmuştur. Allah vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [9]

Her insan başkalarını kendi dünya görüşü ve hayat algısına göre değerlendirir. Kalbinde iyilik ve güzellikler taşıyanlar iyi ve güzeli görürken; kin ve nefretle dolmuş kişiler de kötülük ve hataları görür, iyilikleri görmezlikten gelirler. Münafıklar da Allah Resûlünü bu temel ilkeye göre değerlendirmeye çalışmışlardır. Münafıkların kendilerinden ayrılmaz özelliklerinden birisi söz verdiğinde sözünde durmamak, vaadini bozmak olduğu için, Allah (c.c.) ve Resûlünün de vaatlerinin boş olduğunu iddia etmişlerdir. Ayette konunun yer alış şekli şöyledir:Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, Allah ve Resûlü bize, ancak aldatmak için vaadde bulunmuşlar diyorlardı.” [10] Bu ancak münafıkların aldatma, yalan, dolan ve desiseye dayalı hayat biçimlerinin açık bir yansımasından ibaretti.

Müslüman karakterine yerleşmiş olan ahlâk anlayışının özünde ise doğruluk, ahde vefa, vaade sadakat vardır. Hal böyle olunca değerlendirmelerde tam bir bağlılık, Allah (c.c.)’a ve elçisine olan derin sevgi bağından kaynaklanmak üzere doğruluk ve bağlılığın kabulü yönünde olmaktadır.

Müminler düşman birliklerini görünce, İşte bu Allah'ın ve Resûlünün bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Resûlü doğru söylemişlerdir dediler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırmıştır.” [11]

İnançlı insan hayatını birtakım felsefi nazariyeler veya temelsiz birkaç kural doğrultusunda değil; sevgili peygamberimizin yaşayış biçimi çerçevesinde şekillendirir, onun gibi olmaya, onun gibi davranmaya gayret gösterir. Bu kapsamda Peygamber Efendimizin hayatına bakıldığında onun verdiği hiçbir sözden dönmediğini görmek hiç de zor olmayacaktır. Hz Muhammed (s.a.v.) başta Rabbine söz vermiş, O’na vaatte bulunmuştu yüce dinimizi tebliğ edeceğine dair. Bu yönde verdiği söze bağlılığını anlamak için yirmi üç yıllık İslâm’ın tebliği dönemine bakmak yeterli olacaktır. O, Yaratan’a verdiği sözü yerine getirmiş olmak için, hiçbir zorluktan kaçınmamış, dudağının yaralanması, dişinin kırılması hatta ayaklarından kanlar akması pahasına da olsa mücadelesine devam etmiş, verilen vaade bağlılığın en yüce örneği olmuştur.

Emanet almak, emanet alan için aldığını koruyacağına dair vaadde bulunması anlamını da taşımaktadır. Dolayısıyla emanet alan vaadine bağlılık sınavına girmiş olmaktadır. Hz Peygamber (s.a.v.), bu yönüyle hicret sırasında kendisine verilen emanetleri sahiplerine teslim etmesi için Hz Ali (r.a.) ’yi görevlendirmek sûretiyle vaadine bağlılığını bir başka alanda da göstermiş olmaktadır.

Va’dini Bozma Hastalığından Kurtuluş Yolu

Müslüman, prensip olarak çok fazla vaadde bulunmaz, geleceğe dair manalar içeren cümlelerde çok daha itinalı davranır, sözlerini Allah (c.c.)’ın müsaadesine bağlar, ‘inşallah’ demeyi kesinlikle ihmal etmez. Böylece yüksek İslâm ahlâkıyla hayatını şekillendirmiş olmanın mutluluğunu en derin biçimiyle hissetme imkânı bulur.

Vaad verirken çok iyi düşünerek karar veren Müslüman, bundan sonra da onu yerine getirmenin çabası içinde olacaktır. Gücünün yetmeyeceği bir mazereti yahut dinî bir sakıncası olmadığı taktirde vaadini mutlaka yerine getirmelidir. Vaadini yerine getirmeme hastalığı toplumda yaygın hale geldiği taktirde, artık o toplumda hiç kimse iş yapamaz, toplumda güven kalmaz ve o ülke kalkınmaz hale gelir.

[1]Nîsâ sûresi, 4/120.

[2]İsrâ sûresi, 17/64.

[3]Nahl sûresi, 16/38.

[4]Meryem sûresi, 19/61.

[5]Meryem sûresi, 19/75.

[6]Tâhâ sûresi, 20/80.

[7]Enbiya sûresi, 21/97.

[8]Enbiyâ sûresi, 21/104.

[9]Rûm sûresi, 30/6.

[10] Ahzab Sûresi 33/12.

[11]Ahzab Sûresi 33/22.