In the name of Allah, the Most Gracious, the Most Merciful

Islamic Ethics

A scholarly guide to good character

“And indeed, you are of a great moral character.” (Al-Qalam 68:4)

Home / Political Ethics / Politics in Islam / Ali's Political Character
Politics in Islam

Ali's Political Character

A translation of this content in this language has not been added yet; showing the original Turkish text.

Hz ALİ

(r.a.)’NİN SİYASÎ KİŞİLİĞİ

Peygamberimiz

(s.a.v.)’in amcası Ebu Talib’in en küçük oğlu olan Hz Ali (r.a.), Hicret’e

kadar O’nun yanında büyümüştür. Rasûlullah (s.a.v.)’a ilk iman edenlerdendi.

Mekke

müşriklerinin eza ve cefalarını gittikçe artırmaları ve hatta kendisini öldürme

hazırlıklarına girişmeleri üzerine Medine’ye Hicret etmeye karar veren

Peygamber (s.a.v.), Hz Ali (r.a.)’yi, kendisini öldürmeye gelecek müşrikleri

oyalamak ve yokluğunu gözlemek maksadıyla Mekke’de bırakmıştı. O da geceyi

Peygamber (s.a.v.)’in evinde geçirerek O’nun evde olduğu izlenimini vermişti.

Daha sonra da Hz Peygamber (s.a.v.)’in kendisine bıraktığı emanetleri

sahiplerine iade edip yine O’nun emri uyarınca Rasûlullah’ın kızı Fatıma

(r.a.), kendi annesi Fatıma ve yanındakilerle Mekke’den ayrılarak Kuba’da Hz

Peygamber (s.a.v.)’e yetişmiştir. Hicretin beşinci ayında Muhacirler ile Ensar

arasında yakınlık ve dayanışma sağlamak amacıyla kurulan ‘Muahat’ (karşılıklı

kardeş olma) sırasında Hz Peygamber (s.a.v.) Hz Ali (r.a.)’yi kendisine kardeş

olarak seçmiş, hicretin ikinci yılının son ayında da O’nu kızı Fatıma ile

evlendirmiştir. Bu evlilikten Hasan ve Hüseyin adlı erkek çocukları ile Zeynep

ve Ümmü Gülsüm adlı kız çocukları olmuştur.

Hz

Ali (r.a.), Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen hemen bütün

gazve ve seriyyelere katılmış, bu savaşlarda Rasûlullah (s.a.v.)’in

sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları da büyük kahramanlıklar göstermiştir.

Hz Ali (r.a.)’in bu kahramanlıkları asırlarca dillere destan olmuş ve

Müslümanlarca nesilden nesile anlatılmıştır. Uhud’da ve Huneyn’de çeşitli

yerlerinden yara almasına rağmen Hz Peygamber (s.a.v.)’i bütün gücüyle korumuş,

Hayber’de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmış ve bu seferin zaferle

sonuçlanarak Yahudilere karşı galibiyet sağlanmasında büyük payı olmuştur.

Fedek’te Beni Sa’d’a karşı gönderilen seriyyeyi ve Yemen’e yapılan seferi sevk

ve idare etmiştir. Bu sonuncu sefer üzerine Beni Hemdan kabilesi Müslümanlığı

kabul etmiştir. Tebük gazvesinde ise Hz Peygamber (s.a.v.)’in vekili olarak

Medine’de kalmıştır.

Hz

Ali (r.a.), Hz Peygamber (s.a.v.)’e kâtiplik ve vahiy kâtipliği yapmış, Hudeybiye

anlaşmasını da O yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin taptıkları

putlarla Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’deki putları imha etme görevi O’na

verilmiştir. Hicretin dokuzuncu yılında Hac Emiri olarak tayin edilen Hz Ebu

Bekir (r.a.)’e Mina’da yetişip o sırada inmiş bulunan Tevbe sûresinin ilk yedi

ayetini okumak, ayrıca müşriklerle Müslümanların bu yıldan sonra Hac’da bir

arada bulunamayacağını ve hiç kimsenin Kâbe’yi çıplak olarak tavaf

edemeyeceğini bildirmek üzere Peygamber (s.a.v.) tarafından

görevlendirilmiştir. Hz Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde O’nun yıkanması ve

benzeri hizmetleri, vasiyeti üzerine Hz Ali (r.a.) ile Hz Abbas (r.a.) ve

oğulları yapmışlardı.

Hz

Ali (r.a.) kendisinden önceki ilk üç halife döneminde idarî bir görev

almamıştır. Sadece Hz Ömer (r.a.)’in Filistin ve Suriye seyahati sırasında

Medine’de askerî vali olarak kalmış, Medine’de ikamet edip dinî ilimlerle

uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. Kur’an ve Hadis konusundaki derin

ilminden dolayı Hz Ebu Bekir (r.a.) ve Hz Ömer (r.a.) O’nun fikrine müracaat

etmişlerdir. Hz Ömer (r.a.) zamanında, Hz Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’den Medine’ye

hicret ettiği günün İslâm tarihi için başlangıç kabul edilmesine dair teklif de

O’nun tarafından yapılmış ve kabul edilmiştir.

Hz

Osman (r.a.) şehid edilince kendisine yapılan hilafet teklifini orada bulunan

Talha ve Zübeyr’e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine ‘biat’ı kabul etmiştir.

Kendisine

yapılan biattan sonra Hz Ali (r.a.)’yi bekleyen en önemli mesele, Hz Osman

(r.a.)’ın katillerinin bulunarak cezalandırılması idi. Ancak ortada belirli bir

katil yoktu. Sayıları binleri bulan kalabalık ‘Osman’ı biz öldürdük’

diyorlardı. Halifenin şehre tamamen hâkim olan bu asilerle başa çıkması mümkün

değildi. Uzun yıllar Müslümanların birliği için uğraştı. Ancak ihtilaf ve

kavgalar bir türlü bitmedi.

Kûfe’de,

haricî Abdurrahman bin Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında

yaralanmış ve aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra 661 yılında vefat etmiş ve

Kûfe’ye (bugünkü Necef) defnedilmişti.

Hz

Ali (r.a.), Hz Peygamber (s.a.v.) tarafından verilen ‘Ebu Turab’ lakabından

başka ‘el Murteza’ ve ‘Esedullahi’l-Galib’ lakapları da vardır. Çocukluğunda

puta tapmadığı için daha sonraları ‘Kerremallahu Vecheh’ (Allah O’nun yüzünü

değerli kıldı) dua cümlesiyle anılmıştır. O’nun, İslâm’ın yayılış tarihinde ve

Müslümanlar arasındaki ilim, takva, ihlas, fedakârlık, şefkat, kahramanlık ve

şecaat gibi yüksek ahlâkî ve insanî vasıflar bakımından müstesna bir mevkiye

sahip bulunduğunu, Kur’an ve Sünnet’i en iyi bilenlerden bir olduğunu hemen

hemen bütün Sünni ve Şii kaynaklar ittifakla belirtirler.

Aşere-i

mübeşşere (Cennetle müjdelen on kişi)’den biri olan Hz Ali (r.a.)’nin fazilet

ve menkıbelerine dair rivayetler, diğer sahabelerle kıyaslanamayacak kadar

çoktur. Hz Ali (r.a.)’nin faziletine dair sahih hadis-i şerifler de vardır. Şii

gruplar çok defa bu rivayetlere çeşitli ilaveler yaparak ilk halifenin Hz Ali

(r.a.) olması gerektiğini iddia etmişlerdir.

Hz

Ali (r.a.), çocukluğunda İslâm’ı kabulünden vefatına kadar tam anlamıyla bir

mücahid olarak cihadını devam ettirdi.[1]

Hz

Ali (r.a.), Mısır’a vali olarak atadığı Malik b. Eşter’e gönderdiği emirnamesinde

devlet yönetiminde uyulması gereken kuralları detaylı olarak sıralamış ve

bunları takipçisi olmuştur. Bu emirname Hz Ali (r.a.)’nin siyasî kişiliğini

ortaya koyan kapsamlı ve önemli bir belgedir. Bu emirnamede validen kaçınacağı

hususları şöyle sıralamıştır:

‘Kendini beğenmekten, nefsinin sana hoş gelen

yönlerine güvenmekten ve yüzüne karşı övülme sevgisinden sakın! Zira bunlar, iyilerin

ne kadar iyiliği varsa hepsini yok etmek için şeytanın elindeki fırsatların en

sağlamlarıdır.

Sakın halkına yaptığın iyilikleri, onların başına

kakma; yaptığın işleri çok gösterme, kendilerine verdiğin sözden dönme! Çünkü

başa kakma iyiliği bitirir; çok gösterme hakikati söndürür; sözden dönme ise,

Allah’ın da, halkın da nefretini çeker. Yüce Allah. “Böylece. sizin yapmadığınızı söylemeniz. Allah indinde ne kadar nefret

edilen bir harekettir.”[2]

Buyuruyor.

Sakın,

işlere vaktinden evvel atılma; yapma imkânı olunca, ihmalkârlık gösterme;

sakın, açıklık kazanmayan (doğruluğu belirsiz) işlerde inat etme; sakın,

doğruluğu açıklık kazandığı zamanda da gevşeklik gösterme! Her işi yerli yerine

koy, her birini zamanında yap!

Herkesin

eşit olduğu yerlerde kendini kayırmaktan sakın!

Görevlendirdiğin

kimselerin açığa çıkmış kötülüklerine karşı senden beklenen hareketten

habersizmiş gibi davranma! Aksi takdirde başkasının yerine sen cezaya maruz

kalırsın. Az zaman sonra da, işlerin üzerindeki perdeler, gözlerin önünde

açılır ve mazlumun hakkı senden alınır.

Hiddetine,

öfkene, eline ve diline hakim ol! Bunların hepsinden korunabilmek için de,

badirelerden geri dur ve şiddetini ertele ki öfken yatışsın da, iradene sahip

olabilesin. Bir gün seni yaratana hesap vereceğini çok harırlamadıkça, nefsine

hâkim olmak imkânını asla bulamazsın!

Sana

düşen, senden öncekilerin âdil hükmünü, erdemli olan tutumları, Hz peygamber

(s.a.v.)’den gelmiş bir eseri veya Allah Teâlâ’nın kitabındaki bir farzı

hatırda tutarak, bu gibi meselelerde bizden gördüğün hareket tarzına uyabilmeye

çaba göstermen ve şu emirnamemde bildirdiğim, ileride nefsinin arzularına

kapılmanı mazur göstermem için elimde sana karşı sağlam bir hüccet bildiğim

hükümleri uygulamaya çalışmandır.’[3]

[1] TDV İslâm Ansiklopedisi.

[2] Saf sûresi,

61/3.

[3] Asr-ı

Sadette Siyasî Konuşmalar, V. Akyüz.