واجب مسلم اليوم
Günümüzün Müslüman’ı, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut edecek bir cihad yapmak istiyorsa -ki öyle yapması gerekir başkalarına hak ve hakikati anlatıp yaymanın yanı sıra kendisini ve arzularını da kontrol altına alıp, ciddî bir iç denetlemeye (otokontrol) endekslenmelidir. Yoksa kendi kendini aldatma ihtimali çok kuvvetlidir. Dolayısıyla da yaptığı şeylerin ne kendine, ne de başkalarına yararı olmayacaktır.
Cihad eri, Allah (c.c.)’ı her şeye tercih edecek şekilde ihlaslı, samimi, yürekten ve gönül insanı olmalıdır. Ancak o zaman, verilen mücadele faydalı ve kalıcı olur. Evet o, başkalarına karşı söz ustalığı yapıp zihinlere faydalı-faydasız bir sürü malumat yığını aktarma yerine, onların kalp ve kafalarına mümkün olduğunca samimiyet, hüsn-ü niyet, içtenlik ve gönül adamı olma şuurunu yerleştirmeye çalışmalıdır.
Cihad, bir iç ve dış fetih dengesidir. Onda hem erme, hem de erdirme söz konusudur. İnsanın özüne ermesi, büyük cihaddır. Başkalarını erdirmesi ise, küçük cihaddır. Bunun biri diğerinden ayrıldığında, cihad gerçek cihad olmaktan çıkar. Birinden miskinlik, diğerinden anarşi doğar. Halbuki biz, Muhammedî bir ruhun doğmasını bekliyoruz. Her meselede olduğu gibi bu meselede de, ancak ve ancak Allah Rasûlü’ne uymakla mümkün olacaktır.
Ne mutlu o Müslümanlara ki, kendi kurtuluşları kadar başkalarının kurtuluşları için de yol ararlar. Ve yine ne mutlu onlara ki, başkalarını kurtaralım derken, kendilerini unutmazlar!..
Cihad ibadeti ve faaliyeti, kıyamete kadar devam edecektir. Zira biz ne denli insancıl davranırsak davranalım mutlaka küfründe ısrar eden kâfirler ve zulmünü ve sömürüsünü devam ettirmek isteyen zalimler ve sömürücüler her dönemde ve her yerde bulunacaktır. Bunun varlığı ise, bizim cihadımızın devam etmesi demektir. Biz, herkese Rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya karşı hem manevî cihad hem de maddî cihadda başarılı olmak zorundayız. Aksi halde insanca yaşama hak ve imkânlarını kaybederiz.
Bir dönemde atalarımız hep bunun kavgasını verdiler. Evet, ‘salip’ yani haçlı zihniyeti onun bu insanlık anlayışına engel olmak isteyince, o da bu engeli ortadan kaldırmanın çaresini güçlü olmakta gördü. Ecdadımızın, cihanla kavgasının anlamı işte buydu. Onlar gittikleri yerlere başka bir gaye için gitmediler. Onları harekete geçiren neden, ülkeleri istila etme sevdası olmadı. Onlar, ‘i’la-yı kelimetullah’ın sevdalısıydılar. Onların tek dertleri cihanın dört bir yanında ‘Lâ ilâhe illallah’ hakikatinin duyurulmasını temin etmekti. Böylece, yeryüzünde karanlık tek nokta kalmayacak ve her taraf iman ışığı ile aydınlanacaktı. Sanki onlar kendi dönemlerinde birer müezzin idiler. Bulundukları asrın minaresinin başına çıkmış ezan okuyor ve bu şekilde bütün kâinata dinlerini ilan ediyorlardı.
Bizde her zaman milletin minaresinin başından, ordu dili ve silahların sesleriyle, bütün âlemin ufuklarına ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Rasûlullah’ı haykırma devam ederek gelmiştir. Bizde istila, bizde baskı ve zulüm yoktur. Hz. Fatih’in, Hz. Yavuz’un ve daha nice büyük hükümdarların bir müezzin gibi devlet minaresinin başında, dünyanın karanlık noktalarına, ‘Allah’tan başka ma’bud yoktur’ diye kükremeleri öyle müthiş bir müezzinliktir ki, siz her zaman bu müezzinliğin şahidlerini, Belgrad Ormanlarından Himalaya eteklerine kadar çok geniş bir sahaya yayılmış bulacak; okyanusların dalgalarının bile bununla dalgalandığını görüp duyacaksınız. Fatih Sultan Mehmet Han’ın kendi yazdığı mısraları bunu ne kadar güzel dile getiriyor:
‘İmtisal-i cahidû fisebilillah oluptur niyetim,
Sad gazara var rağbetim’
İşte Fatih bu mısralarıyla, niyetinin ‘Allah yolunda cihad ediniz’ emrine uymak olduğunu ve bu uğurda yüzlerce savaşa katılmaya istekli olduğunu ifade ediyordu.
Evet, bütün karanlık noktaları aydınlatmak, oralara Rasûlullah (s.a.v.)’ın adının ışığını götürmek ve dört bir yanı Kur’an’ın nurlarıyla nurlandırmak için cihad kıyamete kadar devam edecektir. Ve müminler, devletler, milletler arası dengede ‘ümmet-i vasat’ olmanın hakkını vermek uğruna, maddî cihadı da sonsuza kadar devam ettireceklerdir.
Millet olarak, biz de bu yüce mevkiyi kabullenmekle mükellefiz. Hedefimiz sadece ve sadece budur. Zira Allah (c.c.) bizim için ‘Sizi, insanlara şahid olasınız diye ümmet-i vasat kıldım.’ [1] Buyurmaktadır. Bunun anlamı, ‘sizi devletlerarası müracaat mercii, muvazene unsuru ve istikametin şahidi yarattım’ demektir. Allah (c.c), bizi âlâ-yı illiyin-i insaniyete, maddî-manevî mükemmeliyete; âdeta Himalayalar’ın zirvesini ihraz etmeye, Hira Dağı’nın başına ulaşmaya, Rasûl-i Ekrem’in duyup hissettiklerini paylaşmaya; Allah (c.c.) hediyesi olan aslımızla, özümüzle bütünleşmeye çağırıyor. Ya o noktaya çıkma azmini yenileyecek ve aynı zamanda yaşama hakkını da kazanmış olacağız, ya da bu bize yeter, deyip halimizden razı olacak ve esfel-i safilîne düşüp edip, ayaklar altında kalacağız. [2]
Dünyanın bugünkü durumuna baktığımız zaman, zulmün, haksızlıkların, sömürünün, savaşın ve kargaşanın hâkim olduğunu görmekteyiz. İnsanların büyük çoğunluğunun zulümle yönetildiğine, bir avuç azınlığın dışında tüm insanların sömürüldüğüne ve ezildiğine tanık olmaktayız. Böylesine bir zulüm çarkının işlediği bir çağda Müslümanlar olarak, hakkı dünyanın en ücra köşesine kadar götürmek, zulmü ortadan kaldırmak ve dünyayı adaletle doldurmak inancımızın gereğidir. Bozguncuları durdurmak ve ‘Adil Bir Dünya Nizamı’nı kurmak için mutlaka cihad çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Dünya Müslümanlarının üzerinde ittifak ettiği dirayetli liderleri ve liyakatli kadroları mevcut olduğuna göre cihat hareketinin içinde görev alan mücahitlerin belli başlı vazifeleri noksansız ve kâmil manada bünyelerinde bulundurmaları gerekmektedir. İslâmî hareket davetle başlar. İslâmî hareketin başarısı mutlak manada tebliğ ve irşad vazifesinin verimli ve tesirli olmasına bağlıdır. Bu gayeyi güden Müslüman davetçinin başarıya ulaşması için yapılacak işler arasında dengeyi muhafaza etmesi başarının temel sebebidir. Disipline ve koordineye bağlı olarak diğer işleri ile yapması lazım gelen vazifelerin zaman ve mekân planının büyük bir titizlikle yapılması bahsettiğimiz denge kabiliyetidir. Müslüman davetçinin üç aslî sorumluğu vardır. Bunlar:
- Kendisine karşı,
- Ailesine Karşı,
- Topluma karşı sorumluluğudur.
Bizim için tek ölçü, eşsiz ve ebedî liderimiz Rasûl-i Ekrem Efendimiz ne güzel ölçü koymuşlar ; “Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin senin üzerinde hakkı vardır. Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. Öyle ise her hak sahibine hakkını ver.” Bu hadisi şerif, bizim için aydınlatıcı ve ilham verici bir yoldur. Söz konusu olan bu hakikatleri ihmal ve inkâr edenler sürekliliğini ve çalışma azmini kaybeder, çabuk bıkar, erken pes ederler. Eğer ki bunu İslâm emrediyorsa bu, davetin hayatın tümünü kapsaması içindir.
Müslüman davetçinin kendisine karşı sorumluluğu, kendi nefsini kardeşinin nefsine tercih etmesi değil, aksine “Ey iman edenler kendi nefislerinizi ve ailenizi ateşten koruyun!” [3] İlahî buyruğunun yüce manasıdır. Yani davetçi her şeyden önce ‘Yalnız öleceği, yalnız dirileceği ve yalnız hesaba çekileceği’ hakikatini unutmamalı sorumluluğun bilincinde olarak vazifesini eksiksiz yerine getirmelidir.
İslâm davetçisi bedenî, aklî ve ruhî sorumluluklarını ihmal etmemelidir. Şuurlu ve akıllı davetçi, bedenine karşı olan sorumluluğunun gereği bedenine eziyet etmeyecek ve lüzumsuz yere israf etmeyecek, halsiz ve takatsiz bırakıp bedenini eskitmeyecektir. Onu sıhhatli ve kuvvetli muhafaza edecek ki bedenine karşı sorumluluğunu yerine getirebilmiş olsun. Müslüman davetçinin aklına karşı vazifeleri ise onu daima uyanık tutmak ve ölçülü muhafaza etmeye çalışmaktır. Fikrî hastalıklardan ve yararsız bilgilerden uzak tutmaya çalışmak aklımıza olan sorumluluklarımızdandır. Ve en önemlisi ruhî sorumluluklarımızdır ki Müslüman kalbinden sorumludur. Kalbi, Allah (c.c.)’ın zikrinde bulundurmalı, şeytanın vesveselerine bırakmamalıdır. Kalp çabuk hastalanır ve çabuk bozulur. Kalbin sağlam durması zikirde devamlı olmasına bağlıdır. Demek ki en önemli amel zikir üzere olmaktır.
Buna göre günümüz Müslüman’ına şöyle seslenmek istiyoruz:
Sen, ey yeryüzünün her tarafında yaşayan Müslüman!
Sana hatırlatıyoruz ki, İslâm düşmanı orduları hiçbir zaman gaye ve sınır tanımamaktadır. Bugün, emperyalistlerin dünyanın her bir yerindeki Müslümanlara karşı sevk ettiği istilacı ordular ile karşı karşıyayız. Eğer evlatlarının bir kısmını savaşa göndermekten esirgersen, evlatlarının hepsi yok olur, benzerlerinin düştüğü gibi helâk ve zelil olmuş bir vaziyete düşerler. Eğer bugün mallarının bir kısmını savaş için feda etmekten kaçınırsan, yarın bütün malların zayi olur. Bugün Arap memleketlerindeki kardeşlerinin mal ve mülklerine el koydukları gibi yarın seninkine de el koyar. Cezayir, kurtuluşunu ancak bazı kurbanlar feda ettikten sonra elde edebilmiştir. Gel, sen, ben, erkek, kadın hepimiz, geri kalanları korumamız ve zayi olanı kurtarmamız için mal ve canlarımızın bir kısmını cihad için ayıralım.
Ve siz ey İslâm ülkelerinin yöneticileri!
Üzerinize aldığınız işi, büyük bir ferasetle, üstün hikmetle ifaya çalışın! Bize zafer kazansınlar ve sonra da başları dik olarak geri dönsünler diye ateş hattına gönderdiğimiz, emrinize verdiğimiz ciğerparelerimiz gençlerimizi iyi değerlendirin! İslâm’ın ve Müslümanların izzet ve ikbali için çalışın! Gelin hep beraber Allah (c.c.) ile beraber olalım ki, Allah (c.c.) da bizimle birlikte olsun!
“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder; ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar.” [4] [5]
Bosna-Hersek Müslümanlarının durumu içler acısı bir manzara arz etmektedir. İnsan hakları havarisi kesilen Avrupa’nın ortasında bir soykırım hadisesi yaşanmış, dün Endülüs’te yapılanlar bugün buradaki Müslümanlara icra edilmiştir. Bütün bu yapılanlara karşı bunca Müslüman hiçbir varlık gösterememekte, çıkar olmadığı için süper güçler ve uluslar arası örgütler uzaktan ve bıyık altından da gülerek, çoğu kez kışkırtıcı tavırlarla seyretmektedirler. Dün, Filistin’in, bugün Bosna-Hersek’in başına gelenler, güçlünün haklı olduğu ‘yeni dünya düzeni’nde acaba yarın kimin, hangi zavallı Müslüman milletin başına gelecektir?
[1] Bakara sûresi, 2/143.
[2] İ’lây-ı Kelimetullah veya Cihad, F. Gülen.
[3] Müddesir sûresi, 74/38.
[4] Muhammed sûresi, 47/7.
[5] İslâm Düşüncesinde Cihad ve Savaş Siyaseti, A. Çelebi, ( Trc. A. Kahraman, M. Erdoğan)