موضوع 1628
FATİH SULTAN MEHMED HAN
Cihad aşığı büyük şahsiyetlerden biri olan Fatih Sultan Mehmed Han, babası II. Murat Han’ın kendisini Osmanlı devletinin başına getirmesinin hemen ardından güçlü bir donanma hazırladı, çağının son teknolojilerini kullanarak toplar döktürdü, yürüyen kuleler ve surların üstüne çıkılabilecek boyda uzun merdivenler yaptırdı. Bütün bu hazırlıkları İstanbul’u fethetmek için yapıyordu.
İstanbul’u fethetmenin hem siyasî hem de manevî önemini ve anlamını çok iyi bilen Sultan Fatih, kuşatmadan hemen sonra ve hücumdan evvel yapılan teslim ol, çağrısına uymayan Bizans’a, ‘Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni alır’ diyerek kararlılığını göstermişti. Aldığı sağlam eğitimin yanında, Akşemseddin gibi bir gönül sultanının terbiyesi ile kemale eren Sultan Fatih:
‘Enbiyâ vü evliyâya istinadım var benim,
Lütf-i Hak’tandır heman ümmid-i feth-ü nusretim.
Diyerek işe başlamış, dört buçuk ay gibi kısa bir zamanda Rumeli Hisarını yaptırarak büyük kabiliyetini göstermiştir. O büyük Cihangir bu derin bilgisini, şecaat ve kahramanlığını iman ile besleyerek devamlı diri tutmuştur. O, askerî erkânın yanı sıra, etrafına âlimleri ve velileri de toplamış, dua ordusunu da yanında bulundurarak azim ve kararlılığını ortaya koymuştur.
Fatih Sultan bütün bunları, Peygamber (s.a.v.)’in, “Kostantiniyye elbette fetih olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur!”[1] Müjdesine kavuşabilmek için yapıyordu.
Sahabe devrinden itibaren birçok İslâm ordusu İstanbul’u fethetmek maksadıyla yollara düşmüştü. Rasûlullah (s.a.v.)’i Medine’ye teşriflerinde evinde misafir eden Ebû Eyyub el-Ensârî (r.a.) başta olmak üzere yüzlerce sahabe “O güzel ordunun bir askeri” olabilmek için yaşları ilermiş olmalarına rağmen çölleri ve dağları aşarak İstanbul’a kadar gelmişlerdi. Fetih onlar için müyesser olmasa da, birçokları şehid olup bu topraklara defnedilerek İstanbul’umuzun manevî yıldızları olmuşlardır.
FETİH ÖNCESİNDE SULTANIN KONUŞMASI
Fatih Sultan Mehmed, vezirlerini, büyük ve küçük rütbeli subaylarını topladı ve onlara özlü, heyecanlı bir konuşma yaptı. Genç padişah o güne kadar gösterilen gayretten, fedakârlıktan memnundu. Önce bunu dile getirerek şöyle dedi:
‘Sizi buraya, cesaretinizi bir kat daha arttırmak için toplamış değilim. Siz cesaretinizi gösterdiniz. Şiddet ve faaliyetinizi askerinize gereği kadar aşıladınız. Benim bu konuşmamdaki gaye, zaferle sonuçlanacak hücum vesilesiyle ebedi şan ve şerefin sizi beklediğini hatırlatmaktır. Bu güzel belde her türlü servet ve zenginlik ile doludur, imparatorun, asilzadelerin ve servet sahibi diğer kişilerin sarayları ile doludur. Bugün size, kalabalık ve çok büyük olan bu şehri hediye ediyorum. Bu, eski Roma’nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Bunu size bahşediyorum. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. O belde ki nice zamandan beri karşımıza hırsla, şiddetle çıkmış, bize zarar vermeye çalışmıştır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır?
İstanbul’un alınması bize ebediyyen güven verecek, bütün Yunanistan’ın kapılarını açacaktır. Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Etrafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiçbir şeyle ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!’
Peygamberimiz (s.a.v.)’in ifadesi ile O “Güzel Komutan”, gemileri karadan yürütüp Haliç’e indirerek akıllara durgunluk veren bir işi başarmıştır. Elli üç günlük kuşatmanın sonunda İstanbul’un surları yıkılmakla kalmamış, Ortaçağ kapanmış, yeni bir çağ açılmıştır.
Sultan II. Mehmet, fatihane bir ihtişam ve büyük bir tezahüratla İstanbul’a girerken bile asla mağrur olmamış, fethi müteakip duyduğu haz ve süruru devlet erkânına açıklarken, ‘Bende gördüğünüz bu ferah yalnız bu şehrin fethine değildir. Akşemseddin gibi bir velînin benim zamanımda olduğuna sevinirim’ demiştir.
Sultan Fatih, bu büyük zaferin ardından savaşın izlerini silip şehri yeniden imara başlamıştır. O, fethin bir nişanesi olarak Ayasofya’yı camiye çevirip ilk Cuma namazını orada kılmıştır. Aynı zamanda Ortaçağ’da benzeri görülmeyen engin bir hoşgörü ile gayr-i Müslimleri dinî tercihlerinde serbest bırakmıştır.
Fatih, İstanbul’u bir irfan ve kültür merkezi yapmak için pek çok vakıf ve medrese kurmuştur. Dünyanın değişik yerlerinden âlimleri İstanbul’a toplamıştır. Molla Gürani, Molla Hüsrev gibi âlimlere büyük hürmet duymuş, Hızır Bey, Molla Zeyrek, Hocazâde, Ali Kuşçu gibi âlimlere destek vererek İstanbul’un bir ilim ve medeniyet şehri olmasının önünü açmıştır.
Ecdadımızın elinin emeği, gözünün nuru olarak kurup geliştirdikleri müesseseleri, özellikle de vakıfları şartnamelerine uygun olarak kullanmanın ve korumanın hem millî hem de dinî bir vazife olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/325.