معاداة العلماء
ALİMLERE DÜŞMANLIK
İslam dini ilme, eğitime çok fazla önem vermektedir. Kişinin kendisini yaratan Rabb’ini, yaratılış gayesini ve yaratılanların hikmetlerini bilmesi, üzerindeki sorumluluklardan bazılarıdır. Bunun için de bunları bilen, bildiklerini yaşamaya çalışan ve insanlara aktaran âlimlere müracaat etmelidir. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola girerse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semâvat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü, dolunaylı gecede ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir." [1]
Âlimlerin, Peygamberlerin (a.s.) varisleri olduğunu bildiren dinimiz, âlimlere düşmanlık edilmesini kesin bir şekilde yasaklamaktadır. Ömer Nesefi (r.a.), insanları küfre götüren sebepler arasında şunları zikretmektedir: ‘Başka bir sebep olmadan, sırf âlim oldukları için, din âlimlerini hafife alan ve alay eden; âlime, âlim olduğu için buğzedenin küfre gideceğinden korkulur. Fakih olan âlimin ağzına sövmek, böyle hareket eden kimsenin karısının nikahı da düşer.
Din âlimi kıyafetine girerek, yüksek bir yere oturup alay olsun diye bir şeyler anlatmak. Orada bulunanların da, alay olsun diye, bir şeyler sormaları. Herhangi bir şeyle, âlim kılığında olana vurup hep beraber gülüşmeleri. Hoca kıyafetine giren kimsenin, eğlence olsun diye, eline bir sopa alıp çocuklara vurması ve seyredenlerin de gülmeleri. Zira, bütün bu fiillerde İslâm’ı ve İslâm âlimlerini hafife alma vardır. Din âlimlerinin kıyafeti ile alay etmek, ‘Ben şeriat tanımıyorum’, ‘Benim şeriatle işim yok’, ‘Şeriat ve benzeri şeyler beni tatmin etmez ve nazarımda hükmü yoktur’, ‘ilim meclisinin benim için ne faydası olacakmış’ demek veya İslâm’a (şeriata) uygun dînî bir fetvayı tahkir için yere vurmak küfre götürür. ‘Bu nasıl şeriatmış?’ veya ‘ben talak, malak bilmem’ demek küfre götürür. Münakaşa eden iki kişiden birisi diğerine ‘haydi bir âlime veya şeriate başvuralım’ dediğinde; diğerinin cevaben ‘ben âlim ve şeriat tanımam’ demesi; kendisine ‘gel ilim meclisine gidelim’ diyen bir kimseye alay olsun diye ‘âlimler, insanın karısını boş düşürür, kendisini de cehenneme sokarlar; ben gitmem’ diye cevap vermesi; alay ve hakaret olsun diye bir din âlimine !âlimcik’, ‘Sen git ilmini çöp sepetine at’ demek; ‘öğrenilen dînî ve şer'î ilimler birer masaldan ibarettir’ veya ‘din âlimlerinin söyledikleri boştur, havaîdir’ demek; dini ilimler için bu bilgiler neye yarar? Kime fayda vermiştir? Bize lazım olan şey paradır, demek insanı küfre götürür.’ [2]
Açıklamalarda da gördüğümüz gibi âlimlere karşı istihzalı bile konuşmak insanı küfre götürebilir. İslâm ilimleri ve İslâm âlimleri ile yukarıda bazı sebepleri ortaya koyduğumuz şekilde alay etmek, insanı İslâm inancından çıkarır. İslâm âlimine bu ünvanından dolayı söven, kötüleyen kâfir ve mürted (dinden çıkmış) olur. Bu yüzden âlimlere karşı saygının ve sevginin üzerimize bırakılan bir vazife olduğunu bilmeliyiz.
Allah Teala insanların ilme ve âlime değer vermediği, âlimlere karşı istihzalı konuşulduğu, onlara karşı alay edildiği takdirde onlara karşı uygulayacağı yolu şöyle açıklamaktadır:"Allah Teala ilmi, kullarının kalplerinden silmek suretiyle değil âlimlerin ruhlarını kabzetmek suretiyle alacaktır.
Sonuçta hiç âlim kalmayınca insanlar cahil bir takım kimseleri kendilerine başkan edinirler, bunlara bir takım şeyler sorulur. Onlar da ilimleri olmadığı halde fetva verirler de hem kendileri dalalete düşerler hem halkı dalalete düşürürler." [3]
İlmini pratiğe aktarması gerekirken, söz dalaşı yapmaktan hoşlanan lüzumsuz cedel ve münakaşaya giren kimselerin ‘hayırsız’ ve ‘nasipsiz’ olduklarını da şu hikmetli selef sözünden öğrenmekteyiz: "Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar." [4]
Burada karşımıza şöyle bir soru çıkabilir: Bütün âlimlere mi saygı ve sevgi besleyeceğiz? Saygıyı ve sevgiyi besleyeceğimiz âlimlerin özellikleri nelerdir? Burada faziletlerini ifade ettiği âlimlerin tanımını Allah Teala ayette şöyle tanıtmaktadır: “Yine insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da türlü renklileri vardır. Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar. Şüphe yok ki Allah çok güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir.” [5]
"Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hüküm (hikmet) ve peygamberlik vermesinden sonra (kalkıp) insanlara; Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi olacak şey değildir.
Aksine (onun şöyle demesi gerekir): Okuyup öğrenmekte ve öğretmekte olduğunuz kitap gereğince Rabbaniler (Rabbe halis kullar) olun.” [6]
Ayet-i kerîmede geçen "Rabbaniler" (rabbaniyyün), tahsil ettiği ilmin gereğini kuşanan âlimler; üstün vasıflarıyla insanları terbiye eden, söz ve davranışlarıyla onlara istikamet kazandıran örnek şahsiyetler demektir. Bu durumda, ilminin hakkını vermeyen ve onu hayata geçirmeyen bir İslam bilgini "Rabbani âlim" ünvanına layık olamamaktadır. Bugün ümmetin çektiği maddî-manevî sıkıntıların ve sosyal buhranların temelinde de, bu unvanı taşıyan model insanların az olması yatmaktadır. Rabbani âlim olarak görünüp de aslında öyle olmayan insanlar hakkında şu hadis çok manidardır: "Kıyamet gününde, halktan ilk sorgulanacak üç kişiden biri, ilim öğrenip öğretmiş, Kur'an okumuş bir kimsedir ki, buna sorulur, Cenab-ı Hak ona lütuf ve ihsan buyurduğu nimetleri sayar. O da bu nimetleri ikrar ve itiraf eder. Allah-u Teala:—Bu nimetlere karşılık ne yaptın? Der; O da: —Ya Rab! İlim öğrendim ve öğrettim, Kur'an okudum, cevabını verince; Cenab-ı Hak: —Hayır yalan söylüyorsun, ilmi sana âlim desinler diye öğrendin. Kur'an'ı sana kari desinler diye okudun. Verilen emir üzerine yüzükoyun sürüklenerek ateşe atılır.” [7]
Allah (c.c.) kendisinden razı olsun meşhur sahabî Abdullah İbn Mes'ud (r.a.)’un şu tespit ve müşahedesi, bu acı gerçeği haber vermektedir: ‘Sahabe, kalp yönünden ümmetin en iyisi, ilim bakımından en derini ve insanların en külfetsizi idi. Siz âlimleri çok, hatipleri az olan bir devirde yaşıyorsunuz. Sizden sonra âlimleri az, hatipleri çok olan bir zaman gelecektir. Kimin ilmi çok, konuşması da az olursa, her türlü övgü ve takdire layıktır. İlmi az olduğu halde çok konuşan kimse ise yerli yersiz konuştuğu için yerilmeye layıktır.’ [8]
Bütün bu ayet ve hadislerden âlimlerin ilmini amele dökmeyen, riya içinde olmayan, söz ve davranışları arasında uyumsuzluk olmayan, Allah’ın rızası dışında hareket etmeyen bir durumda olması gerektiğini anlamaktayız.
Peygamber Efendimiz âlimlerin fazileti ve onları sevmemiz hususunda şu hadis-i şerifleri ifade buyurmaktadır: "Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir", “Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur."; "Tek bir fakih, şeytan için bin âbidden daha yamandır." [9]
Bu yüzden âlimlere saygıyı gerek düşünce olarak gerek hareket olarak göstermek gerekmektedir. Bu yüzden İmam Nevevî ve İbni Hacer el-Askalani başta olmak üzere büyük hadis âlimleri, kendisi için ayağa kalkılmasını bir gurur ve büyüklenme vesilesi yapan kimseler için ayağa kalkmayı ve hele onlara, yabancıların yaptığı gibi tazîm etmeyi doğru bulmamışlar, ama böyle bir maksat bulunmadığı takdirde, faziletli kabul edilen âlimlere hürmeten veya sevgi ve muhabbetini göstermek maksadıyla ayağa kalkmakta sakınca görmemişlerdir. Hatta bu âlimler, bir bölgenin geleneklerine göre kendisi için ayağa kalkılması adet olan kimseye ayağa kalkmamak onun gücenmesine yol açacaksa, ona hürmeten ayağa kalkmak gerektiğini söylemişlerdir.
Bir başka hadis-i şerifte “Üç şey imanın lezzetini artırır: Allah ve Resûlünü her şeyden çok sevmek, kendisini sevmeyen Müslümanı Allah rızası için sevmek, Allah’ın düşmanlarını sevmemek.” [10]
“İbadetlerin en değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için kızmaktır.” [11] buyruldu. İbadeti çok olan mümini, az olandan daha çok sevmek gerekir. Çünkü bu sevgi, sonuç itibariyle Allah (c.c.) için beslenen bir sevgidir. İsyanı daha çok olan, küfrü ve fuhşu yayan kâfirlere karşı daha fazla kızgınlık beslemek gerekir. Allah (c.c.) için düşmanlık edilmesi gerekenlerin başında, insanın kendi nefsi gelir. Çünkü nefis, kötülüğü şiddetle emreder ve arzular. Peygamber (s.a.v.): “Senin en büyük düşmanın, seni kuşatan nefsindir” [12] buyurmuştur.
Hadis-i şerifte: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Allah Teâlâ hazretleri buyuruyor ki: "Benim celâlim adına birbirlerini sevenler var ya! Onlar için nurdan öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehitler bile onlara gıpta ederler.” [13]
Ve insan dünyada kimi seviyorsa, âhirette onun yanında olacaktır, buyruldu. İnsan sevdiği kişinin yolunda olmazsa sevgisi geçerli olmaz. İnsan dinine ve emanetine güvendiği iyi kimselerle arkadaşlık etmelidir.
Yüksek ruhlar, sevdikleri ruhları yukarı çekerler. Alçak ruhlar da aşağı çekerler. İnsan öldükten sonra, ruhunun nereye gideceğini, dünyada sevdiklerinin halinden anlamalıdır. İnsan, başkalarını yaratılış veya akıl icabı yahut kendisine yaptığı iyilikler icabı veya Allah rızası için sever. Dünyada birbirini seven insanların ruhları birbirini cezbettiği gibi, kıyamette de birbirlerini cezbederler. [14]
[1] Ebu Dâvud, İlm, 1; Tirmizî, İlm, 19; İbnu Mâce, Mukaddime, 17.
[2] İslam Akaidi, Ömer Nesefi.
[3] Sahih-i Buhari, Ehl-i İlmin Fazîleti Hakkında, 86.
[4] Tirmizî, Tefsir, Zuhruf; İbnu Mâce, Mukaddime 7.
[5] Fatır sûresi, 28.
[6] Al-i İmran sûresi, 79.
[7] Müslim, İmâret, 152; Tirmizî, Zühd 48; Nesâî, Cihâd 22,
[8] Buharî, Fezailu'l-Ashab 27, Edeb 70; Tirmizî, Menâkıb.
[9] Tirmizî, İlm 19.
[10] Buhârî, İman: 9, 14, İkrâh: 1; Müslim, İman: 67; Tirmizî, İman: 10; Nesâî, İman: 3.
[11] Buhârî, Enbiyâ 54, Megâzî 53, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9.
[12] Tirmizi, Fedâilu'l-Cihad, 2.
[13] Tirmizî, Zühd: 53.
[14] İslâm Ahlâkı, M. Hadimi.