بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / ما هي السياسة؟ / ما هي السياسة؟
ما هي السياسة؟

ما هي السياسة؟

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

SİYASET

NEDİR?

‘Siyaset’, Arapça kökenli bir kelime olup, lügatte at eğitimi, seyislik

yapma anlamına gelmektedir. Bunun yanında aynı kavrama karşılık Batı'dan alınan

‘politika’ kelimesi de Yunan kökenli bir kelimedir. Bu kelime farklı insanlara

karşı onların taleplerine göre farklı şekilde davranmak, çok yüzlülük

anlamındadır.

‘Siyaset’

terim olarak, devleti ve toplumu idare etme sanatı; diplomatlık, politika;

insanları, dünya ve ahiret saadetlerine yöneltme sanat, gayret ve çalışmalarına

verilen isimdir.

Siyaset, insana, topluma ve

ülkeye hizmet etme meslek ve metodudur. Halkın işlerini ve devletin menfaatini

en uygun bir şekilde görüp gözetmektir. Bu nedenle siyasetçiler toplumun durumunu

en iyi bilen, bilgili ve akıllı insanlarıdır.

Siyaset,

insanların eğitimine ve gelişmesine hizmet ettiği için de hayırlı bir

hizmettir. İdeal anlamda siyaset,

farklı düşünen, farklı dinlere ve kültürlere sahip olan insanları birleştirici

ve birliği devam ettirici vasıfları ile kendisini gösterir. Toplumun birlik ve

dirliğini sağlar.

İnsanlar bilgi sahibi olmak, zengin olmak ve

refah içinde yaşamak isterler. Bunun için de çalışırlar. Siyasetin amacı

insanların önündeki engelleri kaldırmak ve refah için, zengin olmak için

çalışan insanlara yardımcı olmaktır. İnsanlara ve kurumlara yardımcı olmak elbette

çok şerefli bir görevdir.

Evsize ev, işsize iş, okumak isteyene

okul, üretmek isteyene tezgah, tüketmek isteyene satın alma gücü

ve özgürlük isteyene de korkusuz yaşama alanı hazırlamayı öngören

çabaların ortak paydası siyasettir.

İslâmî

devletin temel prensiplerini, miladî 620 ve 622. yıllarında yapılan meşhur ‘Akabe

Beyatlarında’ görmek mümkündür. Beyatların içeriği incelendiği zaman, bunların

ruh temizliği, sosyal reform ve hukuka dayandığı görülür.

Kur’an-ı Kerim’e göre, mülk Allah’ındır, yani yeryüzünde Allah (c.c.) hükmeder.

Bu bakımdan Kur’an’ın şu âyetleri anlamlıdır:

“Rasûlüm de ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım!

Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de çeker alırsın...”[1]

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır.” [2]

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır.”[3]

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, evrende Allah’ın hükümleri uygulanmalıdır.

Çünkü evren onun mülküdür.

Ayetlerden çıkarılan bir başka hüküm; Allah (c.c.)’ın hükümranlığı karşısında

insanlar tıpkı bir yöneticinin tebâsı gibi bir ve aynı düzeydedir.

Bir başka nokta da; insanın ilâhî kudret ve ilâhî kanun karşısında son derece

acz içinde olduğudur.

İslâm, devlet içinde siyasî birliğe çok önem verir, siyasî birliği bozacak

hareketlere asla hoşgörü göstermez. Onun için, fitneyi katilden daha kötü görür.[4]

Fitneye neden olan, Allah (c.c.)’ın gazabına müstahaktır:

“Demek, idareyi ve hâkimiyeti ele

alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münasebetlerinizi bile

keseceksiniz, öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kendilerini rahmetinden

uzaklaştırmış da kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir.”[5]

İslâm, siyasî karışıklık çıkaranlara itaat edilmemesini emreder: “Müfterilerin (Müşriklerin) emrine boyun

eğmeyin ki, onlar yeryüzünü fesada verir, ıslah etmez kimselerdir.”[6]

Onların bu hareketlerini, Allah (c.c.)’a ve Rasûlüne karşı harp açmak olarak kabul

eder, öldürülmelerini veya sürülmelerini emreder. Bu hususta şu Kur’an âyeti

çok açıktır:

“Allah’a ve Rasûlüne (müminlere) harp

açanların yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesatçılığa koşanların cezası,

ancak öldürülmeleri, ya asılmaları yahut sağ elleriyle sol ayaklarının çapraz

olarak kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir.”[7]

İslâm siyasetinin başarılı olması için, Müslümanlar birlik halinde olmalıdırlar.

Bu husus açık ve kesin bir emir yani farzdır: “Hepiniz toptan sımsıkı Allah’ın ipine (dinine, şeriatına) sarılın;

parçalanıp ayrılmayın.”[8]

Müslümanlar,

birbirleriyle uysal ve kardeşçe bir birlik kurmalıdırlar: “Eğer müminlerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse, hemen aralarını

(bulup barıştırın)... Müminler kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını

bulup barıştırın.”[9]

İslâm siyasî anlayışında, Peygamber (s.a.v.)’e vahyedildiği şekilde, ilâhî kanuna

itaat emredilir: “ Ey İman edenler!

Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Kendiniz (Kur’an’ı) dinleyip durduğunuz halde

ondan yüz çevirmeyin!”[10]

Bu itaat, pasif anlamda bir itaat değildir. Müslüman aynı zamanda, Allah (c.c.)’ın

kanununu yeryüzünde yaymak için her türlü ıstırap, zorluk, açlık ve susuzluğa

katlanacaktır.[11]

İslâm siyaset ve idaresi, adalet temeline dayanır. ‘Peygamberliğin ilk esası

insanlar arasında adalettir’, diyenler vardır. Hâkimlere, heva ve heveslerine,

sevgi veya nefrete göre değil, adaletle hareket etmeleri emredilir.[12] Haksız

hüküm verenlerin Cehennemde demirden bir el ile cezalandırılacakları haber

verilir. Bu demirler bir devletin hukuk sistemini oluşturan en parlak

prensiplerdir.

İslâm yönetim anlayışında, toplumun, hırsızlık, zina, iftira vs. diğer kötü

hallerden uzak olması, karşılıklı ilişkilerde adaba dikkat olunması emredilir.[13]

Kur’an’a dayalı devlet anlayışında, şûranın önemli bir yeri vardır. İyi bir Müslüman’ın

Allah (c.c.)’a güvenen, kötülüklerden sakınan, hakkını savunan ve gerektiğinde

müşavere eden kimse olduğu belirtilir.[14]

İslâm siyaset anlayışında, ilâhî hukukun düşmanlarıyla ittifak akdetmek ve bir

kere harp ilan edildikten sonra onlara gevşeklik göstermek yoktur.[15]

İslâm devletinde, farklı dinî inançlara, düşüncelere sahip olmak, vatandaşların

hakkıdır. Yani inanç ve fikir özgürlüğü İslâm toplumunda tam anlamıyla vardır.

Ancak bu hak ve özgürlük İslâm toplumunun bozulması ve fitne çıkarılması

yönünde kullanılamaz.

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz iman ile

küfür apaçık meydana çıkmıştır.”[16]

İslâm siyaset anlayışında, başka inançta olanlarla en uysal bir tarzda

konuşulur: “(İnsanları) Rabbinin yoluna

hikmetle ve güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel yol hangisiyse

onunla yap!”[17]

İslâm

siyaseti, birbirine düşman sınıf ve kast sistemini kabul etmez. Bunun ilâhî

kanunlara karşı gelenlere verilen bir çeşit ceza olduğunu açıklar:

“O, sizi (ey Peygamberin ümmeti) yer

(yüzün)’ün halifeleri yapan, sizi, size verdiği şeylerde imtihana çekmek için

kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır. Şüphe yok ki, Rabbin, cezası

pek çabuk olandır.”[18]

Her

ne kadar farklı milletler ve kabileler varsa da, bunların fizikî menşeleri

birbirinin aynıdır.

İslâm devlet anlayışında asalet, belirli bir aile, ırk, kabile ve millete ait

değildir. Asalet; kişinin karakterinde, hal ve gidişinde asil olmasıyla

mümkündür: “Ey insanlar! Şüphesiz biz

sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi birbirinizle tanışasınız diye,

milletlere, kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en

şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır...”[19]

Onun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.), kendi

halasının kızını, kölelikten azad edilmiş olan Zeyd b. Hârise’ye vermiş;

kölelikten azad edilmiş birinin oğlunu Kureyş asillerinin de içinde bulunduğu

bir orduya komutan yapmıştır. Yine İslâm Peygamberi, her türlü imkâna sahip

olduğu halde, en fakir bir kimse gibi hayat sürmüş, mazlum ve yoksulun refahından

başka bir şey düşünmemiştir.

Dini hükümler yönünden siyaset dinin

yüzde biri olsa da sosyal hayat bakımından siyaset hayatın yüzde ellisinden

fazla bir yer işgal eder.Her insanister istemez siyasetle ilgilenir,

hizmet eder. Günümüzde siyasi partilere üye olmaları ve oy vermeleri bakımından

siyaset insanların çoğunun ilgilendiği bir husustur.

Bediüzzaman Said Nursî, “Her bir adam vatanla, milletle,

hükümetle alakadardır” demektedir. “Ancak bu alakadarlık muvakkat cereyanlara

kapılıp, millet, vatan ve hükümetin menfaatini, bazı şahısların muvakkat

siyasetlerine tabi etmek, belki aynını telakki etmek çok yanlış olmakla

beraber, o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese

düşen vazife bir ise, kendi kalp ve ruhundan, idare-i şahsiye ve beytiye ve

diniyeye duyulan hizmet, alaka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi

alakaları bırakıp, siyaset cereyanlarına münhasır alaka göstermek divanelik

değil de nedir?”[20]

Diye sorarak siyasetin yanlışlarına kapılmanın da doğru olmadığını ifade eder.

Ziya Paşa’nın dediği gibi siyasetçiler hizmet için önce kendilerini

ıslah etmeli ve hata yapmamalıdırlar:

‘Onlar ki laf ile dünyaya verirler nizamât,

Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.’

Filozofların dediği gibi siyaset her

kişinin değil, ilim, servet ve destekçileri çok olan faziletli insanların

yapacağı bir sanat ve meslektir.Liyakat,

hamiyet vegayret gerektirir.

Fedakârlık duygusundan mahrum olanların ve hizmet anlayışından uzak olanların

yapacağı bir meslek değildir. Menfaat üzerine dönecek olursa insanı canavar

haline getirir.

Siyaset, millete hizmet etmek

isteyen hamiyetli ve kalbi vatan sevgisi ve milliyet duygusu ile dolu fedakâr

ve kahraman insanların mesleğidir. Her kişinin değil, er kişinin işidir.

[1] Al-i İmran

sûresi, 3/26.

[2] Al-i

İmran s^resi, 3/189.

[3] Lokmân

sûresi, 29/26.

[4] Bakara

sûresi, 2/217.

[5] Muhammed

sûresi, 47/22-23.

[6] Şuarâ sûresi,

26/151-152.

[7] Mâide sûresi,

5/33.

[8] Âl-i İmran

sûresi, 3/103.

[9] Hücurat sûresi, 49/9-10.

[10] Enfâl sûresi,

8/20.

[11] Bakara sûresi,

2/155-157.

[12] Mümtehine sûresi, 60/12.

[13] Mümtehine sûresi, 60/12.

[14] Şurâ sûresi, 42/36-39.

[15] Nisâ sûresi, 4/138-139; Muhammed sûresi, 47/4.

[16] Bakara sûresi, 2/256.

[17] Nahl sûresi, 16/125.

[18] En’âm

sûresi, 6/165.

[19]

Hücurât sûresi,

49/13.

[20] Kastamonu Lâhikası, 30-31.