بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق التجارة / أخلاق التجارة / ما هو الرزق؟
أخلاق التجارة

ما هو الرزق؟

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

İnsanların zihnini, elde edememe veya yeterli gelmeme endişesine sürükleyen ve son derece meşgul eden konuların başlıcalarından biri ‘rızık’dır. Arapça bir kelime olan ‘Rızk’ veya ‘rızık’, dilimizde ‘nasip, kısmet ve dünyalık’ diye de ifade edilir.

Rızık, kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık, insanın anne karnında teşekkülü ile başlar, kader sicilindeki kayıtlara uygun olarak ecele (ölüm) kadar devam eder. Ecel, bir anlamda dünyaya ait rızkın bitim noktasıdır.

Rızık, bütün canlı ve cansız varlıklar için ezelde Allh (c.c.) tarafından takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Canlıların rızkı, Allah (c.c.)’ın ilmi, takdir ve iradesiyledir. Ancak rızkını arayıp bulmak, insana aittir. ‘Rızk’ lügatte kendisi ile faydalanılmakta olan şeyin adıdır. Çoğuluna ‘Erzak’ denilir. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı ancak Allah (c.c.)’a aittir. Onların dünyadaki meskenlerini bilir, yumurtalıklardaki yerlerini de bilir: Bunların hepsi Levh-i Mahfuz’da yazılıdır.” [1]

Yine Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Ben insanlar ile cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızk istemiyorum. (Ben onları kendilerine yahut başka bir kimseye rızık versinler diye yaratmadım). Bana (kullarıma) yemek yedirmelerini de istemiyorum. Doğrusu rızkı veren, O çok şiddetli kuvvet sahibi Allah’tır.” [2]

Rasûlullah (s.a.v.): “Hiçbir nefis ecelini ve rızkını tamamlamadıkça ölmez. Öyleyse Allah (c.c.)’tan sakının da, rızkı istemede yavaş, temkinli, vakarlı olup acele ve hafiflik etmeyin; rızkı güzel yoldan arayın. Rızkınızın geç gelmesi, sizi masiyetli yolara sürükleyip götürmesin. Muhakkak ki, Allah (c.c.) katında olan rızka ancak Allah (c.c.)’a taatle nail olunur. Her kulun Allah (c.c.) tarafından taksim olunmuş bir rızkı vardır. O rızk elbette gelir. Onun için bir kimse, taksim olunan rızkına razı olursa, Allah (c.c.) o kimse için rızkında bereket ve genişlik yaratır. Her kim o taksime razı olmazsa, gelecek olan rızıkta bereket ve genişlik yoktur. Şu halde insan taksimli olan rızkının meşru ve makbul sebeplerle gelmesini istemeli; bunun için meşru ve makbul ticaret ve sanat yollarından bulduğunda şaşırmamalıdır.” [3]buyurmaktadır.

Allah (c.c.), her canlının rızkını ayrı ayrı ihsan eyler. Bir Hakk dostu, rızık endişesi içinde olanlara der ki: ‘Bu kadar canlının hangisinin gece gündüz rızıkları temin edilmiş ambarlarda saklanmaktadır? O canlılar hiçbir zaman bir rızık endişesi duymazlar.’

Yaralı, aciz, kendisinin rızkını temîn edemeyenlerin dahi rızıklarını Cenâb-ı Hakk'ın temîn ettiğini bildiren şu âyet-i kerîme, ne kadar ibretlidir:

“Nice hayvanlar var ki, rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allah veriyor. O, her şeyi işitir ve bilir.” [4]

Diğer yandan rızık konusunda bilmemiz gereken en önemli konulardan birisi de rızkın paylaşımındaki farklılıklardır. Ancak bu, bir farklılıktan daha çok toplum düzenin en güzel bir şekilde kurulması ve uyumlu olarak da sürmesi içindir.

Her şeyin hazinelerinin Allah (c.c.)’da olduğu ve ilâhî bilgiye göre, yani kader programına uygun bir şekilde gerekli paylaşım yapıldığı, Kur'an ayetiyle bildirilmiştir. Müminler, dünyadaki bu maddî farklı durumlarının kendilerine hayır olduğu inancı içinde olmalıdır. Şayet hayat düzeni, insanların aciz anlayışlarına, birbirine uymayan istek ve kabiliyetlerine ve her an değişen emellerine kalsa idi, kâinatta anarşiden başka bir şey görülmezdi. Allah Teâlâ buyurur:

“...Dünya hayatında onların (insanların) maişetlerini (geçimlerini) aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini (n maişetini) derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık. (Ancak) Rabbinin rahmeti, onların biriktirdiklerinden (maişetlerinden) daha hayırlıdır.” [5]

Sırlar, hikmetler ve kudret akışlarıyla donanan bu kâinatta rızkın taksimi, en saltanatlı kudret göstergelerinden biridir. Havada uçan, karada yürüyen ve denizde yüzen bütün yaratıklara, her an birbirinden farklı sofralar hazırlanmaktadır. Birinin yediği ile çoğunlukla diğeri gıdalanıp hayatını devam ettiremez. Yani havadaki, karadaki ve sudaki canlıların gıdaları, kendi bulundukları doğal yerlerin yapısına göre ayrı ayrıdır ve kâinatta görülen sayısızca yaratık kadar rızıkların ayrı ayrı ve farklı taksim edilmesi, akıl sahipleri için ne büyük bir ibret, hikmet, kudret ve saltanat kanıtıdır.

Âyet-i kerimede buyurulur: “İnsan görmez mi ki, Allah dilediğinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda şuurlu müminler için ibret vardır.”[6]

Bu çerçevede Allah Rasûlü (s.a.v.) buyururlar: “Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, bakışını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin! Böyle yapmak, Allah'ın, üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” [7]

Bunun içindir ki hayatımızın huzur ve saadeti var olan paylaşımın hakkımızda hayır olduğu inancını yaşamamızdadır. Kahır gibi görünen çok hadiseler vardır ki, neticesi lutuftur. Arkası cennet olan fakirlik gibi. Lutuf gibi görülen bazı durumlar da vardır ki, neticesi acı bir hüsrandır. İnfak edilmeyip sadece nefse harcanan servetler gibi. Âyet-i kerimede buyurulur: “Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyiniz. Bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz! Yoksa sizi gazabım çarpar. Her kim ki, kendisini gazabım çarparsa, hakikaten o, helâk olmuştur.” [8]

Allah (c.c.) bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah kullarına rızkı bol bol yayıverseydi, muhakkak yeryüzünde azar, taşkınlık ederlerdi.” [9]

Ayetin tefsirini yapan alimler şunları açıklamaktadır: Eğer Allah (c.c.) hiç çalışmadan kullarına rızık vermiş olsaydı, o takdirde onlar uğraşak bir şyleri olmadığından ve aylaklıktan, yeryüzünde daha çok azarlar ve daha çok fesatlık yaparlardı. İşte bunun içindir ki, şanı yüce olan Allah (c.c.) rızık kazanma işiyle insanları meşgul etti. Ta ki bu uğraş dolayısıyla yeryüzünde daha fazla fesat çıkarmaya vakit ve fırsat bulmasınlar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse herhangi (meşru) bir şeyden rızıklanırsa, ona sarılsın! Helal rızık talep etmek cihaddır.” Dinimizde cihad nasıl mukaddes bir ibadet ise, çalışmak da aynı derecede kutsal, değerli ve mübarektir.

Tevrat’ta şöyle deniyor: “Ey insanoğlu! Elini oynat! Sana rızkımı saçayım! Sana emrettiğim hususta bana itaat et! Kendine yarayanı bana öğretmeye kalkışma!”

Hz. İsa (a.s.) topluluğa hitaben şunları söyledi: “Ey insanlar! Yarının yiyeceğini bugünden saklamayınız! Zira yarın geldiği zaman, onun rızkı da birlikte gelir. Şu küçük canlılara bakınız! Onların rızkını kim veriyor? Eğer onların karnının çok küçük olduğunu söylemek isterseniz, gökteki kuşlara bakınız! Eğer kuşların kanatları var derseniz; vahşi hayvanlara bakınız, onları o şekilde kim besliyor ve kim semiriyor?”

Hz. İbrahim (a.s.)’a : ‘Ne için seni Allah (c.c.) Halil (dost) edindi?’ diye sormuşlardır. Hz. İbrahim (a.s.) şöyle cevab verdi: “Bende iki haslet (şey) var. Bunlardan dolayı Cenâb-ı Hak (c.c.) beni kendine dost edindi; birisi, bazen iki iş ortaya çıkar. Şöyle ki: Ezan okunuyor, namaz kılınacak, bir de dünya işi var ki görülmesi lazım. Ben, önce Allah (c.c.)’nin emrini yerine getirip, sonra da dünya işi ile meşgul olurdum. İkincisi: Allah Teâlâ’nın verdiği rızık için hiç şüphem yoktur. Allah (c.c.)’ın Rezzak olduğunu bildiğim için kaygım olmadı. Allah (c.c.) da bana o kadar rızık verdi ki, ne akşam, ne de sabah yemeklerini misafirsiz yemedim. Allah (c.c.) bana çok ikramda ve ihsanda bulundu.” dedi.

Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurur: ‘Elinde bol dünyalık varsa, onunla çok ferahlanma ve ondan kaybettiğin olursa üzülme! Bozulma! Bütün gayretini ölümden sonrası için sarfet (harca)! Kim ki beş şeye devam ederse, sevapları yüce dağlar boyu yığılır; Allah (c.c.) rızkını bol eder: 1. Az veya çok, kim ki sadakalar vermeye devam ederse, 2. Sık veya seyrek, kim ki akraba ve dostlarına ziyaretlerde bulunursa, 3. Kim ki, Allah (c.c.) yolunda devam ederse, 4. Kim ki suda israf etmeden abdeste devam ederse, 5. Kim ki ebeveynine itaatkâr olur ve bunda sebat ederse.’

Bir insan helal ile beslendiği gibi, haram ile de beslenebilir. İnsan öz iradesiyle nasıl isterse Allah (c.c.) o surette yaratır ve verir. Bununla beraber haram ile beslenmeye Allah (c.c.) razı değildir, helal yolunu bırakıp da, haram yollarla kazanmalarına rızası yoktur. İşte bunun içindir ki, Allah (c.c.) rızasına uygun iş yapanları mükâfatlandırır. Razı olmadığını işleyenler de cezalandırır. Gerçekten Müslüman kişilere yakışan işlerden birisi de, rızkını helal yollardan temin etmektir. Helal olmayan kazançta hayır yoktur. Çünkü dünyada işlediğimiz her işin, iyi olsun, kötü olsun, ahirette Allah Teâlâ’ya hesabinı vereceğiz. Helalinden kazanılmayan bir para veya mal, doğru olmayan yollarla elde edilmiş demektir. Bu ise haramdır. Rasûlullah (s.a.v.) : “Helal rızık kazanmak, her Müslüman kadın ve erkek üzerine farzdır.” [10] buyurmuşlardır.

Hadîs-i kudsîde buyurulur: “Allah Teâlâ, ademoğlunun rızıkları ile görevli olan meleklere şöyle buyurur: ‘Herhangi bir kulu, bütün tasa ve düşüncesini tek bir şeye (yani Rabbine) adamış bir şekilde bulursanız, ona göklerin ve yerin rızkını garanti edin! Herhangi bir kulu da adaletle (istikametten ayrılmayarak) rızık ararken bulursanız, ona iyi davranın ve (yolunu) kolaylaştırın.” [11]

Bu hadîs-i kudsî gösteriyor ki, eğer bir kul, bütün hedeflerini tek bir şeye, yani Rabbine bağlarsa O'nun rızası yolunda ilahi emirlere riayet eder ve ibadet ve taat üzere bulunarak ihlaslı, salih kullardan olursa, ona göklerin ve yerin rızkı temin edilir. Bu gerçek âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “... Kim Allah’tan (gereği gibi) korkar (takva sahibi olur)sa, (Allah) onun için bir çıkış yeri (kurtuluş çaresi) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır...” [12]

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur: “Eğer siz Allah'a gereği gibi tevekkül etseydiniz, (Allah), kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam doymuş olarak dönerler.” [13]

Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulur: “İnsana, kendi çalışmasın (ın karşılığın)dan başka bir şey yoktur.” [14]

Hz Peygamber (s.a.v.) buyurur: “Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip el açmasından daha hayırlıdır; insanlar, istediğini verseler de, vermeseler de...” [15]

İbnü'l-Firâsî'nin anlattığına göre babası: ‘Ey Allah'ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?’ diye sormuş, Peygamber Efendimiz de: “Hayır isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bari salihlerden iste!” [16] buyurmuşlardır.

Ahmed Bin Hanbel (r.a.)’e sordular: ‘Camide ibadetle meşgul olup, ‘Allah Teâlâ (c.c.) rızkı verir’ diyen kimse hakkında ne buyurursunuz?’ buyurdu: ‘O cahil bir kimsedir. İslâm dinini bilmiyor. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Allah Teâlâ (c.c.) benim rızkımı kılıcımın gölgesi altına bağlamıştır, yani Allah (c.c.) yolunda harb etmeye bağlamıştır.” [17] buyurdu.

Bütün bu öğrendiklerimizden anlaşıldığına göre, rızk, sebepli veya sebepsiz, kesin olarak Cenâb-ı Hakk’ın göndermesiyle canlı varlıklara ulaşan şeydir. Helal rızk olduğu gibi, haram rızk da vardır. Her canlı, hayatı boyunca belirlenmiş ve tahsis olunan kendi rızkını tamamen alır. Hiç kimse başkasının rızkını alamaz; çünkü rızkı belirleyen ve takdir eden, Cenâb-ı Hak’tır. Allah (c.c.)’ın dilemesine (meşiet) aykırı olmak tasavvur olunamaz. Rızkı haram olanın, azaba ve ikaba müstahak olması, o kimsenin kendi cüz’i iradesini, masiyetini (kötülüğe) kullanmasından ileri gelmiştir. Rızkı kazanmak için iyi ve fena birçok yollar vardır. İyi, temiz, güzel sebeplere yapışan, rızkını iyi yollardan kazanmaya çalışan kimse itaatli; fena yoldan kazanmaya çalışan da asi (isyancı) sayılır. Bunun için de herkesin ‘Rezzak-ı Alem’ (Alemi rızıklandıran) Allah Teâlâ tarafından, hayatı boyunca belirlenen ve tahsis edilmiş bir rızkı olduğuna, bu rızkı tamam olmadıkça dünyadan çıkmayacağına, takdir edilmiş olan o rızkın kulun hırsı ve acelesiyle artmaz ve eksilmez olduğuna kesin bir bilgi ile inanıp, sağlam itikad ederek, rızkını kazanma yolunda, ancak meşru olmayan kötü sebeplere başvurup da sorumlu, ikaba ve azaba müstahak olmamak için önemle çalışması ve Allah (c.c.)’ın vaadine güvenip, kendisine tevekkül etmesi farz olur. Nitekim rızık Allah (c.c.) üzerinedir. Allah (c.c.) her canlının eğlendiği yeri ve öldükten sonra defin olunacağı yeri de bilir ve ona göre rızkını bulunduğu yere ulaştırır. Bunların hepsi beyan edici kitapta yazılıdır.

Ebu Yezid El-Bestamî (r.a.)’e: ‘Sen, rızkını, nereden temin edersin?’ diye sormuşlar. O, şu karşılığı vermiş: ‘Allah (c.c.)’nin böcekleri ve sivrisineği rızıklandırdığı rızık kapısından! Hak Teâlâ onları rızıklandırır da, Ebu Yezid’i unutur mu sanırsın?

Hicretin II. asrında iki veliyullah yaşıyordu. Birinin adı Şakik, ötekinin adı İbrahim Ethem… İşte bu iki veli karşı karşıya oturmuş sohbet ederlerken, aralarında şöyle bir konuşma oldu. Şakik: ‘Nasıl yaşıyorsunuz?’, İbrahim Ethem: ‘Nasıl yaşayacağız? Bulursak şükrediyoruz, bulamazsak sabrediyoruz.’ Şakik: ‘Bizim Horasan’ın köpekleri de böyle yaparlar.’ Bu cevaba şaşıp kalan İbrahim Ethem: ‘Ya, siz ne yapıyorsunuz?’ Şakik Hazretleri: ‘Biz mi? Bulursak bizden daha muhtaç olanlara veriyoruz. Bulamazsak şükrediyoruz.’ İbrahim Ethem Hazretleri, Bu sözün üzerine kalktı, dostunun alnından öptü.

İşte marifet sırrına erenler, tatlı konuşur ve birbirinden tatlı ayrılır. Büyük velî ve mürşitlerden, Abdülkadir Geylanî Hazretleri (k.s.) şöyle buyurur: ‘Eğer geçiminde bir darlık ve değişiklik, rızkını ele geçirmede bir güçlük, halinde bir pişmanlık görürsen, Allah (c.c.)’ın emrini bırakıp, nefsinin heva ve hevesine uyduğundan ileri geldiğini bil! Ellerin ve dillerin sana uzandığını; canına, malına, evlat ve iyaline kastettiğini görürsen, bunların haram şeyleri işlediğinden, Allah (c.c.)’ın çizdiği çizgiyi aştığından, üzerine düşen haklarını yerine getirmediğinden ileri geldiğini bil! Mümin bir günah işledi mi, onun kalbine bir isyah nokta konulur. O mümin bunu tevbe ve istiğfarla silip atınca, kalbi o lekeden temizlenir. Eğer tekrar günaha dönerse, o noktalar artırılır ve nihayet onlar o mümin kalbini kaplar. İşte Allah (c.c.)’ın “Hayır, onların irtikab edegeldikleri, kalblerini yenmiş, pas bağlanmıştır.” diye ayet-i celilede bildirdiği pas, işte bu pastır.

Şair diyor ki:

İnsan ömrü bir yapraktır, solmamaya çaren mi var?

Yakasız gömlek biçtiler; giymemeye çaren mi var?

Hayat uzun bir köprüdür; geçmemeye çaren mi var?

Ecel geldi, kapını çalar; açmamaya çaren mi var?

Hatemü’l-Esam Hazretleri, bir gün karısına: ‘Sefere gideceğim, sana ne kadar zahire (buğday, arpa) bırakayım?’ dedi. Karısı hemen: Sağlığım kadar zahire isterim’ diye cevap verdi. Hatemü’l-Esam da: ‘Ben senin ne kadar yaşayacağını ne bileyim?’ deyince, karısı şu karşılığı verdi: ‘Rızkımı, sağlığımı bilene ısmarla!’ Esam, çekip gitti. Komşu kadınlar sordular. ‘Kocan sana ne kadar zahire bıraktı?’ O da şöyle cevap verdi: ‘Benim kocam rızık yiyicidir, verici değildir.’ Bu cevap hepsini susturur.

Bir tasavvufçunun yetiştirdiği müridine şöyle dediğini işittim: ‘İnsanlar rızka bağlandıkları kadar, rızkı veren Cenâb-ı Hakk’a merbut (bağlantılı) olsalardı, meleklerin üstüne yükselirlerdi.’ ‘Sen, ana karnında akılsız, fikirsiz, bir damlacık koyu su iken, Cenâb-ı Hak o halde iken bile seni unutmadı. Sana can, kabiliyet, akıl, tabiat, idrak, cemal, nutuk, rey, fikir verdi. Elinin üzerine on parmak dizdi. Omuzuna iki kol yapıştırdı. Ey doyumsuz insan! Cenâb-ı Hak senin rızkını unutacak mı anıyorsun?’

Mesruk’un oğlu Ebül Abbas (r.a.), bir gün hasta yatan ve Haşim soyundan gelen Ebül Fadl’ın yanına gitti. Ebül Fadl denilen bu zat, aynı zamanda çoluk çocuk sahibi idi ve belirli bir geliri yoktu. Ebül Abbas (r.a.) der ki: ‘Ziyaretinden kalkıp çıkmak istediğim zaman, kendi kendime şöyle dedim: ‘Bu kişi nereden yiyor?’ Arkadan şöyle bağırdı. ‘Ya Ebül Abbas! Bu kötü töhmeti kalbinden at! Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın gizli olan nice lütufları vardır!’

Şair şöyle diyor:

Ey gafil uyan, rıhlet-i nagâhı (ani yolculuk-ölümü) unutma!

Yol korkuludur, korkusu çok rahı (yolu) unutma!

Mağrur oluban (şaşırıp-aldanarak) devlet-i dünyaya dayanma!

Sakın yitirüp dinini, Allah’ını (c.c.) unutma!

Halık’tan utan, rızkını kuldan sakın umma!

Bil Rabbini ‘Er-Rızku alellah’ı unutma!

Bu dar-ı fena (geçici, fani yurt) içre, heva (nefse meyl) yolları çoktur.

Şemsi, yürü, sen Hakk’a giden rahı (yolu) unutma!

İnsanı manevî huzur ve feyze büründürecek olan helâl rızık vesilesiyle asıl rızkın huzur ve saadet gıdası olduğuna dikkat çeken Hazret-i Mevlâna (k.s.) şöyle buyurur: ‘İnsan için nurdan başka gıda yoktur. Ruh, onun gayrisi ile beslenemez.’

‘Bu yeryüzü yiyecek ve içeceğinden azar azar kendini çek! Çünkü bunlar, insan gıdası değildir.’

‘Sen gökyüzü gıdasını almaya yetenek kazan! Nur lokmasını yemeğe hazırlan.’

‘Kur'an'da buyurulan: “Allah'ın fazlından rızık arayın!” [18] beyanını işit!’

‘Bilmiş ol ki, beden aç kalmadıkça, Hakk'a doğru yönelmez, boğun eğmez; kafa tutar. Onu tok iken yola getirmek, soğuk demiri döğmek gibidir.’

‘Nefis, kıtlık zamanı Musa'nın huzurunda yerlere kapanıp yalvaran Firavun'a benzer.’

‘Bu ağır, kesif rızık kırıntılarından kurtulursan, yüce, latif ve hafif rızıklara nail olursun.’

‘O manevî rızıklardan binlerce okka yesen, yine de peri misali tertemiz, tüy gibi hafîf bir halde yürür gidersin.’ [19]

Bir derviş, ormanda iki ayağı kesik bir tilki görür; bir arslan ise, ona her gün bir şeyler getirip yediriyordu. Aklı biraz kıtça olan derviş bunu görünce: ‘Madem ki Allah (c.c.) yarattıklarının rızıklarını ayaklarına gönderiyor, Elbet benim rızkımı da ayağıma gönderir’ dedi. Evine çekilip oturdu. Üçüncü gün bir dostu kapısını çaldı. ‘Be hey tembel! dedi. ‘Ayağı kesik tilki gibi sırt üstü yatmak para etmez; aslan gibi olmaya bak ki; senin artıklarınla başkaları geçinsin!’

İzzet ve ululuk Zatının şanında bulunan Allah (c.c.) istediğini vermek ve dilediği zaman almak kudretinin sahibi’dir. Rabbimiz (c.c.) hikmet-i ilâhîsinin eseri olarak, bazı kullarına bol rızıklar vermekte, bir kısım kullarını da çile içinde yaşatmaktadır.

Hikmet sahibi bulunan Rabbimiz (c.c.), hadiseleri tefekkür süzgecinden geçirip, İslâm dinine bağlı o kimselerin; ‘Onda var da, ben de neden yok?’ diye sormalarını, “O işlediğinden dolayı sorguya çekilemez” fermanı ile yasaklamış bulunmaktadır. O, öyle Rahim bir Rab (c.c.), öyle bir Rauf bir Allah’tır (c.c.) ki, hangi kulun az bulduğu zaman yolunu şaşıracağını, hangi kimsenin de bol bulduğu zaman azacağını bilmekte ve birine yeterli rızık vererek, diğerine bol rızık ihsan ederek ebedî hayatın felaketlerinden korumaktadır. Gayba iman etmek zorunda olan insan, bu gibi hallerin neden ve niçini üzerinde soru sormaya izinli değildir.

Bütün bu açıklamalar bize; ne kadar mal sahibi olsak da fakir olduğumuzu, “Ey insanlar! Hepiniz fakirsiniz, ganî (zengin) olan ancak Allah'dır...” [20] ayet-i kerimesi kazandığımız malın helalinden olmasına dikkat etmemizi ve bu maldan Allah (c.c.) yolunda infak etmemiz gerektiğini göstermektedir.

Hz Ömer (r.a.) şöyle dua ederdi: ‘Ey Allah’ım! Malın fazlalığını bizim hayırlılarımıza emanet kıl! Umulur ki, onlar, içimizdeki ihtiyaç sahiplerine verirler.’

Bu sebeple haram mal ve para, başkasına ait olduğu için onun zekâtı da yoktur, sadakası da… O mal dünyada da âhirette de yüz karasıdır.

Helâl lokma, vücutta hikmet, ilim ve marifeti besler, gönülde Allah aşkı, Allah şevki ve sevgisini uyandırır.

Buğday ekilen yerde arpa, arpa ekilen yerde mısır bitmediği gibi vücuda giren maddî ve manevî rızıklarda da aynı sonuçlar görülür. Vücut, gönüle Hakk'ı tanıma kudreti veren helâl rızıklar ile beslenmezse, kalpte huzur ve ibadetlerde huşû mümkün değildir.

Demek ki, dünya yolculuğunda uğranılan yerlerin bütün rızıklarını helâl olanından temin etmek zorundayız. Çünkü kulu, sırat-ı müstakimden (doğru yol) ayırmayacak, ilâhî duygular ve hikmetlerle donatacak ve dünya zindanından Allah'ın nuruna götürecek kuvvet, yalnız helâl olan rızıklarda mevcuttur.

[1] Hud sûresi, 11/6.

[2] Zariyat sûresi, 51/ 56-57-58.

[3] Ebu Dâvud, Menâsik, 7, 1733.

[4] Ankebût sûresi, 29/60.

[5] Zuhruf sûresi, 43/32.

[6] Zümer sûresi, 39/52.

[7] Buhârî, Rikâk 30; Müslim, Zühd, 8; Tirmizî, Kıyâmet, 59.

[8] Tâhâ sûresi, 20/ 81.

[9] Şuara sûresi, 26/27.

[10] Ebu Davud, Harac, 10, 2943.

[11] 75 Kudsî Hadîs'in Tercüme ve Şerhi, Ebû Hüreyre'den

[12] Talâk sûresi, 65/2-3.

[13] Tirmizî, Zühd, 33; İbn-i Mâce, Zühd, 14.

[14] Necm sûresi, 53/39.

[15] Buhârî, Zekât, 50.

[16] Ebû Dâvûd, Zekât, 28.

[17] Ebu Davud’da geçmektedir.

[18]Cum'a sûresi, 62/10.

[19] Mesnevi, Mevlâna Calaleddin-i Rumi.

[20] Fâtır sûresi, 35/15.