بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / ما هي السياسة؟ / عناصر السياسة
ما هي السياسة؟

عناصر السياسة

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

SİYASETİN

UNSURLARI

Siyaset,

bir yanda toplumun ne adına, hangi ilkelere göre (niçin) yönetileceği sorusuna

cevap verirken, diğer yanda kim tarafından ve bu yönetimin nasıl gerçekleştirileceğini

belirler. Günümüzdeki siyasetin bu sorunlara verdiği cevap; demokrasidir.

Demokrasi; özgür yarışma ve seçim sistemi, iktidarın kaynaklığı konusundaki

çatışmaları, bu çatışmalar ile doğan güç kullanımını, bu gücün hangi temel

yasalar ile meşru kabul edileceğim ve toplumsal düzenin nasıl kurulacağını ve

yönetileceğini, bireysel tercihler ve toplumsal temsiller ile siyasal

istikrarın nasıl sürdürüleceğini belirleme sürecidir. Özetle demokrasi, sadece

yönetimin/ siyasetin nasıl olduğu (temsil) değil, daha önemli olarak

niçinliğini (meşruiyet) belirleme sistemidir. Bu açıdan demokrasinin biri

meşruiyet, diğeri de temsil olmak üzere birbirinden ayrılmaz iki boyutu vardır.

İlki demokrasinin teorik temellerini, ikincisi ise pratik uygulamalarını

anlatır.

Bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, siyasetin

üç temel unsuru vardır. Bunlar,

1.

İnsan

2.

Devlet

3.

Hakimiyet

1. İNSAN

Siyasetin birinci unsuru, hem yöneten ve hem de

yönetilen varlık olarak insandır. İnsanın olmadığı yerde siyaset yoktur. O

halde insan nedir? Niçin yaratılmıştır? Yaratıcısının kendisinden beklediği

nedir? İnsan ve siyaset ilişkisi nasıldır? Bu soruların en doğru cevabını

kuşkusuz İslâm’ın temel kaynaklarından alabiliyoruz.

İnsanlık tarihi boyunca bu sorulara sürekli cevap

aranmış, birçok tanımlamalar yapılmışsa da bunlar ilâhî vahyin öğretilerindeki

gerçeklere tam olarak yaklaşamamışlardır.

İnsan,

sınırı, kapsamı, sayısı ve özellikleri bilinmeyen varlık âlemi içinde, eşsiz

bir değer ve konuma sahip olan varlıktır. Ruhuyla, cesediyle, yetenekleriyle Allah

(c.c.)’ın en benzersiz bir san’at eseridir. Kur’an-ı Kerim, insanın bu

özellikteki yaratılışını “Ahsen-i

takvim”[1]

yani ‘en güzel yaratılış’ ile ifade eder.

En

güzel konumda yaratılan insan, yeryüzünün de halifesidir.[2] Yani,

içinde yaşadığımız şu dünya sarayının padişahı, halifesi, sultanı insandır. Bir

devlet başkanı nereye gitse, basın mensupları onun peşinde koşarlar. Ağzından

çıkan her şeyi kameralara ve teyplere kaydederler. Onun gibi, yeryüzünde halife

olarak gönderilen her insan, bu yüce rütbesinden dolayı “Kirâmen kâtibin”[3]

denilen meleklerce yakın takip ve kayıt altındadır. Bu melekler, o insanın her

sözünü ve amelini hesap günü önüne konulmak üzere kaydederler.[4]

İnsan, emanet-i kübra’nın yani ‘Büyük emanet’in yükümlüsüdür.[5] Gökler,

yer ve dağlar, o büyüklükleriyle beraber, Allah (c.c.)’ın emanetini

taşıyabilecek kabiliyetten uzaktırlar. Onlar, ancak insan için birer tefekkür

sayfası olabilirler. Şu hadis-i kudsî de, bu manayı te’yid eder: “Ne gökler ne de yer beni içine alamadı.

Fakat mü’min kulumun kalbine yerleştim.”[6]

Ne dağlar, ne ovalar, ne denizler, ne sahralar güneşi kemaliyle gösterir. Fakat

küçük bir ayna, net bir şekilde güneşi yansıtır. Mekândan münezzeh olan

Allah’ın mümin kulunun kalbine yerleşmesini bu örnekle daha iyi anlayabiliriz.

Demek ki, müminin kalbi Allah (c.c.)’ı bilebilecek hassas ve şeffaf bir

aynadır. Kalp için “Nazargâh-ı İlahi”[7]

denilmesi de bu noktadandır.

Cismen küçük olan insan, manen bir âlemdir. Bu hakikat şöyle ifade edilir: ‘İnsan

küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır.’[8] Âlemde

ne varsa örnekleri insanda vardır. Ruhu ruhlar âleminden, hafızası Levh-i

Mahfuzdan, hayali âlem-i misalden haber verir. Elementleri kâinattaki

elementlerdendir. Vücudundaki tüyler yeryüzündeki ağaçlardan; kemikler

yeryüzündeki taş ve kayalardan; bedeninde cereyan eden kan ve gözünden,

kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı sular yeryüzündeki nehirlerden

ve çeşmelerden, madeni sulardan izler taşır.[9]

İnsan, yaratılmışların en şereflisidir. “Biz

Âdemoğullarını mükerrem kıldık”[10]

âyeti bunu ilân eder. Âyetin devamında, bu mükerremiyete nümune olmak

üzere, insana verilen nimetlerden ikisine dikkat çekilir:

1. İnsanın karada ve denizde taşınması,

2. En güzel (tayyib) rızıklarla rızıklandırılması.

Evet,

at ve deve gibi hayvanlar, insandan daha büyük olduğu halde, insana itaat

etmektedirler. O büyük deve, küçük bir çocuğun bile önünde diz büküp, onu

sırtına almaktadır. Ayrıca, insanlığa bir nimet olarak sunulan otomobil, tren

gibi vasıtalar; kayık, gemi gibi deniz araçları âyetin işaret ettiği

nimetlerdendir.

İşte, bütün bu gibi durumlar, insanın ne kadar nazik ve hassas bir varlık

olduğunu gösterir. İnsanların Rabbi olan Allah (c.c.), onlara çok iyi bakıyor,

ikram ediyor. Halbuki insan, kendi zatında çok fakir bir varlık. “Ey insanlar! Siz Allah’a karşı fakir kimselersiniz”[11]

âyeti insanın bu yönüne dikkat çeker. Evet, isterse dünyanın en zengin kişisi

olsun, herkes Allah (c.c.)’a muhtaçtır. O’nun yaratmasına, O’nun

rızıklandırmasına, O’nun ebediyet yurduna muhtaçtır.

Böyle fakir bir varlığın muhatab-ı İlahî olması ne büyük bir lütuftur. Bazı

büyük makam sahipleri, alt derecedeki insanları muhatap almaktan kaçınırken,

bütün âlemlerin Rabbi, insanı kendine “özel muhatap” seçmiştir. Kur’an-ı

Kerimde, “Ey insan! Ey Âdemoğulları! Ey

iman edenler!” şeklindeki seslenişler insana yapılmıştır.

İşte Kur’an’ın âyetleri ışığında bakıldığında insanın mahiyeti bu iken, Kur’an’ın

nuruyla insana bakmayanlar, bu mahiyeti görememişlerdir. Kimi onu bir madde

yığını sanmış, kimi maymunun bir üstünde yer alan bir hayvan kabul etmiş, kimi

onu “ekonomik bir canlı” şeklinde değerlendirmiştir.

Siyaset; insanın, ‘siyasal insan’ olmak mücadelesinde karşısına çıkan

engelleyiciler ve destekleyicilerin onun üzerindeki etkisini inceler. Bu

yüzden, her insan kadar ‘insan olmak’ mücadelesi, ‘siyasal insan’ hikayesi

olacaktır. Doğal olarak da, her insan, kendi gerçekliğinin kültür ve davranış

normları doğrultusunda hareket edeceği için birbirinden farklı "siyasal

insan" davranışları ortaya çıkacaktır. Hatta bir insanın, siyasal insan

olma sürecinde girdiği farklı ilişkiler ve roller gereği, davranış ve tutum

değişiklikleri ortaya çıkacaktır. Çünkü, insan; bir sayı değildir ki her

toplama veya çıkarmada aynı sonucu versin; veya insan bir element değildir ki,

her tepkimede aynı maddeyi oluştursun. İnsan, her tecrübede, her ilişkide yeni

bir üke ve değer öğrenerek tepkimelere girer ve farklı sonuçlara neden

olabilir. Hiçbir insan ve insan ilişkisi laboratuar ortamında geliştirilemez,

incelenemez. Bu yüzden, insanı, her iki hidrojen gördüğünde suyu oluşturan

oksijen gibi değerlendirmemek gerekir. Siyaset ve siyasal ilişkiler, bireyin

siyasal değişim ve gelişim skalasıdır ki, siyaset bu argüman üzerine kuruludur.

Siyaset, bireylerin edindikleri bilgi, tecrübe, statü, rol, etkileme,

etkilenme, kültür edinme, çatışma ve uyuşma gibi ilişkiler ağı içinde

değişebileceği ve toplumun da bu değişiklik aracılığıyla dönüşebileceği

karşılıklı etkileşim sürecinin dinamiklerim ele almaktadır. Bu yönüyle,

siyaset; mutlak, genel ve evrensel kanunlar koyan; sebep- sonuç ilişkileri

yaratan; bireysel, toplumsal ve siyasal deterministik ilkeler geliştiren;

Ahmet'in röntgenini çekip Ahmet'lere teşhis koyan bir "bilim" olarak

ele almak yerine, insanın psikolojik önceliklerinden kaynaklanan davranışların

siyasetteki etki alanını ve siyasetin de insan davranışlarına etkilediği

ilişkiler dünyasının ip uçlarını bulmaya çalışan bir araştırma yöntemi olarak

ele almak gerekir.

İnsan; varlığını korumak, güvenlik içinde yaşamak, kendisini gerçekleştirmek,

yaşam şartlarını iyileştirmek, duygu dünyasını tatmin etmek, iktidar arzusuna

ulaşmak, özgürlüklerini kullanmak amacıyla içine doğduğu çevrenin gerçeklerini

etkilemek ve değiştirmek ister. Çevre de, bireyin bu amaçlarına ulaşması için

ya ona hizmet eder, ya da kendi belirlediği hayat standartlarım ve kültürünü

dayatarak, ona engel olur. İnsanın ilk amacı, kendisinin günlük yaşam

alanlarını belirleyen ve diğer kişilerle ilişkisini düzenleyen karar alım ve

uygulayım alanlarına katılmak ve onları etkilemektir. Her insanın birbirinden ayrı

‘gerçekliği’ vardır. Ama bu gerçekliğin ortak bir yönelimi söz konusudur:

kendini gerçekleştirmek ve toplum ve siyasa içindeki yerini ve değerini

keşfetmek.

İnsanın, ‘siyasal insan’ olma mücadelesi bir süreçtir. İnsanın doğası,

çıkarları, davranış kalıpları, değer yargıları, hayat ilkeleri bir kez

kurulmaz, ilk ve son kez de kurulmaz. Belirli kurallardan yola çıkarak da

insanın toplumsal ve siyasal mukadderatı belirlenemez. Çünkü insan, asla

durağan olarak varlığını korumaz, devamlı olarak yeniden var olma mücadelesi

verir ve kendini her ‘yeni’ karşısında yeniler. Süreklilik içinde devam

edegelen “Sünnetullah” da budur zaten. Siyaset de, birey-toplum-siyasal iktidar

arasındaki ilişkilerin üzerine bina edildiği ilkeleri, kanunları, değerleri

belirlemekten ziyade, olan ile olması gereken arasındaki ince çizgilerin

ipuçlarını verir. Siyasetin, üzerine oturduğu o hassas çizgi (kıldan ince,

kılıçtan keskin) ise, insanın asla belirlenmiş tek bir psikolojik dünyasının

olmadığıdır. Her bir insan kadar psikolojik isteklerin, her bir insan kadar

siyasetin olabileceği gerçeği, siyasetin en önemli ilkesidir. Bu yüzden, tarih

boyunca siyaset teorisyenleri ile siyasetçiler arasındaki teori-pratik açmazı

sürüp gitmektedir. Siyasetin teorisi, gerçek hayatta, kitapta durduğu gibi durmamaktadır.

Çünkü her siyasal ilke veya teori, karşı karşıya geldiği her bir insan

psikolojisi içinde dönüşerek başkalaşır. Pratikte kullanılan; siyasette %99 ile

%1 in birbirine eşit olduğu teorisi bu açıdan anlamlıdır.

Siyaset, tek taraflı bir belirleyicinin bireyi ve toplumu şekillendirmesi

üzerine kurulmaz. Siyasal iktidarın, bireysel ve toplumsal alana müdahil olması

ile siyasetin en temel ilkesi olan, mücadele, muhalefet, dialog, çatışma gibi

süreçler yok olur. Siyaseti, siyaset yapan şey iktidarın varlığı değil, tam

tersine muhalefetin varlığıdır. Bu yüzden, siyasal monolog üzerine işleyen

etkileşim sistemleri siyaset değil olsa olsa despotizm olur. Siyaset, iktidar

tarafından belirlenmiş ilişkiler ve kurallar dünyasının gölgesinde var olamaz.

Siyaset, toplumsal ilişkileri kişisel eğilimlerin belirlediği, keyfi iktidarın

yönlendirdiği, siyasal iktidarın kontrol edilemediği bir süreç değildir. Çünkü

siyaset; olasılıklar arasında tercih yapmak, seçim yapmak, hatta her bir

bireyin bizzat kendisinin bir olasılık olması durumudur. Siyaset, taraf

tutmaktır; tarafların olması ve kendi çıkarlarının gerçekleştirilmesi için

ortak belirlenmiş yasalar içinde mücadele etmektir. Farklılıklar yoksa

taraflar, taraflar yoksa siyaset de yok demektir. Tek taraflı belirlenen

ilkeler, değerler, sistemler, ideolojiler kısaca tek tanımlı ve tek yönlü

adalet kurgulaması siyasetin değil despotizmin göstergesidir.

Siyaset, tek tek bireylerin hayat, adalet düzenlemesi olduğu, ama bu

düzenlemelerin, asla diğer bireyleri ve toplumu düzenlemesinin aracı

kılınmaması gerektiği konsensüsü üzerinde yaşar. Siyaset, farklı ve sonsuz

sayıda adalet düzen(leme) lerinin tartışıldığı bir arenadır, tek bir düzenin dayatıldığı

değil.

2. DEVLET

Siyasetin ikinci unsuru ‘devlet’tir. Devlet

otoritesinin olmadığı yerde, ya kabile ve aşiret yönetimi yahut da anarşi ve düzensizlik

vardır.

Devlet, genel bir ifadeyle, belli sınırlar

dâhilindeki bir toprak üzerinde bağımsız bir yönetim sistemi kurmuş insan

topluluğunun meydana getirdiği siyasî kurum, olarak tanımlanmaktadır.

Bu

tanımlamadan anlaşıldığına göre devleti meydana getiren unsurlar ‘nüfus, ülke ve hâkimiyet’tir. Nüfus, devletin, birinci gerçek

unsurudur. Halkı olmayan bir devlet düşünülemez. Bir devletin var olması için

nüfusun az veya çok olmasının önemi yoktur. Bugün Çin ve Hindistan gibi nüfusu

bir milyarı geçen devletler olduğu gibi birkaç yüz bin kişilik devletler de

vardır. Ancak nüfusun çeşitli sebeplerle ve zamanla yok olması halinde devlet

de ya yıkılır veya o bölgedeki insanların yerine başkaları geçerek yeni bir

devlet şeklinde devam eder. Dünya tarihi bu şekilde devir ve dönüşümle bugüne

gelmiştir.

Devletin

ikinci unsuru ülkedir. Bir devletin var olması için yalnız nüfus yeterli

olmayıp, bu nüfusun yeryüzünün belli bir bölgesinde, yerleşmiş olması da

gerekir. Ülke toprağının küçük veya büyük olması, toplu yahut ayrı parçalardan

meydana gelmesi de önemli değildir. Tek bir parça toprak ülke olduğu gibi

binlerce adalardan meydana gelen ülkeler de vardır. Önemli olan ülkenin belli

ve sabit olmasıdır. Çünkü belli ve sabit bir ülke olmadıkça devlet hâkimiyetini

tam olarak kullanamaz.

Devletin

üçüncü unsuru hâkimiyettir. İnsan toplulukları düzenli ve istikrarlı bir

yönetim sistemi kurmadıkça ve bu kurum o nüfusu belli sınırlar içinde bağımsız olarak idare etmedikçe devletin

varlığından söz edilemez. Bu bakımdan bir devletin var olması için nüfus ve

ülkenin var olması yanında hâkimiyet de şarttır. Hâkimiyet bir toplumun kendisini bizzat

idare etmesi, emredici kurallar, yani kanunlar koyması ve bunların gerek kendi

içinde ve gerekse dışarıya karşı tatbikini sağlamasıdır. Fakat günümüzde

kurulmuş ve yaygın bir şekilde bulunan muhtelif milletler

arası teşekküller devletlerin egemenlik haklarını sınırlamışlardır. Devletlerin

bu tip kuruluşlara katılıp katılmamaları kendi isteklerine bağlı olduğu için,

egemenlik hakkının kısıtlanmasına kendisi rıza gösteriyor demektir.

Bu üç

unsurun tabii bir sonucu olarak ‘devletin şahsiyeti’ yani ‘tüzel kişiliği’

ortaya çıkmaktadır. Bu özelliğiyle devlet tıpkı bir şahıs gibi borç

ilişkilerinde bulunabilir. Şahsiyet unsuru devamlı olduğu için yapılan

kanunlar, taahhüt edilen borçlar ve akdedilen antlaşmalar, bunları imza

edenlerin ölümünden sonra da değişmedikçe devam ederler. Devlette devamlılık

esastır.

İlk İslâm devleti son peygamber Hz Muhammed

(s.a.v.) tarafından Medine’de (Yesrib) kurulmuş ve onbeş asırdan beri

Müslümanlar dünyanın her tarafında onlarca devlet kurmuşlardır. Bugün dünyada Birleşmiş

Milletler teşkilatına kayıtlı 198 devlet vardır. Bunlardan 57’si bağımsız İslâm

devletidir. Devletini kuramamış ve başka devletlerin hâkimiyeti altında yaşayan

çok sayıda Müslüman topluluk bulunmaktadır.

İslâm devletinin bütün kuralları

ve kurumları ile kurulması, heva ve hevesten kaynaklanan bir arzu değildir.

Aksine o, o ülkedeki Müslümanlar üzerine Allah’ın kıldığı bir farzdır. Allah

(c.c.), Müslümanlara onu kurmalarını emretmiş ve O’nun elçisi de bunu bizzat

yerine getirdi. Eğer onlar muktedir oldukları halde, bu farzın edasını

geciktirirlerse, Allah onlara azabının var olduğunu bildirdi. Müslümanlar,

izzetin; Allah, Rasûlü ve müminlere ait olmadığı beldelerde yaşamakla Rablerini

nasıl razı edebilirler? Onlar; ordular donatacak, İslâm’ın surlarını koruyacak,

Allah’ın koyduğu hadleri uygulayacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek bir

devlet kurmadıkları halde, Allah’ın azabından nasıl kurtulabilirler?

Bunun için, Müslümanların yaşadıkları

bölgelerde İslâm Devleti’ni kurmaları kesinlikle zorunludur. Zira, devlet

olmadıkça İslâm’ın etkin varlığı yok demektir. Çünkü Müslümanların beldeleri,

oralarda İslâm Devleti hakim olmadıkça ‘Dâr-ul İslâm’ yani ‘İslâm Ülkesi’ olarak

itibar edilmezler.

3. HÂKİMİYET (Egemenlik)

Siyasetin

üçüncü unsuru ‘Hâkimiyet’ yani egemenliktir.

Hâkimi­yet, bir ülkede yaşayan gerçek ve tü­zel

kişiler üzerinde kullanılan ve devlet ki­şiliğine bağlı olan, ondan ayrılmayan

aslî, en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.

Mevdudî hâkimiyeti şöyle tanımla­maktadır:

‘Siyaset biliminde bu

terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamın­da kullanılır. Herhangi bir

kimse, ya da topluluğun ‘Hâkimiyet’i elinde tutmasın­dan

maksat şudur: Onun her hükmü ka­nun mahiyetini taşır ve ‘Kanun’ olur. Böyle bir kimse, ülkesinde yaşayan fertlerin

üze­rinde hükümlerini yürütür ve sınırsız ter­cih ve yetkilerin sahibi olur.

İdare edilen­ler de böyle bir kimseye kayıtsız, şartsız itaat etmeye mecburdurlar. Onun yetki ve tercihlerini kendi

iradesi altındaki

hiç­bir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Fertle­re verilmiş bulunan herhangi bir

hak var ise, bu hak da ancak onun tarafından veril­miş olur… Diğer taraftan

hâkimiyeti elin­de bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun bağlamadığı için,

böyle birisi tam anlamıyla kadir-i mutlaktır…’ Mevdudî’ye göre, ‘bundan daha az

kudret ve imkâ­na ‘hâkimiyet’ denemez. Ancak böyle bir ‘hakimiyet’ bugün artık

farazi bir

kavram haline gelmiştir. Alan o kadar daralmış­tır ki, hakiki bir hakimiyet,

yahut da siya­set biliminde kullanılan terim anlamıyla ‘siyasi hakimiyet’ dahi kalmamıştır.’

Kur’an-ı Kerim’e Göre Hâkimiyet

Türleri

Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.)’ın hükümleri

dışında kalan hükümlerin, heva, tağut, dalalet vb. hükümleri diye

adlandırılmaları, İslâmî olmayan hükümler arasındaki mahiyet farkından

kaynaklanmamakta, aksine İs­lâmî olmayan hükümlerin, cahili olmanın yanında

diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını ortaya

koymaktadır. Buna göre, İslâm’a uygun yapılan­mış, her türlü değer yargısı

İslâm’a göre şekillenmiş olan toplumun hükmü İslâmî, böyle

olmayan toplumunki de cahilîdir.

Hâkimiyet konusu salt teorik bir konu olmayıp pratik ve hukukî

birtakım sonuç­ları olmayan bir yorumdan ibaret değil­dir. Bu konu doğrudan

doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykı­rı hiçbir hükmü kabul etmemek

şeklinde bir uygulama ile

böylesini kabul etmeyen­lere karşı hukuki bir takım uygulamaları beraberinde

getiren bir anlayıştır.

İslâm’ın Hâkimiyet Yorumu

İslâm’a göre mutlak ve sınırlandırıla­maz

hâkimiyet yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün Müslümanlar arasında tam bir

inanç ve fikir

birliği vardır. Hiçbir kimsenin Allah (c.c.) ile birlikte hüküm koyması söz

konusu değildir. O hükmüne hiçbir kimseyi asla ortak etmez.

İslâm’da hakkın ölçüsü ve yegâne hak,

Allah’ın kitabı ve Rasûlün Sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul et­mesi

gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi anlayışına

göre birtakım kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta (Kur’an ve

Sünnet’i) yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, ümmetin ona uyması ve

anlaşmazlıklarında onun hükmüne başvurması gerekmez. Ta ki, bu söylenenler

Rasûlün getirdikleriyle sınanıncaya kadar. Eğer Rasûlün getirdikleri ile

çatışmaz ve uygun düşer ve doğru­lukları belgelenirse, o zaman kabul; Rasû­lün getirdiklerine aykırı olursa, o zaman

da reddedilmesi gerekir. Kısacası Allah (c.c.) ve Rasûlü bir iş hakkında hüküm vermiş

ise, hiçbir mümin için artık o konuda bu­nun dışında bir tercih yetkisi yoktur.

İslâm’ın hâkimiyet yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın

beşer üzerindeki hakimiyetinin gerekçelerini

kavrayabilmek için ‘Allah’ın hâkimiyeti’nin çeşitli yönlerine dikkat etmemiz

gerekecektir:

Allah’ın Kâinat Hâkimiyeti

Allah (c.c.), bu kâinatın tek yaratıcısı ve

Rabbi’dir. Kâinatta gördüğümüz göremediğimiz, bildiğimiz bilemediğimiz her

şeyin mutlak yaratıcısı O’dur. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Kâinatın

kanunlarına, varlık âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse

müdahalede bulunamaz; O’nun ira­desine aykırı hiçbir şey gerçekleştirile­mez.

Ahiretteki Hâkimiyet

Bütün olay, nimet ve cezalarıyla ahiret

hayatı da Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’an Allah (c.c.)’ın

ahirette tecelli edecek olan mutlak hâkimiyetine dair çok sa­yıda

âyet içermekte­dir.

Kanunî Hâkimiyet

Allah (c.c.) bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâ­kimiyetin

yalnızca kendisinin olduğunu bildirmektedir. “Hüküm” kapsamına ka­nunî, ya da

hukukî (şer’î) hâkimiyetin

de girdiği şüphesizdir. Diğer taraftan Al­lah (c.c.)’ın hâkimiyetini kabul etmek ile

yalnızca O’na ibadet etmek ve dosdoğru din üze­re bulunmak arasındaki ilişki de kendili­ğinden

ortaya çıkmaktadır.

Nitekim başka ayetlerde, Allah (c.c.)’ın izin

vermediği yasamalarda bulunmak şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu

yetkileri­ni kabul edip karşı çıkmamak da onları Allah’a ortak kabul etmek

olarak vurgulan­dığını görmekteyiz.[12] Allah’a ve Rasûlüne iman etmek iddiası ile

birlikte; ‘Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan, O’nun emirlerine zıt yeni

hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka itaat edil­mesi istenen herhangi

bir şey, ister bile­rek, isteyerek uysunlar, isterse zorla, teh­ditle boyun eğsinler, her iki halde bu uyu­lan itaat edilendir.

Bu nesnenin insan, şey­tan,

put, yahut da bunlardan başka her­hangi bir şey olmasının önemi yoktur. Kı­sacası,

anlaşmazlık konularını Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine havale etmedik­çe ve

bu hükümlere razı olup tam bir tesli­miyetle uyulmadıkça imanın varlığından söz

edilemez.

Hz Peygamber (s.a.v.)’in hüküm vermek yetkisi

ile ulu’1-emr ve müctehidlerin çıkardıkla­rı Allah’ın hükümleri çerçevesi

içerisinde­ki ilmî ictihadlarının, esasen Allah (c.c.) tarafından tanınmış ve

sınırları tayin edilmiş ol­duğundan, bağımsız bir yasama olarak kabul

edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte ve O’nun hükmüne eşdeğerde hüküm koyma

yetkisine sahip olmadıklarını ayrı­ca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu

yetkileri, sınırları ile birlikte yine O’nun tarafından tayin ve tespit

edildiğinden, O’nun kanuni hâkimiyeti yine mutlaktır ve ortaksızdır.

Siyasî Hâkimiyet

Kanunî hâkimiyete siyasal alanda

yürür­lük kazandırmak ve onun geçerliliğini sağlamak olarak nitelendirebileceğimiz

‘siya­sal hâkimiyet’i elinde bulunduran makama ‘hilafet’ denilmektedir. İlk

insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek olan­lar- yeryüzünde halife olarak yaratılmış­tır.

Halifelik; başkasının yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bu­lunmak

demektir. Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görev­lendirilen

kişiye denir. İşte bu anlamda bütün insanlar Allah’ın tayin ettiği halife­ler ve

bunlar Allah Teâlâ’nın kanunlarını uygulamakla yükümlüdürler. Allah’ın

hükümlerinin uygulanmasının belirli bir yapılanmayı gerektire­ceği ise açıktır. İşte bu yolla Allah’ın hü­kümleri

yürürlük kazanır ve siyasal hâki­miyeti uygulama alanı bulur.

Hâkimiyetin Allah’ın Olmaması

Ülkede kanunî hâkimiyet Allah’ın olmayınca,

hüküm­lerde adalet ve

değer yargılarında isabet olmayacağı, yani ‘sırat-ı müstakim’ üzere gitmeye

imkan bulunmayacağı gibi, insan­lığın şeref ve haysiyetine yakışmayan, in­sanı

alçaltan birçok durum da söz konusu olacaktır. Bunların bazısına ayet-i kerime­lerin

ışığında işaret edelim:

Kanunî ve siyasî hâkimiyet Allah’ın

olmayınca, ege­menler ilahlık ve rablık konumunda, ege­menlik altında

bulunanlar ise kulluk konu­munda olurlar. Hıristiyan ve Yahudi din adamları

tarafından Allah’ın dininin de­ğiştirilerek, O’nun hükümlerine aykırı hü­küm

konulmasının kabul edilmesini Kur’an-ı Kerim, onları “Rab olarak” tanı­mak

şeklinde nitelendirirken[13];

Hz Peygamber (s.a.v.) de bunun, din adamla­rının Allah’ın hükümlerine aykırı

olarak helal ve Haram

kılmalarının kabul edilme­si suretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.

Allah (c.c.) adına hükmetmeyenler; ege­menlikleri

altındakileri çeşitli gruplara böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fe­sat

çıkartır ve bozgunculuk yaparlar.

Cahilî hükümlerle hükmeden kimse­ler,

egemenlikleri altında

bulunan kimse­lerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlen­dirmelerine

imkân bırakmayacak şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür ya­pısı ve eğitim ortamı ile insanları

sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunma imkânın­dan yoksun bırakırlar.

Allah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla

O’nun ‘İlah’ ve ‘Rab’ olduğunu reddedenler; egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin an­laşılmaması, ilahlıklarının

sahteliğinin or­taya çıkmaması için özellikle çaba harcar­lar. Din işlerinin

devlet işleriyle karıştırılmamasını, dinin siyasete alet edilmemesini

savunurlar.

Allah’ın

Hâkimiyetini Kabul Etme­menin Sonuçları

İrade

sahibi ve tercih yetkisine sahip olan insan, kâinatın da Allah’ın hükmü­ne

boyun eğmekte olduğunu görmekte­dir. Bu kâinat içerisinde böyle bir yetki

yalnızca insan için söz konusudur. İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak

Allah’ın değer yargıları ile hukukî ve siyasal alan­daki hâkimiyetini kabul

etmekle de yü­kümlüdür. Müminler aralarındaki anlaş­mazlıkları Allah’ın ve

Rasûlünün hükmü­ne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde oldukları gibi;

onların hükmü­ne tam bir teslimiyetle boyun eğmek zo­rundadırlar da. Allah’ın

hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü île hükmetme­mek ise insanı iman dairesinin dışına çıka­rır;

kâfir, zalim ve fasık yapar.[14]

[1] Tin sûresi, 95/4.

[2] Bakara sûresi, 2/30.

[3] İnfitar sûresi, 82/11.

[4] Kaf sûresi, 50/18.

[5] Ahzab sûresi, 33/72.

[6] Acluni, Keşfü’l-Hafa, II, 195.

[7] Müslim, Birr, 32. İbn-i Mace, Zühd, 9.

[8] Said Nursî, Lem’alar, s. 79.

[9] A.g.e.., 337.

[10] İsra sûresi, 17/70.

[11] Fatır sûresi, 35/15

[12] Şûra

sûresi, /21.

[13] Tevbe

sûresi, /31.

[14] Maide

sûresi, 5/44.