حساسية النبي ﷺ في الأمور التجارية
HZ. PEYGAMBER (S.A.V.)’İN TİCARÎ KONULARDAKİ DUYARLILIĞI
Rasûl-i Ekrem Efendimiz hayatının önemli bir döneminde ticaretle meşgul oldu. Sadece O değil, O’nun en aziz arkadaşları, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (r.anhum) gibi seçkin sahâbîleri ve daha niceleri ticareti meslek edindiler. Rasûlullah (s.a.v.)’ın emrine uyarak Mekke'deki yurtlarını, yuvalarını, ticaretlerini, arazilerini, kısacası her şeylerini bırakıp Medine'ye hicret eden ashâb-ı kiram, bütün servetlerini kendileriyle paylaşmak isteyen Medineli kardeşlerine, ‘Siz bize pazarın yolunu gösterin, yeter!’ diyerek ticarete sıfırdan başladılar ve kısa zamanda yeniden zengin oldular. Rasûlullah Efendimiz'i derecesiz seven Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) ticareti sevdiğini görünce o da bu mesleği çok sevdi. Peygamber (s.a.v.)’den ayrılmayı hiç düşünmediği halde, ticarete olan düşkünlüğü sebebiyle Efendimiz'in vefatından bir müddet önce bir ticaretseferine çıktı. Bugün tüccar kardeşlerimiz, bütün bunları dikkate alarak, ticaretin peygamber ve seçkin sahâbîlerin mesleği olduğunu rahatlıkla söyleyebilirler.
Sadece Rasûlullah Efendimiz ile bazı büyük sahâbîler değil, Mekkeli müşriklerin önemli bir kısmı da tüccardı. Adı İslâm düşmanlığının simgesi olan Ebû Cehil ve benzerleri de ticareti meslek edinmişlerdi. İslâmiyet'in nuru Arabistan çöllerini aydınlatmadan önce, gönülleri İslâm'a yatkın olan Hak yanlısı tacirler ile batıl taraftarı tacirler arasında çok önemli bir fark vardı. Ezelî Hak âşıkları İslâm'dan önce de sonra da hep hakkın, haklının yanında, zalimin ve haksızın karşısında oldular. Onlar İslâmiyet gelmeden yirmi yıl kadar önce Mekke'de ‘Hilfü'l-fudûl’adında bir birlik kurdular. İster Mekkeli olsun, ister yabancı olsun haksızlığa uğrayan herkesin hakkını savunmak üzere ant içtiler ve kötü niyetli tacirlerin karşısına dikilip zulümlerine engel oldular.
Cenâb-ı Mevlâ'nın lutfu ve yardımıyla bizim tacirlerimiz Peygamber mesleğini devam ettirmenin bilinciyle hareket edeceklerdir. Haksız ve zalim tacirlere hiçbir şekilde benzememeye, onların yolunda gitmemeye, karınlarını, keselerini ve kasalarını cehennem ateşiyle doldurmamaya gayret edeceklerdir. Tacir annemiz Hz. Hatice (r.a.)’nin bütün servetini İslâm uğrunda harcadığını, Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in ticaretten kazandığı her şeyi Allah (c.c.) yolunda harcadığını, diğer tacir sahâbîlerin, Rasûlullah Efendimiz işaret buyurdukça mallarını, mülklerini İslâmiyet'in güçlenmesi uğrunda sarfettiklerini unutmayacaklar, onların izinde yürümeye gayret edeceklerdir. Rasûlullah Efendimiz’e peygamberlik geldiğinde Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in kırk bin dirheme sahip olduğunu, kâfirlerin eziyet ettiği müslüman köleleri satın alıp özgürlüğüne kavuşturduğu ve diğer fakir müslümanlara yardımda bulunduğu için Medine'ye geldiğinde sadece beş bin dirhemi kaldığını, vefat ettiğinde ise elinde parası bulunmadığını hep göz önünde bulunduracaklardır. Hak ile batıl arasındaki mücadele kıyamete kadar gevşemeden devam edeceğine göre, varlıklı müslümanlara Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in izinde olduklarını ispat etme imkânı her zaman verilecektir. Çok fazla ileriye geriye gitmeye gerek de yok. Allah (c.c.)’ın dini, hem ülkemizde hem diğer memleketlerde bugün yeniden doğuşu, gelişmeyi yaşamaktadır. Kâinatın Rabbi bugünün tacirlerine kimin yolunda olduklarını isbat etme fırsatınıçoktan vermiştir.
Onlara düşen görev, malın da, mülkün de yalan olduğunu, kendilerine bu servetin bir müddet oyalanmaları için verildiğini, akıllı adamların onu her fırsatta âhiret azığı haline dönüştüreceğini hesap etmek ve bir dakika bile geçirmeden iyi bir emanetçi olduklarını göstermektir.
Peygamber Efendimiz, Cenâb-ı Mevlâ tarafından eğitildiği için, ticaret hayatında dürüstlüğün parmakla gösterilen örneği oldu. Ortaklarına ve kendileriyle ticaret yaptığı bütün insanlara doğruluğun en güzel örneklerini gösterdi. Bir zamanlar kendisiyle ticaret ortaklığı yaptığı Sâib İbni Ebü's-Sâib'e Peygamber olduktan yıllar sonra karşılaştığında:
- Beni tanımadın mı? diye sormuştu. Sâib ona:
- Seni nasıl tanımam! Ortağım değil miydin?Hem sen ne iyi ortaktın. Aldatmazdın ve insanla çekişmezdin, demişti. İşte Rasûl-i Ekrem Efendimiz böylesine dürüst ve güvenilir olduğu için ‘el-Emîn’ diye anılıyordu. Ticaret hayatında emniyetin, dürüst ve güvenilir olmanın insana sağlayacağı manevî kazanca işaretle, “Doğru sözlü ve kendine güvenilir tacir, (âhirette) peygamberler, sıddîkler ve şehidlerle birliktedir.” [1] buyurdu.
Efendimiz'in amcazadesi İbn Abbâs (r.a.) görüştüğü kimselere tacirliği över, ‘Tâcirler hakkında size hayrı tavsiye ederim. Onlar, ufukların elçileri ve Allah (c.c.)’ın yeryüzündeki güvenilir kullarıdır.’ [2] derdi. Doğru olan da budur. Zira tacirler çok değerli bir mesleği, peygamber mesleğini icra ettikleri için onların dürüst ve güvenilir olmaları gerekir. Yalan söylemek, insanları kandırmak onlara hiç yakışmaz. Müslüman tacire yakışan, her şeyde olduğu gibi ticarette de Rasûlullah (s.a.v.)’ın izini takip ederek bu mesleğin en güzel örneklerini sergilemektir. Doğrulukta, dürüstlükte, sözünde durmakta, borcunu zamanında ödemekte, kısacası ciddiyette parmakla gösterilen üstün bir şahsiyet olmaktır.
Müslüman tacir, “Peygamber'i ayakta bırakıp ticarete koşanlar”ı Allah Teâlâ'nın ayıpladığını [3] aklından çıkarmayacak, dinini her şeyin üstünde tutacak, ticareti dine uygun olarak yapacaktır. İslâmiyet’in lâyıkıyla yaşandığı devirlerde herkes ticaret yapamazdı. Helâl kazanç ile haram kazancı birbirinden ayıramayan, hangi tür ticaretin faiz olduğunu bilmeyen kimselerin faizyiyeceğini ve yedireceğini dikkate alarak onların ticaret yapmasına izin verilmezdi. Bugün tüccar kardeşlerimiz İslâmî ticaretin nasıl yapılması gerektiğini öğrenmelidir. “Dünyadan nasibini unutma”makla beraber, [4] kendilerini fâni hayatın geçici zevklerine kaptırmamalıdır.
Dünya ile âhiret dengesini iyi sağlamalıdır. Yaptığı ticaret, “onu Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoymamalıdır.” [5]
“Kazandıklarının temizinden infakta bulunmalıdır.” [6]
Peygamber Efendimiz, müslüman tüccarın dürüst ve namuslu olmasını arzu eder, helâl lokma peşinde koşmasını ister ve hiç kimseyi aldatmamasını tavsiye ederdi. ‘Haram helâl ver Allahım / Çoluk çocuk yer Allahım’ anlayışını kesinlikle doğru bulmazdı. Kötü niyetli tacirler tarafından kolayca aldatılabilen bazı sahâbîlerine, alış veriş yaparken, beni aldatmayın demelerini söylerdi. Kendisi de insanları aldatmanın ne büyük günah olduğunu dile getirerek “Bizi aldatan bizden değildir.” [7] buyururdu.
[1] Tirmizî, Büyû, 4; İbni Mâce, Ticârât 1.
[2] Müttakî el-Hindî, Kenzü'l-ummâl, IV, 11.
[3] Cuma sûresi, 62/11.
[4] Kasas sûresi, 28/ 77.
[5] Nûr sûresi, 24/37.
[6] Bakara sûresi, 2/267.
[7] Müslim, İmân, 164.