تذكر الموت
Yaşamak gibi ölüm de dünya hayatının bir gerçeğidir ve bunlar imtihan için yaratılmıştır. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyuruyor:
“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” [1]
Dünyadaki her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Allah (c.c.) evrendeki her canlının öleceğini ve her insanın da O’na döneceğini şöyle bildiriyor:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra hepiniz Biz’e döndürüleceksiniz.” [2]
İnsanın ölümden kurtulmasına imkân yoktur:
“De ki: Sizin gerçekten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu?) o, size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz), gizliyi de, aşikârı da bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz de O, size neler yaptığınızdan haber verecektir.” [3]
Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuşlardı:
“Anmasında lezzetlerin kınanması olan (ölümü) çok anınız!..” “Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser.”[4]
Ölümü anmaktan kaçınmak aynı zamanda kişinin Rabbine kavuşmayı istememesinden, O’na olan sevgisinin de azlığından kaynaklanır. Bazıları, kendisini bekleyen hesaptan korkarak ölümden nefret eder. Bunlar yeterli amelde bulunamadığını, hazırlığı olmadığını idrak eder de gerekli şekilde Allah'ın emrini yerine getirmek arzusuyla ölmemek ister. Bunlar ölümden nefret etmede mazurdur. Bu gruba girenlerin çok ciddi şekilde uhrevi hazırlığa girişmeleri ve ölüm gelinceye kadar bu hali terk etmemeleri gerekir.
Ölüm geldi mi, bunların Allah (c.c.)'ın rahmetinden ümitli olarak ölümü nefretle değil, muhabbetle karşılamaları icab eder. Peygamber Efendimizin şu Hadisi çok önemlidir:
Ubâde İbnu’s-Samit (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
“Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz!”
Hz. Aişe (r.a.) ‘Biz ölmekten hoşlanmayız’ dedi. Rasûlullah:
“Kastımız bu değil. Lâkin mümine ölüm gelince, Allah'ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Ona, önünde (ölümden sonra kendisini bekleyen) şeyden daha sevgili bir şey yoktur. Böylece o, Allah'a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. Kâfir ise, ölüm kendisine gelince Allah'ın azabı ve cezasıyla müjdelenir.
Bu sebeple ona önünde (kendini bekleyenlerden) daha menfur bir şey yoktur. Bu sebeple Allah'a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” [5]
Hz. Aişe (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’e şöyle demiştir:
—Ya Rasûlallah, şehitlerle beraber başka biri haşr olunur mu?
Rasûlullah (s.a.v.) :
“Evet, gece gündüz yirmi kere ölümü anan kimse.” diye, buyurmuşlardır.
Rasûlullah (s.a.v.), bir topluluğa uğradılar. Oradakiler gülmekten kırılıyordu. Bunu gören Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
“Meclisinizi zevkleri gidereni anmakla karıştırınız.”
- Nedir o? Denildi. Rasûlullah (s.a.v.) :
“Ölüm”, buyurdu.
Rasûlullah (s.a.v.) yine ölüm hakkında farklı zamanlarda şöyle buyurmuşlardır:
“Eğer Adem oğlunun ölüm hakkında bildiğini hayvanat bilmiş olsaydı, onlardan semiz et yiyemezdiniz.”
“İnsana nasihatçi olarak ölüm yeter.”
“Ben size biri konuşan, biri de sükût eden iki nasihatçi bıraktım. Konuşan vaiz, Kuran’dır. Sükût eden vaiz ise ölümdür.”
Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında bir adamdan bahsedilerek çok övülmüştü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onu övenlere sordu:
“Bu arkadaşınızın ölümü anması nasıldı?” Oradakiler:
- Biz ölümü andığını hiç işitmedik, dediler. Rasûlullah (s.a.v.):
“Arkadaşınız övdüğünüz kadar değildir.” buyurdu.
İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor:
‘Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte idim. Ensar’dan bir zat gelerek Aleyhissalâtu vesselâm'â selam verdi. Sonra da:
- Ey Allah'ın Rasûlü! Müminlerin hangisi en faziletlidir? diye sordu. Rasûlullah,
“Huyca en iyisidir!” buyurdular.
Adam: ‘Mü'minlerin hangisi en akıllıdır?’ diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. [6]
[1] Mülk sûresi, 67/2.
[2] Âl-i İmrân, 3/185
[3] Kalem sûresi, 62/8.
[4] Tirmizî, Zühd; Nesâî, Cenâiz; İbn Mâce, Zühd.
[5] Buhârî, Rikâk ; Müslim, Zikr; Tirmizî, Cenâiz; Nesâî, Cenâiz.
[6] İbn Mace, Zühd.