بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / الوجد
الأرشيف — محتوى قديم

الوجد

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

Bulma, var olma, hâsıl olma, buluş, kulun herhangi kasdı ve çabası olmadan, onun kalbine tesadüf eden şey )ilham, his, feyiz, vârid) anlamında bir tasavvuf ıstılahı.

Tasavvufla vecd kelimesinin bir çok manası vardır. Salikin dini his ve heyecanı ile yaşadığı mistik hal “vecd” sözü ile ifade edilir. Dinin bir bilgi (zahir, şeriat) yönü, bir de his ve heyecan (yaşama, hal)yönü vardır. En küçük dini his ve heyecanlara da “vecd” denilmekle beraber, bu tabii daha ziyade şuur ve bilgi haline galip olan dini his ve heyecanları ifade etmek için kullanılır. Vecd, zorlama ve yapmacık olmaksızın kalbe gelen şeydir. Bir başka deyişle kast ve tekellüfsüz olarak kalbe gelen feyz ve tecellidir. O, kalpte şimşek gibi parlayıp sonra aniden sönen parıltılardır (Seyyid, Şerif Cürcani, Tarifat, İstanbul, 1253, 160). En genel anlamıyla, ilâhi aşkın doğurduğu heyecan haline denir. İbn Arabî’ye göre vecd, kalpten perdenin kalkması, sonra Hakk’ın müşahede edilmesi ve gaybin mülahazasıdır (Tahanevi, Keşşafu Istılahati’l- Filnun, II, 1454).

Tasavvufta bazen “zevk” de denilen vecd hali bütün sûfilerde görülür. Batı dillerinde vecd karşılığı kullanılan “ecstase” kelimesi, aslında, “kendinden dışarı çıkma” demektir ve çok eski bir kökü vardır. Geniş anlamda söylenecek olursa, havfreca, ünsheybet, galebe- huzûr, gaybet- suhûd, cem-fark, sekr- tecelli, sekr- sahv, fenâ bekâ vs. gibi mistik haller birer vecd hâdisesidir.

Vecd, karşılaşma, yüz yüze gelme, buluşmadır. Kalbin karşılaştığı hüzün ve neşe gibi şeylerin hepsi birer vecddir. Vecd, Hakk’tan gelen mükâşefeler tecellilerdir.

Vecd, daha çok, kendinden geçme istiğrak manasında kullanılmaktadır. Bu anlamda vecd bir sır olup, tarifi mümkün değildir; ancak yaşamakla öğrenilir.

Vecd’in çoğulu “mevacid”tir. Vecde gelene de “vacid” denir, vecdin basit şekli “tevâcüd”, en mükemmel şekli ise “vücud”dur. Sûfi Allah’ı termâşa etmek arzusuyla tutuşarak kendinden geçer. Onu bu hafi “vecd” dir. Vecdin sonunda aradığını bulması ise “vücûd” tabiriyle ifade edilmektedir. Bunlardan yakından ilgili bulunan “tevâcd” tabiri ise, insanın kendisini zorlayarak ( zikir veya diğer hareketlerle) vecdi araması demektir. Tevâcüdde vecd; içten olmayıp dış vasıtalarla sağlandığı için bir çeşit gösteri mahiyetindedir. Bu yüzden onun, ki, bir ve gurur verdiği (çünkü başkaları görmektedir) söylenerek pek hoş görülmez.

Vecd iki türlüdür:

1- Mülk vecdi: Saliki bulan ve ona hakim olan vecddir.

2- Likâ vecdi: Salikin bulunduğu vecddir.

Vecd buluş, faklı kaybediştir. Bunlar iki ruh halidir; biri gelince öbürü gider. Bir mutasavvıf “Rabbimi bulunca kalbimi (kendimi), kalbimi bulunca Rabbimi kaybediyorum” demiştir. Vecd hainde ilim ve şuur olmaz; ilim ve şuur olunca da vecd olmaz (Kuşeyri Risalesi, Hz. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1978, 152-153; Gazali; İhya, İstanbul, 1985, II, 266). Sûfî hakikati gördüğü zaman onun görüşü özel bir halde özel bir idrak olayıdır; bu hal insanın normal şuur hali değildir, idraki de anlaşılan cinsten (duyu organlarıyla) bir idrak değildir.

Zevk veya vecd, sûfînin zihnini her türlü dünyevi şeyden tatamen ayırıp, onu bomboş ve tertemiz bir hale getirdiği zaman, oranın aydınlanması ve tıpkı Peygambere gelen hakikat gibi bir takım hakikatlerin oraya aksetmesidir. İnsan tam bir zühd ve iman ile kalbini bu ilhâma hazırlar; ilhâmın muhtevası ise inanç kokusu olan şeylerin doğrudan doğruya kavranarak bilgi haline gelmesidir. Vecd, arayan ile aranan arasında bir sırdır ki, ancak ilham ile ortaya çıkabilir.

Vecd, gaye olmaktan ziyade vasıta değeri taşır. Yani tasavvufi hayatın gayesi vecd değildir, vecdin götürdüğü yerdir.

Vecdin son noktası genellikle “tevhid” kavramıyla ifade edilir, fakat tevhid (birleşme) farklı manalarda anlaşılmaktadır. Bundan hulûl, vusûl, ittihad manalarını çıkaranlar genellikle Sunnî itikattaki sûfîler tarafından reddedebilirler. Tevhidden maksat Allah’ birleşmek değil, onun birliğini bilmektir. Maamfih vecd yoluyla ulaşılan bu bilgi, insanın kendi beliğinden ve dolayısıyla dünyadan tamamen sıyrılması sonucunda Allah’tan başka hiçbir varlık hissi almayışıdır. Böylece bütün varlık sahnesine Allah hakim olur ve O, birdir. Vecdin götürdüğü bu birlik sayesinde mutlak varlık ferdi verlığa galebe çalar. Bu durumda Allah’ın galebesi insanın kendi melekelerini kullanmaktan mahrum bırakır; öyle ki yapan eden artık insan değildir. Bu sûfiyi sorumlu tutmazlar. Ancak İslam şeriatına bağlı alimler, bu gibi durumlarda küfrü gerektiren sözler söyleyenlerin kafir olduklarını bildirmişlerdir.

Bununla birlikte vecdin inanı mutlaka ilahi bir aleme götürmediği, vecd sarhoşluğu içinde pekâla ilhamların da alınabileceği kabul edilmektedir. O taktirde neyin ilahi şeyin şeytanî olduğunu ta’yinde Kuran ve Sünnet rehber olacaktır. Kuran ve sünnetin şehadet etmediği her türlü vecd batıldır. Bu durumda mürşidin kontrolü de önemlidir. Ayrıca vecd halinde iyiyi kötüden ayırt edemeyen insanın marifet sayesinde emniyette olabilir. Bir kimsede ilim hissiyâta galip gelince, o kimse Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde kalır. Ama hissiyâtı ilmine galip gelen kimse teklifin dışına çıkmış olur. Bunların yanı sıra, mutasavvıfın ayırabilmek için vecdin metodu, muhtevası ve neticesi üzerinde tahlillerde bulunmak gerekmektedir. Vecd, bir hastanın doktorunu araması gibi bir güven ve itmi’nan vasıtası (bir hipnoz olayı) değildir. Vecd hadisesi psikolojik bakından bir iç gözlem (tefahhus-i derûnî) demektir, ancak bu iç gözlem belli bir rûhi hale vardıktan sonra yapılmaktadır. Bu rûhi hale hakim olan şey ise iman ve itikattır.