بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / المعصية
الأخلاق الذميمة

المعصية

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

MA’SİYET

‘Ma’siyet’, isyan kökünden türemiş bir kavramdır ve baş kaldırmak, isyan etmek, sınırları çiğnemek, Allah (c.c.)’ın ve Resûlü (s.a.v.)’nün emrini dinlememek anlamına gelir. En geniş anlamıyla da ma’siyet günahlara dalmayı, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’ne karşı gelmeyi, helâl ve haram sınırlarını aşmayı ifade eder. İnanması, teslim olması ve itaat etmesi gereken insanın, inkârcı olması ve Allah (c.c.)’ın emirlerini dinlememesi ma’siyet olduğu gibi; inandıktan sonra da birtakım haramları işlemesi yine ma’siyettir. Kur’an-ı Kerim, bu kelimeyi isyan edenler, haddi aşanlar, sınırları çiğneyenler hakkında kullanır. Onların yaptıkları fiiller, itaat emrinin dışındadır.

İtaatı terkedip, emirlere karşı gelene âsi oldu, denir. Onun bu yaptığı karşı gelme, emri dinlememe, konulan kurala aykırı hareket etme fiiline de ma’siyet denilir.

Kur’an-ı Kerim, ma’siyet sahiplerini uyarıyor ve tehdit ediyor. Onları bu davranışlarından vazgeçirmeye davet ediyor. Çünkü her türlü ma’siyet insana iki dünyada da zarar verecektir. Kur’an-ı Kerim’de ma’siyet kelimesinin ‘Allah (c.c.)’a ve Peygamber (s.a.v.)’e karşı gelme’ şeklinde bir kullanımı mevcuttur: “Allah'a ve Resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Biz apaçık ayetler indirmişizdir. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.” Burada Allah (c.c.)'a ve Resûlü (s.a.v.)’ne karşı koyup, emirlerini dinlemeyen kimselerin akıbetlerinin tıpkı önceki peygamberlerin ümmetlerinin akıbetleri gibi olacağı vurgulanmıştır. Çünkü önceki peygamberlerin (a.s.) ümmetleri, Allah (c.c.)'ın kanunlarını terk edip, kendilerinin veya başkalarının koydukları kanunlara tabi olduklarından, Allah (c.c.)'ın fazl ve rahmetinden yoksun kalmışlardır. Ve böylece felakete uğrayıp içlerinde ahlâkî çöküntü başlamış, sonunda da zillete düşmüşlerdir.

Şayet aynı hatayı Ümmet-i Muhammed de yaparsa, Allah (c.c.) onları da zelil eder. Çünkü yaptıkları tüm kötülüklere rağmen Allah (c.c.) katında makbul olmalarının hiç bir nedeni yoktur. Ayrıca Allah Teâlâ'nın önceki ümmetlere bir düşmanlığı olmadığı gibi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetine de özel bir muhabbeti olacak değildir. Allah (c.c.)'a ve Peygamberine iman, onların bütün buyruklarını kayıtsız, şartsız kabullenmeyi gerektirir. Bir kısım buyruklara uymak, bir kısmına uymamak; bir kısmını kabul edip gerisini red ve inkâr etmek veya beğenmemek, tümünü red ve inkâr anlamına gelir. Çünkü din bütün esas ve prensipleriyle ilâhîdir ve mutlak teslimiyet ister; aynı zamanda hükümlerinin biri diğerini tamamlayarak hepsi bir bütünlük arz eder. İnsanlığın hayrına yönelik olup mutlak saadet vadeden hükümlerin hikmet ve amacını araştırıp öğrenmek, bizi birtakım ölçüsüzlüklerden, hatalı yola girmekten ve yanlış karar vermekten korur ve imân eden kişi kendini bu çizgiye getirince, Allah (c.c.) ve Peygamberinin emir ve tavsiyelerinin tamamını tereddütsüz kabullenir de uygulamaya çalışır. O halde Allah (c.c.)'a ve Peygamberine karşı düşmanlık edenler; onların açıkladığı hükümleri küçümseyenler veya o hükümlerin bir kısmını beğenip kabul ederken, diğer bir kısmını reddedenler, hem dünyada, hem de âhirette zillet, hakaret, aşağılanma ve rüsva olmaya mahkûmdurlar. Öyle ki, ya hürriyet ve istiklalleri ellerinden alınır, ya yabancıların kültür istilâsına uğrayarak öz değerlerini kaybetme şaşkınlığına düçar olurlar, ya da iç huzursuzluğuyla karşılaşıp ahlâken kokuşan toplumlardan dolayı ülke çapında sevgi, saygı, dayanışma, haklara saygılı olma, kardeşçe yaşama çizgisinden uzaklaşırlar. Tabii böylelerine âhirette verilecek rüsvaylık azabı daha elim ve daha şiddetli olacaktır. Tarih boyunca, Allah (c.c.)'a ve Peygambere inandıktan sonra ilâhî buyrukları bir yana itip hayat dizginini nefis ve dünyalığın eline veren kavim ve milletlerin ilâhî sünnet gereği zillete uğradığını sıkça görmekteyiz. Bu böyledir; çünkü Cenâb-ı Hak kendi mülkünde ancak kendi nizamına uyulmasını ister. Bunun için de insana yardımcı imkânlar verir. Kitap ve peygamber vasıtasıyla o nizama uymanın ölçü ve kurallarını bildirir. Buna rağmen hâlâ aklını, idrâkini kullanmayıp ilâhî nizama ters bir hayat sürmekte ısrar edenler olursa, bunlar kendilerine hem dünyada, hem de âhirette yazık etmiş olurlar. Çünkü ilâhî nizam bütünüyle insanı her iki hayatta mutlu etmeye yönelik esas ve prensipleri içermektedir. Ma’siyete düşmek, isyan hali üzere olmak, bunu bir ahlâk haline getirmek müslümana yakışmaz. Müslüman, İslâm’a inanan ve Allah (c.c.)’a itaat sözü veren ve bunu yaptıklarıyla gösteren insandır; o ma’siyetin her türlüsünden kaçınmaya gayret eder. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ma’siyet konusunda kullara itaat edilmez.

İtaat, marufadır.” Ana-babaya itaat, Allah (c.c.)’ın emridir. Ancak ana-baba günah işlemeyi, Allah (c.c.)’a isyanı emrederse onlara bu konuda itaat edilmez. Yine müslümanları yönetenler onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an-ı Kerim’e aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. Bir başka deyişle, “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” Ma’siyetin türemiş olduğu ‘asa’ fiili Kur'an'da birçok yerde kullanılmaktadır. Bu fiilin bütün kullanılışları isyan edenleri, haddi aşanları, sınırları çiğneyenleri işaret eder. Bunlar korkutulur, tehdit edilir ve ma’siyetlerinden vazgeçmeleri istenir. Bizzat ma’siyet kelimesi ise Kur'an'da iki ayette geçer. Her iki ayette de ma’siyet Resûl’e karşı gelmeyi ifade eder; “Gizli konuşmaktan men edildikten sonra yine o yasaklananı yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelmek (ma’siyetü’r-Resûl) hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selamlamadığı bir şekilde selamlıyorlar.

Kendi içlerinden de: Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi? derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir orası! Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve Peygamber'e karşı gelmeyi (ma’siyetü’r-Resûl) fısıldamayın. İyilik ve takvayı konuşun. Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun.”

İslâm’ın kötü dediği fiiller, nüanslarına ve işlevlerine göre Kur’an’da farklı kelime ve kavramlarla anlatılmaktadır. Ma’siyet kelimesinin bunların bir çoğu ile yakından ilgisi vardır. İnsanların yaptığı zulüm, fücur, fısk, zenb (günah), kibir, tekzib (yalanlama), ism (günah), hata ve seyyie (günah ve kötülük) gibi yanlış davranışlar ma’siyet kategorisine girer. Bütün bunlar kötü davranışlardır. Bu ma’siyetleri işleyen kimseler, dünyada zararlarını gördükleri gibi; esas olarak âhirette büyük cezayı hak ederler. Nitekim şu ayet bu gerçeği vurgulamaktadır: “Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” Mümin kimsenin Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayat metodundan başka bir metod edinmesi ve O’nun yolundan başka bir yola girmesi doğru değildir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) insan hayatının tüm yönlerine yönelik bir hukuk sistemi ve realist düzeni de kapsayan eksiksiz bir hayat metodu getirmiştir. Bu ilkelere muhalefet asla düşünülemeyeceği gibi buna uymak da mümin için bir kaçınılmaz zorunluluktur. Kur’an bu konuda şunu belirtir: “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”

İnsanlara doğru yolu göstermek üzere görevlendirilip gönderilen Peygamber (s.a.v.), mutlak anlamda hayrı, iyiliği, mutluluk ve esenliği telkin eder; beşer ruhuna, ondaki fıtrî yüceliğe ve sadeliğe ters düşen fenalığı, tuğyan ve isyanı, sınırsız hürriyeti, başıboş şehveti, dünyaya karşı doymazlığı belli ölçü ve sınırda durdurmaya çalışır. Tek kelimeyle Peygamber (s.a.v.), insana yaratılışındaki asalet, azizlik, yücelik ve mükemmelliğe eşdeğerdeki şeyleri yapmasını, uymayan şeylerden kaçınmasını öğretir. Karşıt güçlerin tesiri altında bütün bir ömür süresince mücadele vermek zorunda bırakılan ve esasen yaratılışının gereği olarak ister istemez böyle bir ortamda yaşayan insan, ciddi bir eğitim süzgecinden geçirilmediği, ruhundaki yüceliğe orantılı bir tahsil görmediği takdirde karşıt güçlerden nefis ve şeytanın doğrultusunda mide ve şehvet kaygısına düşer. Bütün himmet ve enerjisini bu yolda harcamaya koyulur. İnsan artık böyle bir düzeye ayak basınca Peygamber (s.a.v.)’in sunduğu her şey ona ters, sıkıcı ve acı gelir; nefret duygusu her geçen gün biraz daha kabarır ve sonunda tam bir peygamber düşmanlığına dönüşür. Cenâb-ı Hak, fertleri ve toplumu, ruhlarının ve yaratılışlarındaki yüceliklerinin doğrultusunda eğitmeyen veya eğitemeyen; yaratanla yaratılan arasındaki pürüzleri kaldıramayan milletleri, toplum ve aileleri tuttukları hatalı ve tehlikeli yolda kendi hallerine bırakır. Böylece her millet, ya da aile kendi dünyasını ve geleceklerini kendi anlayış, inanç ve tutumlarıyla hazırlamış olurlar. Böylesine uyumsuz ve dengesiz bir yolda yürüme hiçbir milleti ve aileyi saadet burcuna yükseltmemiştir. Geçici saadet varsa, aldatıcı ve sahtedir. Kur’an’da Allah (c.c.)’a ve Peygamber (s.a.v.)’e ma’siyet gösterenlerin cehenneme gidecekleri ve orada ebedî kalacakları bildirilmektedir. Bunun yanında Allah (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’ne itaat edenlerin ise son derece şerefli mevkilere getirileceği vurgulanmaktadır: “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği (lütufta bulunduğu) peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” İnsan yüce maksatlar, üstün nîmetler, sonsuz saadetler için yaratılmıştır. Allah (c.c.)'ı bilip O'na kulluk görevini yerine getirmek ise, bu yaratılışın ilk ve son gayesidir.

Basit şeyleri kendine amaç edinen; hayatı sadece çalışıp kazanmaktan, servet edinmekten, yiyip içip eğlenmekten ibaret sanan kişiler, önce niçin insan olarak yaratıldıklarının farkında değillerdir. Çünkü bizden aşağı varlıklar da aynı şeyi fazlasıyla yapmaktadırlar. O halde insan olmanın farklı bir boyutu olmalıdır. Varlık aleminde her sanat, sanatkârını; her eser, yapıcı ve plânlayıcısını tanıtır. Sanat değeri en üstün olan insan neyi tanıtmakta veya hangi üstün kudreti yansıtmaktadır? Bunu anlayamayanlar, nankörlüğün en kötüsünü ortaya koymaktadırlar. Kimileri Bizans veya Hititlerden kalma şekillendirilmiş bir taş, ya da mermer parçası karşısında hayranlığını açığa vuran, cansız ve de şuursuz ve akılsız bir heykel karşısında dakikalarca durup, ona şekil veren ustanın yüksek başarısına kendini kaptırır. Bunun yanında insan, neden ruhunu, akıl, zekâ, hafıza ve benzeri yetenekleri de beraberinde taşıyan kendi vücuduna böylesine hayran hayran bakmaz; İlâhî sanatın yüceliği, kudretinin eşsizliği karşısında diz çöküp Yaratan’ına yönelmez? Körlüğün, basiretsizliğin, düşüncesizliğin bu kadarı daha hayret verici değil midir? İşte Kur'an-ı Kerim, insan ruhunu bütün yetenekleriyle bu noktaya çekmekte, onu basit bir hayvanî düzeyden alıp insanlığına yakışan seviyede tutmayı planlamaktadır.

Daha sonra da bu seviyeye gelen insan kendi boyutunu idrak edecek ve sonuçta ise Allah (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’ne kayıtsız şartsız itaat edecektir. Ardından Allah (c.c.)'ın kendilerine nîmet sunduğu Peygamberler (a.s.), sıddîklar, şehîtler ve salihlerle beraber olmaya hak kazanacaktır. Gerçekten insan için bu çok güzel bir mükâfattır. Ma’siyet Hastalığından Kurtuluş Yolu Allah (c.c.) ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm'dan uzaklaşmasına sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle ve her şekilde kuşatılan günümüzün Müslümanı, Müslüman kalmak ve Müslüman olarak Rabbine kavuşmak için ateşten gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın ispatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi isyandır, ma’siyettir. Dünyaya ve şeytana aldanan, unutan, gaflete düşen ve inanmayan kimseler, Allah (c.c.)’a itaat etmezler, O’nun ilkelerine isyan ederler. Bunlar, Allah (c.c.)’ın ilâhlığını ve Rabliğini yeterince takdir edemeyen ve aklını yerli yerinde kullanmayanlardır. Bunlar, dünyada huzurdan yoksun yaşadıkları gibi, âhirette de azap içinde olacaktır. Allah (c.c.)’a ve peygambere isyan edenler, kendi arzularını (hevâlarını) üstün görüp Allah (c.c.)’ın Rabliğini ve büyüklüğünü takdir edemeyenlerdir. İsyan edenler, yanlışlar içinde yüzen, kendine ve başkalarına zulmeden ve yeryüzünde sürekli fesat/bozgunculuk çıkaran kimselerdir. İlk isyancı şeytandır. Öyleyse kim aynen onun gibi kibirlenerek Rabbine itaatsızlık ederse, onda şeytan ahlâkı var demektir. Müminler, ancak zararlı, yanlış, batıl ve sapık fikirlere, inançlara, sistemlere isyan ederler veya en azından, itaat etmezler. Allah (c.c.)’a hiç isyan etmeyen melekleri düşünürler. Her anlarını Allah (c.c.)’a ibadet ve itaat içinde değerlendiren ve toplumlarındaki zâlim ve tâğutlara baş kaldıran peygamberleri örnek alırlar.