بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / صفات السياسي الفاضل / المخالطة مع الناس
صفات السياسي الفاضل

المخالطة مع الناس

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

OLMAK

Müslüman

siyasetçinin özelliklerinden biri de onun sürekli olarak halkının içinde

olması, onların ihtiyaçlarının, beklentilerinin ve düşüncelerinin neler

olduğunu yakından takip etmesidir. Siyasetçinin bütün bu bilgileri memurları

eliyle elde etmesi mümkün olsa bile yeterli değildir. Çünkü insanlar

yöneticilerini aralarında görmek ve yaşadıkları sıkıntıları yöneticilerinin

bizzat yaşamasını ve sevinç ve üzüntülerini paylaşmasını isterler.

Bir

toplumun yahut bir devletin yöneticilerinin kendisini içinde bulunduğu

toplumdan soyutlayarak fildişi kulelerde yaşaması ve bu şekilde onu uzun süre yönetmesi

mümkün değildir. Artık dünyada iletişim araçları geliştiği için yöneticilerin

yaşantıları ve yaptıkları da gözetim altındadır. Aslında Kur’an–ı Kerim’e

dikkatlice bakıldığında Cenâb–ı Hakk’ın, insanlarla beraber bulunma ve onlarla

birlikte yaşamanın İslâm’ı hakkıyla yaşamaya engel olmadığını bildirdiği

görülecektir.

Hz Peygamber (s.a.v.) Toplum Hayatının

İçindeydi

Allah

Rasûlü, bir hadislerinde ise şöyle buyururlar: “İnsanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır.”

Şüphesiz ki insanlara faydalı olmak, ancak onların içinde yaşamakla mümkündür.

Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’i, her konuda olduğu gibi, insanlarla beraber bulunma konusunda

da örnek almak her Müslüman ve dolayısıyla Müslümanların yöneticileri için çok

önemlidir. Rasûlullah (s.a.v.) çocukluğundan itibaren hep insanların içinde

olmuş ve âhiret yurduna göçeceği ana kadar da hayatını bu ahlâk üzere devam

ettirmiştir. O (s.a.v.) çocukluğunda ve

gençliğinde amcalarına ok, yay, kılıç gibi silahlar taşıyarak son Ficâr

harplerine katılmıştır. Yine ileri gelenlerin anlaşması (yemini) manasına gelen

‘Hilfu’l–Fudûl’ toplantılarına, anlaşmalarına bizzat katılmış, hatta bu

toplantılar için “Bugün bir kere daha

olsa ben yine aynı vazifeyi seve seve yaparım.” Buyurmuştur.

İnsanlarla

birlik olup onlarla beraber yaşama konusunda verilebilecek bir diğer örnek ise ‘Hudeybiye Anlaşması’dır. Hudeybiye,

öyle bir sulh ve paylaşma örneğidir ki, Allah (c.c.) bu anlaşmayı Kur’an-ı

Kerim’de: “Sana apaçık bir fetih ihsan

ettik.”[1]

diyerek müjdelemiştir. Sahabe de, bu sûrede geçen “fetih” kelimesinin Mekke fethi değil, Hudeybiye anlaşması olduğunu

ifade ederler. Çünkü Hudeybiye anlaşması ile her kesimden insan, bir araya

gelmiş, bir arada bulunmuş; müşrik, Hıristiyan, Yahudi ve münafık iç içe yaşama

imkânına kavuşmuşlardır.

Yöneticilerin

insanlarla beraber ve onlarla içli–dışlı yaşamasının, kendileri açısından

birtakım olumsuz sonuçlar doğuracağı düşünülebilir. Oysa yöneticilerin insanlarla

iç içe olma konusunda, kendi dinî değerlerinden ödün verme yahut da güvenlik adına

bir endişesi olmamalıdır. Çünkü hiç kimse, Allah (c.c.) ile irtibatı olan âdil

siyasetçiye, olumsuz bir şey bulaştıramaz ve bulaştıramamalıdır da. Siyasetçi kendini

tam bir denetim altında bulundurmalı, nefsinden çok korkmalı ve kendi dininin

yenilmez, sarsılmaz gücüne de inanmalıdır. Hiçbir siyasetçi müminin, İslâm’ın,

Efendimiz (s.a.v.)’in ve Kur’an’ın yeterliliğinden bir şüphesi yoktur ve

olmamalıdır da. ‘Acaba bize bir şey bulaştırırlar mı?’ diye korkanlar, ancak

kendi dinamiklerinden şüphesi olanlardır.

Peygamber

Efendimiz (s.a.v.) de, genel ahlâkı ve görevi icabı, böyle bir endişeden uzak

olarak herkesin içine giriyor, her sokakta dolaşıyor, herkesle beraber oturup

kalkıyor ve her fırsatta temsil ettiği güzellikleri sergiliyordu. Hatta O’nun

bu alçakgönüllü davranışları bir kısım müşrikler tarafından eleştiriliyordu. Ama

Allah Rasûlü’nün vazifesi de, ister istemez O’nu başkaları ile ilişkileri

geliştirmeye itiyordu. Efendimiz

(s.a.v.), tebliğ vazifesi gereği en geniş manasıyla cihadı –ki cihad, Allah ile

insanlar arasındaki engellerin bertaraf edilerek temiz vicdanların Allah ile

buluşturulmasıdır– hayatının gayesi haline getirmişti. Şayet cihad, o engelleri

bertaraf etmekse, Allah Rasûlü insanlarla Allah (c.c.) arasındaki engelleri

kaldırma adına, devamlı insanlarla beraber oluyor ve her fırsatta onlara hak ve

hakikati anlatıyordu.

İlâhî Ahlâk ile Ahlâklanmak

İnsanlarla

beraber yaşamak ve Hakk’ı tebliğ etmek aynı zamanda İlâhî ahlâkın da

gerektirdiği bir husustur. İnsanlara dinî hakikatleri anlatmak, onlarla iç içe

yaşama ve onlara yanaşma ile mümkün olabilecektir. Kudsî bir hadiste, “Kulum bana bir adım gelirse ben de ona

yürüyerek gelirim; o yürüyerek gelirse ben koşarak gelirim...” Buyurulmuştur.

Bu hadisten anlaşıldığı üzere, insanların Allah (c.c.)’a karşı küçük bir

teveccühü, Allah (c.c.) katında büyük bir teveccühe vesile olmaktadır ki,

Efendimiz (s.a.v.) de hep bu ahlâk ile hareket etmiştir.

İnfak İnsanı Olmak

Allah

(c.c.) yolunda harcama yapmak yani infak, Müslüman siyasetçilerin önemli özelliklerindendir. Peygamber (s.a.v.) hemen

her şeyi, Allah (c.c.)’ı anlatma yolunda bir vesile olarak değerlendiriyordu.

Allah Rasûlü, maddî olarak zengin değildi. Zaten hayata gözlerini fakir olarak

açmıştı. Hatta bazı siyer yazarlarının dediğine göre O’na (s.a.v.) babasından ve dedesinden kalan bir şey de

yoktu. Nitekim O, cömertliği dillere destan olan dedesi Abdu’l-Muttalib’in ve

geniş bir itibara sahip bulunan amcası Ebu Talib’in himayesi altında kaldıktan

sonra Hz Hatice (r.a.) ile evlenmiş ve birden Mekke’nin sayılı servet sahiplerinden

biri oluvermişti. Ama ne gariptir ki, yine kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla,

peygamberliğin 5. veya 6. senesinde, Efendimiz (s.a.v.)’in elinde avucunda

hiçbir şey kalmamıştı. Birçok hadiste ifade edildiği gibi O çoğu zaman aç

yatar, aç kalkardı. Elindeki bu serveti ne yaptığı ile alakalı çok geniş

bilgilere sahip değiliz. İhtimal ki insanları çağırarak, onlara yedirip içirdi

ve sonra da dinini anlattı. Zaten bir şey vermeden bir şey almak da mümkün

değildir. Nitekim ‘insan ihsanın kölesidir’ denilmiştir.

Halkın

içinde olmak, artık günümüz siyasetlerinin de gereği haline gelmiştir. Siyaset

biliminin günümüz verileri ve gerçekleri de artık bunu gerektirmektedir.

[1] Fetih sûresi, 48/1.