المجادلة
‘Mücadele’, cedel kelimesinin türevi olup, sözlükte karşılıklı olarak yapılan sert tartışma, atışma, rakibi ilzam ve ifham için yapılan münakaşa, niza, sözlü kavga anlamına gelmektedir. [1] Cedel kelimesi, Tükçemizde kullanılan ‘cidal’ ile aynı anlamdadır. Cedelleşmenin dinde hiçbir yeri olmadığı gibi tartışma kalbi katılaştırır ve insana kin duygularını aşılar. Cidal genel olarak iki kısma ayrılır:
Birincisi, hakkı desteklemek ve ortaya çıkarmak için yapılan mücadeledir ki, bu caizdir. Çünkü bu Peygamberler (a.s.)’in yöntemidir. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben: “Ey Muhammed, Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et (tartış). Doğrusu Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O doğru yolda olanları da en iyi bilir.” [2]
Buradaki ‘En güzel şekilde mücadele et’ emri, kişinin tatlı bir dile sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, aklî ve ilgi çekici fikirler öne sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden kimse, suçlamalara, çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini mat etmek ve tartışmada kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür davranışlar inatçılık ve dik başlılığa neden olur. Bunun tam tersine öğüt veren kişi karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde ikna etmeye çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır.
Müslüman davet maksadıyla muhataplarıyla tartışırken (mücadele ederken) muhatabın üzerine yüklenmeden, onu horlamadan, çirkin görmeden tebliğ görevini yerine getirmelidir. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hissetmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır. İnsanların nefislerinin kendilerine özgü bir gururu ve inadı vardır. Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, savunduğu düşüncesinden vazgeçmez ki, yenildiğini hissetmesin. Tartışmada savunulan görüşün değeri ile kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır. Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir. En güzel biçimde tartışmak ise, bu hassas gurur duygusunu garanti altına alır. Karşısındaki adamın kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten, Allah (c.c.) için bu gerçeğe iletmekten başka amacı olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını gözler önüne serer. [3]
Kur'ân-ı Kerîm yine bu âyetle, ayrıca konuşma tekniğine de işarette bulunmakta, güzel, tesirli söz söyleme becerisinin gerekliliğini belirtmekte ve insanları irşad ile görevlendirilen veya buna istekli çıkan kişilerde bu özelliğin aranmasını ilham etmektedir. O halde Kur'an-ı Kerim'in ışığı altında söz söyleme, güzel konuşma tekniğini şu maddelerle özetleyebiliriz:
· Kelimeleri telâffuz ederken dikkatli olmak, harfleri mahreçlerinden çıkarmaya özen göstermek,
· Kelime hazinesini devamlı zenginleştirmek,
· Bunun için de, bilerek, anlayarak çok okumak, lüzumlu kısımları not etmek,
· Çok rahat bir davranış içinde bulunmak, karşısındakine hep güven telkîn eder ölçüde vakur ve nazik olmak,
· Kendine güvenmek, konuya çok hâkim bulunmak,
· Düzenli konuşmaya özen göstermek, mümkün olduğu kadar kısa cümleler kullanarak konunun rahat anlaşılmasını sağlamak,
· Bazen akla ve mantığa, bazen duygu ve düşünceye seslenip inandırıcı şekilde malzeme vermek,
· Konuşurken el, kol, göz ve ağız hareketlerine dikkat etmek; mimikleri kontrol altında tutmak,
· Ses tonunu çok iyi ayarlamak, çok önemli bölümleri işlerken sesi biraz yükseltmek, çok geçmeden hemen alçaltıp normal ölçüde tutmak ve dikkatleri daha çok toplayabilmek için de, uygun misaller getirmek, ancak misal getireceğini ifade ettikten sonra az bir duraklamada bulunmak,
· Konuyu plânlı biçimde yavaş yavaş genişletmek ve dikkatleri dağıtmamak için sürükleyici, zincirin halkaları gibi irtibatlı ve düzenli konuşmak,
· Bıkkınlık vermeden, dinleyenler konuşulanın tam tesirine girdiği vakti seçip konuşmayı bağlayıp kesmek,
· Asıl temayı, ana fikri sona bırakıp öylece dinleyicileri sabırsızlandırmak bu cümledendir.
Mücadele konusunda sabrıyla ve ağırbaşlılığıyla müminlere örnek olabilecek bir diğer peygamber de Hz. Nuh (a.s.)’tur. Hz. Nuh (a.s.) uzun yıllar kavmiyle en güzel şekilde mücadele etmiştir. Bu esnada durumundan hiç şikâyet etmemiş ve tebliğ görevini hakkıyla yerine getirmeye gayret göstermiştir. O’nun bu güzel mücadelesini anlatan ayetlerden bazıları şöyledir: “Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir! (Nuh) dedi ki: ‘Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz (Allah'ı) aciz bırakacak değilsiniz.
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve (nihayet) O'na döndürüleceksiniz.” [4]
Nuh Peygamberin (a.s.) kavmiyle olan sürtüşme ve tartışmasının, uyarı anlamındaki mücadelesinin uzun sürdüğü bir gerçektir. Böylece uzun yıllar hakka davet eden, inkârcıları, bir olan Allah (c.c.)’a inanmaya çağıran Nuh Peygamberin yıllara dayalı teblîğ ve irşadı, inkarcı sapıklara bıkkınlık verecek bir noktaya gelip dayanmıştı. Zira her şeyi mubah sayan inkârcı maddeciler, hürriyetlerini sınırlayacak, isteklerinin meşru olmayanlarını frenleyecek dine ilgi göstermeyi kendi aleyhlerine bir dönüş kabul ediyor, o bakımdan Nûh Peygamberin öğütlerine kulak vermiyorlardı. Hz. Nuh (a.s.)'a gelince bu yalanlama ve bu meydan okuma onu çileden çıkarmıyor karşısındakilere gerçeği anlatmasına engel olmuyordu. Bu kışkırtmalara rağmen O, karşısındakilere bilgisinden yoksun oldukları, farkında olmadıkları gerçeği soğukkanlılıkla anlatıyordu. Çünkü onlar bu gerçeği bilmedikleri için, ileride gerçekleşeceğini bildirdiği azabın hemen başlarına getirilmesini istiyorlardı. Bu yüzden onları bu gerçekle yüz yüze getiriyordu. Sözü edilen gerçek ise kendisinin sadece bir peygamber olmasıydı. Görevi sadece ilahi mesajı duyurmaktı. Azaba çarptırmaya gelince, bu iş yüce Allah (c.c.)’ın elindedir. Her şeyin önceden tasarlayıcısı O'dur. Azabın öne alınmasının mı, yoksa geriye atılmasının mı daha yararlı olduğunu değerlendirmesini yapacak olan O'dur. O'nun yasası, mutlaka uygulanır, kesinlikle işler. Kendisi bu yasayı ne geri çevirebilir ve ne de değiştirebilir. O sadece bir elçidir, bir aracıdır. Bu sıfatla son ana kadar gerçeği açıklamakla yükümlüdür. Kavminin kendisini yalanlamaları, kendisine meydan okumaları onu gerçeği duyurmaktan, doğru bildiklerini anlatmaktan alıkoymamıştır.
İkinci mücadele türü ise, batılı desteklemek ve hakim kılmak için yapılan mücadeledir. Bu ise haramdır. Çünkü Kur’an ayetiyle yasaklanmıştır: “İnkâr edenler müstesna, hiç kimse Allah'ın ayetleri hakkında (mücadele etmez) tartışmaz…” [5]
Kesin ve açık bir mesajı, yersiz ve anlamsız itirazlarla, başkalarını şüpheye düşürücü şekilde yorumlamak doğru değildir. Bu, kötü bir niyetin ifadesidir. Çünkü dürüst bir insan muhalif olsa bile, karşısındaki kişinin doğru olan sözünü kabul eder, fakat kötü niyetli bir insan, muhalif olduğu kimseyi sırf yenilgiye uğratabilmek için kesin ve açık bir sözü, yanlış görmeye çalışır. İşte burada kâfirlerin bu tavrı anlatılmaktadır. Allah (c.c.)'ın ayetleri hakkında mücadele edenler, O'nun cezasından kurtulamayacak ve bir gün muhakkak surette cezalandırılacaklardır. [6]
Hz Ömer (r.a.) bu konuda şöyle demiştir: ‘İlmi üç şey için öğrenme, şu üç şey için de bırakma. İlmi; tartışmaya girmek, övünmek ve riya için öğrenme. İlmi, utandığın için, küçük düşeceğinden korktuğun için ya da bilgisiz olmayı kabullenerek terk etme.’
Mücadele Hastalığından Kurtuluş Yolu
Cedel, sevilmeyen ve yerilen bir davranıştır. Bu hastalıktan kurtulmak için yapılması gereken susmak; inatlaşmak ve inkar amacıyla değil de, yararlanmak amacıyla nazikçe soru yöneltmektir. Mücadele ise başkasını, bir delil ile susturma, sözlerindeki kusuru ve bilgi eksikliğini açığa vurarak aciz bir duruma düşürme amacıyla yapılır. Bu şu şekilde tezahür eder. Kişi bir gerçeğe dikkat çekerken bir yandan da başkasındaki kusuru ortay koyar. Böylece karşıdakinin kusurunu, kendisinin ise üstün olduğunu göstermeye çalışır. Bu kötü özellikten kurtulmaya çaresi, susulması halinde günaha düşülmeyecek olan her konuda susmaktır.
İnsanı mücadeleye sevkeden şey, kendi ilim ve faziletini ön plana çıkartarak üstünlük kazanmaya çalışmak, başkasındaki kusurları ortaya çıkartarak ona saldırıda bulunma duygusudur. Her iki özellik de nefsin gizli ve güçlü arzularıdır. Çünkü kişinin, kendisinin faziletli bir kişi olduğunu öne sürmesi, kendini temize çıkarma anlamına gelir. Bu duygu kişideki üstünlük duygusu ve kibirden kaynaklanmaktadır.
Defalarca denenmiş ve kesin sonuçlar alınmıştır ki, nezaket ile kazanılan haklar, mücadele, rekabet ve yarışma ile olandan daha uygundur. Zayıfların kuvvetlilerle mücadelesi de hiç uygun değildir. Çünkü ister şişeyi taşa vur, isterse taşı şişeye vur; her iki durumda da kırılacak olan şişedir. Buna göre mümin mümkün olduğunca boş ve gereksiz mücadeleden uzak durmalı, Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.)’nün mücadele edilmesini emrettiği konularda ise sonuna kadar mücadele etmelidir.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Nahl sûresi, 16/125.
[3] Fî Zilâli’l-Kur’an, Seyyid Kutup.
[4] Hud sûresi, 11/32 – 34.
[5] Mü’min sûresi, 40/4.
[6] Tefhimu’l-Kur’an, Ebu’l A’lâ el-Mevdûdî.