المباهاة
MÜBAHAT
‘Mübahat’, ahlâki faziletlerin dışındaki şeylerle övünmek, nazlanmak demektir. Övünme insanın fiziği, kuvveti ve güzelliği ile olabildiği gibi ile makam, mevki, mal, mülk, itibar, rütbe ve mertebe gibi şeylerde de olabilir. [1]
Mübahat kelimesinin karşıtı tevazu (alçakgönüllülük)’dur. Müslümanda bulunması gereken özellik ise mübahat yerine mütevazi olmaktır.
Fiziki güzellik, Allah (c.c.)’ın insana verdiği bir lütuf ve ihsandır. İnsan kendi isteği ile güzel olamaz. Esas itibariyle Allah (c.c.) insanı ‘Ahsen-i Takvim’ olarak yani en güzel şekilde yaratmıştır. Fakat daha güzel, daha yakışıklı, daha zeki, bilgili, becerikli, hünerli, cesaretli, maharetli ve daha cömert insanlar olduğu gibi; gözleri, endamı, kibarlığı, güzel konuşması ve benzeri özelliklerle onların birbirlerinden farklı oldukları da tartışmasız bir gerçektir. Bedensel özürlü insanların da diğerlerine göre herkes tarafından kusurlu görüldüğü de bir gerçektir. Fakat bu insanların duaları ve yapabildikleri ibadetleriyle Allah (c.c.)’a yakın bir kul olmalarına engel yoktur. Şüphesiz ki, gönül ve ahlâk güzelliği, vücut güzelliğinden çok daha üstündür. İşte mübahat hastalığına yakalanan ve vücudu güzel olup çevresindekilere gururla bakan fakat ahlâkı kötü olan insan bu durumu ile değerli ömrünü zayi eder ki, bu çok büyük bir kayıptır. [2]
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, insanın övünmesinin boş bir heves olduğunu belirtir. Çünkü insan kendisinin tam olarak nasıl bir varlık olduğunu bilemez. Eksiğini, kusurunu, noksanını bilemez. Ama onu yaratan Allah (c.c.) her şeyi bildiği gibi insanın nasıl bir varlık olduğunu, gelecekte neler yapacağını hep bilir. Hal böyleyken insanın kendini tertemiz ve kusursuz kabul etmesi dolayısıyla bunlarla övünmesi ne kadar doğrudur? Allah (c.c.) her şeyi bilir. Çünkü her şeyi O yaratmıştır. İnsanoğlunun ise, kendi hayatının belli kesitleri hakkında bile bilgisi yoktur. O içinde bulunduğu çevre ve şartlara göre kendisine bir yer belirleyip başkalarıyla ilişkilerini o çerçevede yürütür. Çoğu kere de insan, kendi haklılığına ve farklılığına inanır. Kendinden yana tavır alır. Bu sebeple verdiği hükümler de çoğunlukla yanlıdır. Öyleyse insanın Allah (c.c.)’ın karşısında davranışlarına değer biçmesine gerek yoktur. O'nun katında eksiksiz bilgi ve duyarlı terazi vardır. Davranışlara biçeceği karşılıklar adildir, sözü kesindir ve her meseleyi kesin çözüme bağlayacak olan O'dur. Onun için aşağıdaki ayet bizlere bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “…O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi (övüp övüp) temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” [3]
Hem O, insanı en iyi bilendir. Yani insanın her halini bilen, hükmünü de ona göre verendir. İnsanı topraktan yarattığı zaman yerde ilk insan cinsinin, hücrelerinin yaratılışı esnasında, ya da insan gıdasının topraktan yaratıldığı sırada ve onların analarının karınlarında cenin olarak bulunduğu vakitte her şeyi bilen O’dur. Yani insanın kendini bilemediği zamanlarda bile nasıl olduğunu ve ne halde bulunduğunu ve gelecekte neler kazanacağını, kısacası bütün eksiğiyle insan varlığının kaynağını ve nihayetini hep O bilir. O halde insanoğlu nefislerini temize çıkarmamalı. Yani kendisini hiç günahsız, kusursuz ve tertemiz kabul ederek öğünmemeli. Farkında olmadan insanın birçok kusuru olabilir. Bunun için tamamıyla korunup muttaki olanı en fazla O bilir Çünkü her hale vakıf olan O'dur. İyilerle kötüler ahirette Allah (c.c.)'ın huzurunda seçileceklerdir. [4]
Kişinin kendini tezkiye etmesi, işlediği ameli övmesi, makul ve muteber bir tavır değildir. Çünkü iş ve amellerimizin karşılığını kendimiz takdîr edip veremeyeceğimiz gibi, Allah (c.c.)’tan başkasının takdir ve övgüsünü beklememiz de doğru sayılmaz. Zira o takdirde âhiret gününde bir karşılık göremeyiz; arzuladığımız mükâfatı dünyada almış oluruz. Başkasının gıyabımızda bizi tezkiye etmesinde bir sakınca yoktur Ama biz kendimizi tezkiye edip, temize çıkarmaya kalkışmamalıyız. Asıl tezkiyeyi, her şeyi en iyi bilen Cenâb-ı Hakk'a (c.c.) bırakmamız bizim için kâfidir. Kişinin zenginliğiyle veya herhangi bir özelliğiyle övünmesi onun hal ve hareketlerine de yansır. Bu durumu insanlara hissettirmek için onun yürüyüşünde bazı değişmeler gözlenir. Ki bu yürüyüşü insanların gönüllerini yaralayacak niteliktedir. Ama bu müslümana asla yakışan bir durum değildir. Lokman Hekim’in oğluna verdiği öğütlere bir göz attığımızda bu tutumun yanlış bir davranış olduğunu anlamaktayız: ‘Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.’ [5]
Kâinatın önemli bir bölümünü bilmeyen, kâinata hâkim olan ilâhî kudret ve azametin yüceliğini ve sınırsızlığını tam anlamıyla idrâk edemeyen ve her şeyden önce kendi iç organlarını bile kumanda edemeyen insanın böbürlenmesi doğru bir düşünce ve hareket değildir. Diğer bir anlatımla, henüz kendini dosdoğru tanımayan, nasıl üstün bir sanatkârın fırçasından çıktığını yeterince bilmeyen âdemoğlunun yeryüzünde büyüklük taslaması, böbürlenip kendini yükseklerde görmesi, bilgisizliğin ve zaafın neticesidir. Zira Allah (c.c)’ın üstün kudretini bilen, kâinatın azametini düşünebilen ve varlık âleminde kendi yerini belirleyebilen bir kimsenin ancak alçakgönüllü bir havaya girmesi, Hakk'ın kudretine teslimiyet gösterip kendi aczini anlaması beklenir. Dolayısıyla hayatın anlamını idrak eden bir insan zenginlikle, fiziğiyle ve güzelliğiyle övünmez.
Servet, iktidar, güzellik, bilgi, kuvvet ve bu tür şeyler bu insanı gururlu ve kibirli hale getirir ve her biriyle birlikte oluşan bir yürüyüş biçimi vardır. Buna mukabil bir tevazu gösterisi içinde yürümek de bir başka ruhî hastalığın sonucudur. Bazen bir insanın kendini beğenmişliği gösterişe kaçan bir tevazu, takva ve dindarlık şeklini alır ve bu durum, yürüyüşüne yansır. Ve bazen insan bu dünyanın sıkıntılarından o kadar bunalır ki, dünyaya küser ve hasta kimseler gibi yürümeyi adet edinir. İşte Hz. Lokman'ın demek istediği şudur: ‘Bu akıl ve ruh durumlarından kaçın; gösterişsiz, mütevazi ve asil bir kimse gibi yürü; ne herhangi bir gurur ve kibir gösterişi olsun, ne acziyet ifadesi ve ne de bir takva tevazu gösterişi.’ [6]
Resûlullah (s.a.v.), ashabının bu meseleyi nasıl anladığı birkaç olaydan çıkarılabilir. Bir keresinde Hz. Ömer (r.a.) bir adamın başı önünde, omuzları düşmüş, büklüm büklüm yürüdüğünü görünce ona şöyle bağırdı: ‘Başını kaldır da öyle yürü; İslâm acizlik değildir.’ Aciz ve hasta gibi yürüyen bir başkasını gördü ve şöyle dedi: ‘Ey sefil; Dinimizi lekeleme.’ Bu iki olay gösteriyor ki, Hz. Ömer (r.a.)'in gözünde dindarlığın iki büklüm yürümekle ve yürürken gereksiz bir tevazu göstermekle ilgisi yoktur. O zaman böyle yürüyen bir adam görse bu davranışın İslâmı yanlış temsil edeceğini ve diğer müslümanlara da kasvet vereceğini düşünürdü. Benzeri bir olaya da Hz. Ayşe (r.a.) şahit olmuştu. Perişan ve bitkin bir vaziyette yürüyen birini görünce ona ne olduğunu sordu.
Kendisine: ‘O Kurra'dan (yani Kur'an'ı okumak, öğretmek ve ibadetle meşgul kimselerden biri)’ dendi. Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Ömer Kurrâ'nın reisiydi. Fakat yere sağlam basar, bastıra bastıra konuşur ve mecbur kaldığında da iyi bir sopa çekerdi.’
Peygamberimiz (s.a.v.) çok alçakgönüllüydü. Övünmesi gereken birçok meziyeti olduğu halde onlarla hiç övünmemiş insanlardan bir insan gibi davranmıştır. Ayrıca bir hadisinde de şöyle buyurmaktadır: “Allah Teâlâ bana: Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiç bir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiç bir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın, diye vahyetti.” [7]
Peygamber Efendimiz, bu sözüyle temel olarak Allah Teâlâ'nın kendisine ve biz ümmetine alçak gönüllü davranmayı emrettiğini bildirmektedir. Öylesine bir tevazu ve alçak gönüllülük ki, hiç kimse kendisinde bulunan ilim, mevki ve mal gibi her hangi bir üstünlük sebebi dolayısıyla bunlardan mahrum olanlara karşı üstünlük iddia ederek maddî mânevî haksızlık yapmaya asla kalkışmayacaktır. Belli bazı nimetlere sahip olmak, başkalarına karşı haksızlık gerekçesi yapılmamalıdır. Her nimet şükrü gerektirir. Nimete şükür ise, asla o nimetten mahrum gözükenleri küçümsemek ve onlara zulmetmek hakkını kimseye vermez. İnsanın sahip olduğu nimet ölçüsünde alçak gönüllülüğü artmalıdır.
Övünme duygusu ve başkalarından farklı olduğunu gösterme arzusu yani alçak gönüllü olamama hastalığı, aslında kibirden kaynaklanır. Zaten tevazu, kibrin tam zıddıdır. Kibir ve gurur insanoğluna hele bir müslümana asla yakışmaz. Çünkü o, İblis'in huyudur. Bu sebeple de yasaklanmıştır.
İnsanı helake götürecek birçok yanlış davranış vardır. Bunlardan bazısı gıybet, dedikodu, kin gütmek, yalan söylemektir. Yine bunlardan biri de övünmektir ki bu davranış birçok insanı cehenneme sürüklemiştir. Mesela Karun varlığıyla övünmüş ama bu onu isyana sürüklemiştir. Neticede bu övünme duygusu onun sonunu hazırlamıştır. Aynı şekilde Firavun iktidarıyla, gücüyle övünmekteydi ve insanları küçük görmekteydi.
Ancak bu durum onu apaçık bir helake götürdü. Bir kişinin kendini üstün görüp kendisiyle övünmesi ve bunun sonucu olarak diğer insanları küçük görmesi kendine karşı yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir. Daha da ötesi ‘İnsanlar şöyle ama ben böyleyim’ türünden veya ‘İnsanlar yanlış yapıyorlar ama ben doğrusunu yapıyorum’ diyen bir kişi kendisini bilmeyen bir kimsenin söyleyeceği cümledir. Hatta Peygamberimiz (s.a.v.) bu tür insanların sonunun kötü olduğunu şöyle haber vermektedir: “Bir kimse (kendini üstün görüp diğerlerini küçümseyerek) insanlar helâk oldu derse, kendisi onların en önce helâk olanı olur.” [8]
Bu hadis-i şerifte ise Efendimiz (s.a.v.) kendini beğenme, övünme, başkalarını küçük görüp onlara karşı üstünlük iddiasında bulunma yanlışının zaman zaman bu hastalığa tutulmuş kişileri, toplumu toptan karalamaya da sevkettiğine işaret buyurmaktadır. Kendini tertemiz, sapasağlam kabul edip ‘İnsanlar bozuldu, helâk oldu’ gibi yüksekten atıp ahkâm kesmeye kalkanlara hemen her kesimde rastlamak mümkündür. Özellikle bunu, kendi ibadetlerine güvenerek yapanlar, daha büyük bir yanılgı ve helâk içindedirler. Bir kimse insanlara ve müslümanlara neyi lâyık görürse, onunla önce kendisi karşılaşır. İnsanların bozulup helâk olduğu iddiası da önce o iddianın sahibini vurur. İnsanların helâke en yakın olanı bu tür konuşmayı sevenlerdir. Bu ve benzeri sözler ve yakınmalar, kendini üstün görme duygusundan ileri gelmiyor da sadece bir üzüntü ve kuşku ifadesi olarak ileri sürülüyorsa, dini bir amaçla, ‘keşke daha iyi olabilsek’ anlamında söyleniyorsa bunun bir sakıncası yoktur. Böyle bir niyet dışında milletin helâkine hükmetmek, kendini beğenmişliğin bir ifadesi olacağı için, bu sözün sahibinin helâki o noktadan itibaren başlamış demektir.
İnsanların ayıp ve kusurlarını olduğundan da büyük göstererek onların âkıbetleri hakkında kesin hüküm vermeye kalkışmak, elinde hiç bir delil yokken kendisini kurtulmuş saymak demektir. Kendi kusuruyla meşgul olmayı unutanların helâki herhalde herkesten önce gerçekleşir.
Bilginlerden Tavûs-ı Yumnî, Arap emirlerinden Yezid b. Mihleb’i, gençlik ve emirlik gururu ile dopdolu, büyüklenme kadehinden sarhoş olmuş, geçici olmak gerçeğinden gaflete düşmüş bir halde görünce ona öğüt verir.
- Ey genç! Tuttuğun yanlış yoldur, haramdır, günahtır. Hak Teala’nın gazabını üzerine çekeceğin bir hata üzeresin! der.
Emir gururundan başını kaldırıp da bilginin nasihatine kulak asmaz ve ‘Sen benim kim olduğumu ve makamının yüceliğini biliyor musun?’ diye cevap verince bilgin, hikmet dolu yüksek manaları içinde toplayan şu sözleri söyler:
- Ben seni iyi bilirim. Evvelin dağınık pis bir nutfe, sonun pis bir lâşe ve sen bu iki hal arasında güçsüz bir pislik ve idrar taşıyıcısın.
Eğer övünme ve iftihar asılla, neseple, soy-sopla ise, Allah Resûlü (s.a.v.) bunu da yasaklamışlardır. Ümmetinin ölüler üzerine ağıt yakarak yüksek sesle ağlamasını, yıldızlardan bilgi çıkarmayı ve neseple övünmeyi kötülemişlerdir. Neseple övünme hastalığının ilacı şudur: Böyle bir kişi dikkat etsin ki, iftihar edip övdüğü, heyecanlanarak sevinç gösterdiği şey kendinden başka bir zatın sıfatı, başka bir kimsenin ilim ve marifetidir. Halbuki başkasının sahip olduğu kemal ile iftihar, gayret ve hamiyet sahibi kimselerce ayıptır.
Babalarla, dedelerle övünmek, onların sahip olduğu faziletler benimdir, demektir. Söz gelişi onlardan bazıları sağ olsa ve kendisiyle övünen kimseye ‘övündüğün şey bizim üstünlük ve sıfatımız, ilim ve marifetimizdir. Sen bizim sıfatımızla nasıl övünürsün?’ deseler, hakkı olmayan vasıflarla övünen kimse şaşırarak susacak ve bu itiraza hiçbir cevap bulamayacaktır.
Eski Yunan’da filozof Sokrat zamanında nesebi şerefli fakat kendisi şeref ve hayadan yoksun bir kimse vardı. Sokrat’a ‘Sen soyunun asil olmadığını hatırlayıp insanlar arasında utanç duymaz mısın?’ dedi. Buna karşı büyük filozof şu cevabı verdi: ‘Utanç duymaya sen benden daha uygunsun ve hayadan çıkmaya sen benden daha yakınsın. Zira sen şerefli bir nesebe sahip olmakla beraber, kendin şerefli bir nesle malik olamadın. Ben ise Allah (c.c.)’ın lafzıyla şerefli bir nesle başlangıç oldum.’
Eski Yunan yöneticilerinden biri genç bir filozofa yücelik taslayıp ona karşı övününce fazilet sahibi genç şu cevabı vermiştir: ‘Eğer övünmenizin nedeni güzel elbiselere ve geniş evlere sahip olmanız ise, o halde iyilik, güzellik, elbise ve evin kendisine aittir. Sen esasında iyilik ve faziletin aslından yoksunsun. Sahip olduğun atlarla övünüyorsan, hikmetten uzaklaşırsın ve tembel olduğunu açıklamış olursun. Çünkü gayretli olmak atın kendisine aittir. Eğer bir takım kişilerin, babalarının ve dedelerinin ilim ve marifetiyle övünüyorsan, her biri sahip olmadığın, ama övündüğün yüksek değerleri bir bir isterlerse, sen yalnız kalırsın, sonbaharda sararmış bir bahçeye dönersin.’
Mübahat Hastalığından Kurtuluş Yolu
Mübahat hastalığının temel ilacı, insanın kendisinin fani bir varlık olduğunu idrak etmesidir. Vücudundaki kuvvetle, gençliği ve güzelliğiyle övünen kimse düşünmelidir ki, o geçici ve yok olucu bir yerde bulunuyor. Ömür bahçesi bir gün ecel rüzgârı ile sarsılıp hayat yaprakları dökülecek ve toprak olacaktır. Ecel gençliğini, güzelliğini ve kuvvetini toz gibi uçuracak, sanki bir zamanlar hiç olmamış gibi bir kılığa büründürecektir. Güzellik denilen şey aslında fasit bir kandan ibarettir. Gerçekte basit görülen bir maddeden meydana gelir. Aslı bu olan varlıkla bir gün yok olması da kesin olduğu halde övünmek selim akla uygun değildir.
Sonuç olarak övünme ve kendini büyük görme gibi davranışlar dinimizce hoş görülmeyen davranışlardandır. Müslüman mütevazi, alçak gönüllü olmakla yükümlüdür. Sahip olduğu maddi ve manevi hiçbir nimet kişiye, kendini başkalarından üstün görme ve övünme hakkı vermez. Tam tersine bu durum kişinin sorumluluğunu artırır.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Tasavvufî Ahlâk, Mehmet Zahit Kotku.
[3] Necm sûresi, 53/32.
[4] Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır.
[5] Lokman sûresi, 31/18.
[6] Tefhîmu’l-Kur’an, Ebu’l A’la el-Mevdûdî.
[7] Müslim, Cennet, 64.
[8] Müslim, Birr, 139.