بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / الأرشيف — محتوى قديم / الكسل
الأرشيف — محتوى قديم

الكسل

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

‘Tembellik’, çalışmamak, iş görmemek, çaba göstermemek, sıkıntıya katlanmaktan kaçmak ve vücudun herhangi bir organının görevini yapmaması anlamlarında kullanılır.

‘Tembel’ kelimesinin Arapça’daki karşılığı ‘kesel’dir. ‘Kesel’, önemli kabul edilen konularda ilgisiz kalmak, aldırmamak demektir. Çoğulu ‘Küsala’ Kur’an’da iki yerde geçmektedir. “Kuşkusuz münafıklar, Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbu ki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman, üç,şenerek (tembelce) kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı da pek az hatıra getirirler.” (Nisa sûresi, 4/142. )

Tembelliğin zıddı çalışkanlık, gayret, cehd, sa’y ve kazanmaktır.

Bütün peygamberler, insanları tembelliğe karşı uyarmışlar, onları çalışmaya teşvik etmişler ve tembelliği yasaklamışlardır.

Tembellik, olayların sonucunu düşünen aklı başında kimselere, fazilet arayan akıllı kişilere göre öldürücü zehirden kötüdür. Zira tembellik insanı ebedi saadetten mahrum bırakır, iki cihanda kişinin hayal ettiği isteklerini boşa götürür. Hayatı kazanmak için yapılması gereken dünyevi işlerde tembellik ve ihmalkârlık, başarıya götüren sebeplerden uzaklaşıp gafil davranmak, yaşamada güven ve emelleri yıktıktan başka, insanın helâkine ve neslin kesilmesine sebep olur. Ahirete ait işlerde de durum bundan farklı değildir. İbadetlerde tembellik, çalışmayı ve ameli terk etme, Hakk’a yakınlaşma saadetinin yokluğunu doğurur. Çeşitli nimetlere kavuşacağı cennetin güzelliğini kaçırdığı gibi, cehenneme girmesine sebep olur. Bunun böyle olacağını Kur’an-ı Kerim, Allah Resulünün hadisleri, Ashâb-ı kiramın, Allah dostlarının, mürşidlerin eserleri gizlenmeyecek kadar açık ve sayılmayacak kadar çok derecede bildiriyorlar. Nitekim Cenab-ı Hak buyurmuştur:

“Hakikaten insan için kendi çalıştığından başkası yoktur.” (Necm sûresi, /39.)

“Artık irtikab etmek de oldukları (günahın) cezası olmak üzere.” (Tevbe sûresi, /82.)

“Artık onlar için, yapmakta olduklarına bir mükafat olarak.” (Secde sûresi, /17.)

“Herkesin kazandığı (hayır) kendi yararına ve yaptığı (şer) kendi zararınadır.”(Bakara sûresi, /286)

“Bizim uğrumuzda mücahede edenler(e gelince) Biz onlara elbette yollarımızı gösteririz.” (Ankebût sûresi, /69.)

Hiçbir işte çalışmaksızın kendiliğinden başarıya erişileceğine, çalışmadan cehennemden kurtulup cennete girileceğine dair hiçbir delil yoktur. Dünya işlerinde sadece ‘tevekkül’ vardır. (Bak. Tevekkül) Çok ilginçtir ki müslümanların bir kısmı yanlış bir anlayış içinde âhiret işlerinde tevekkül edip, ‘Allah günahları affedici, keremi bol, ayıpları örten ve merhamet edicidir’ diye çalışmayı ve ibadeti terk ederek tembelliğin yolunu tutmaktadırlar. Bunlar, tembelliklerine de bazı şairlerin şiirlerinin görünür anlamlarını delil getirirler.

Basiret gözleri açık kimseler katında bu tür tevekkül kabul edilebilir bir tutum değildir. İmanın hakikatına ulaşmışlar katında uhrevi işlerde tembelliği tercih etmek ve bunu bazı delillere bağlamak büyük bir gaflettir. Kur’an- Hakim’de: “Çok aldatıcı (şeytan) da sakın sizi Allah’ın (hilmi ve imhali) ile aldatmasın.” (Fatır sûresi, 35/5.) ayeti bunu açıklamaktadır. Uhrevi işlerde ihmalkâr davranıp tembel hareket edenler, dünyevi işlerde zenginlik ve yüksek mevkilere ulaşma çabaları, yükselmek ve dünyada seçkişnlerin arasına girme gibi hususlarda ise Hakk’ın keremine güvenmez ve tevekkül etmezler. Halbuki bu çalışmanın yarısını âhiret işleri ve Hakk’a yaklaşmak içi yapsalardı, Allah’ın dost kullarından olurlardı. Tüccarlar, mal toplamak, ticaret yapmak için çeşitli vasıtalarla binlerce kilometre yol gider, çeşitli tehlikeleri göze alırlar; sanayici ve sanatkarlar üretim için bir saatlerini bile boşa harcamazlar. Bu derece hırsla dünyaya dalmak, nefsin isteklerine ve hileci şeytanın yoluna çok uygundur. Akıllı kişi şunu düşünmelidir ki, insanın hırsla kazandığı bütün bu mallardan bir gün ayrılması kesindir. O halde dünyaya dalan kişi uyanıp gafletten dönmeli, âhiret yolculuğuna kendini hazırlamalı ve bilmelidir ki, hiçbir yüce makam çalışmadan elde edilmez. Hiçbir ebedi sevap ve karşılık da gayret olmadan kazanılmaz. Şundan anlaşılmaz mı ki, dünyevi bir amaca, bir mevkiye, bir lezzete ulaşmak için binlerce gayret gösteriliyor. Bunlar çalışmadan meydana gelmiyor. O halde pek yüce makamların, ebedi hakîkatlerin yer aldığı manevî mertebelere çalışmaksızın nasıl ulaşabilir? Ahiret işlerinde tembel davranıp da dünyevi işlerde dakika da kaybetmiyerek fani dünyanın lezzetine kanan kimseler acıklı bir azaptan kurtulmak için, her türlü eksik sıfatlardan uzak ve kemal (üstün) sıfatları ile var olan Cenab-ı Hakk’tan affını istesin!

Yüksek makam ve mevkiler ile üstün başarıları ancak çalışanlar kazanır.

“(Dünyada) geçmiş günlerde takdim ettiğiniz (iyi ameller)in karşılığı olarak âfiyetle...” (Hakka sûresi, /249.) müjdesiyle dünyada çalışanlara sevaplar verileceği, yapılanlarının karşılığının olacağı bildirilmektedir.

“(O azab günü) her nefsin, Allah yanında işlediğim hatalardan dolayı vay hasret (ve nedamet) ime!” (Zümer sûresi, /56.) “Öyle ya, biz müslümanları o günâhkârlar gibi yapar mıyız hiç? Size ne oluyor ? Nasıl böyle hükmediyorsunuz?” (Kalem sûresi, /35-36.)

Ey müslüman,

Bugün vücut organların sağlam, kuvvetin ve bilincin yerinde, fırsat var iken Allah’ın istediği güzel amelleri işle! Ömür denilen kısa süreli misafirlik sonunda ruh kuşu beden kafesinden uçar, can kalpten ayrılır ve bütün fırsatlar elden gider. İşte bu ömür fırsatını kaybetmiş olanlar o zaman pişman olurlar. Bu günü kâr bil ve ona göre değerlendir ki pişman olmayasın. Ertesi gün zaman uzun, fakat fırsat ve yapılacak iş yoktur.

Çalışmayan kimse, öncelikle toplumun başına bela ve yüktür. Halbuki insana yakışan başkasıan yük olmak değil, aksine yardıma muhtaç olanların yardımına koşmaktır. Onun için insan gayreti oranında değerlidir. Bu anlayış, diğer ahlâk kurallarında olduğu gibi, çocuklara eğitim çağlarında ve hatta eğitim öncesi aile ocağında verilmeli ve bu sorumlulukla yetiştirilmelidir. (Tasavvufi Ahlâk, M. Kotku.)