الفظاظة
Kabalık, insanlara zor ve şiddetle davranmak, kaba kuvvet kullanmak demektir. Arapça’daki karşılığı ‘huşunet’ ve ‘cebir’dir. [1]
Kabalık kötü huyunun zıddı ‘Linet’ ve ‘Mülayemet’tit.
İslâm felsefe tarihinde, kader inancında, kulun her yaptığı fiili Cenâb-ı Hakk’ın zorlaması ile yaptığını iddia eden ‘Cebriye Mezhebi’ de ismini bu anlamdan almaktadır. Bazı konularda zor kullanmak gerekse de hiçbir zaman insanın sabır ve tahammül sınırlarını zorlayacak noktaya vardırmamak gerekir. Çünkü böyle bir durumda çok kötü tepkilerle karşılaşmak mümkündür. İnsan kendisine zarar veren kimseden daha güçlü olduğu, isterse intikamını rahatça alabilecek durumda olduğu halde intikam almaktan vazgeçerse, büyük bir sabır göstermiş olur. Kendisini inciten kimseye karşı gönlünde oluşan kini büsbütün silip atabilirse, ancak büyük insanların yapabileceği bir olgunluğa erişmiş olur. Bu olgunluğun karşılığı ise, mükâfatların en üstünü olan Allah rızası ve sevgisini kazanmaktır.
Bütün konularda ölçüyü bize en güzel şekilde veren Yüce Rabbimiz bu konuda da Peygamber Efendimiz’e söylediği şu irşad prensibini aklımızdan çıkarmamalıyız: “Sen onlara kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi.” [2]
Kaba ve katı kalpli bir kimse, başka bazı erdemlere sahip olsa bile bu huyundan dolayı çevresinde nefret uyandırır; insanlar böyle bir kimseyi dinlemek istemezler veya onun arkadaşlığına katlanamazlar. İslâm gibi evrensel bir mesaj getiren, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan ve yüce bir ahlâk üzere bulunduğu bildirilen bir Peygamber (s.a.v.)'in bu kötü özelliği taşıması düşünülemez. Burada görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerîm de aynı vurguyu yapmakta ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in uygulamalarının bunun kanıtı olduğunu ifade buyurmaktadır. Şüphesiz bu ayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in büyüklüğünü, yüksek ahlâkını ve yüreğinin katı olmadığını, aksine şefkat ve merhametle dolu olduğunu gösterir. O, Allah (c.c.)'ın kendisine lütfettiği bu özellikleri sayesinde arkadaşlarına, özellikle Uhud Savaşı'nda emrine muhalefet ederek İslâm ordusunun yenilmesine sebep olanlara ve Müslümanların imha edilme tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş bulunanlara merhametli davranmıştır. Eğer onlara karşı katı davransaydı ve onları sert bir şekilde cezalandırsaydı, çevresindekiler dağılıp giderlerdi.
Diğer taraftan Yüce Allah, Peygamberini müminlere karşı şefkatli ve son derece yumuşak kılmıştır. Şayet kaba ve katı kalpli olsaydı etrafında kalpler birleşmez ve çevresinde duygular toplanmazdı. Çünkü insanlar sürekli; şefkatli üstün bir gözetime, güler yüzlü bir hoşgörüye, kendilerini saran bir sevgi atmosferine, bilgisizlikleri, zayıflık ve eksiklikleri yüzünden sıkmayan bir yumuşaklığa ihtiyaç duyarlar. Ayrıca, kendilerine veren; ancak onlardan bir şey beklemeyen, üzüntüleriyle ilgilendiği halde kendi derdiyle onları üzmeyen, yanında her zaman, ilgi, gözetim, şefkat, hoşgörü, sevgi ve hoşnutluk buldukları büyük bir kalbe muhtaçtırlar. İşte Resûlullah (s.a.v.)’in kalbi böyle bir kalpti ve insanlarla birlikte böyle yaşıyordu. Bir kerecik olsun kendi şahsı için onlara kızmadı. Beşeri zaaflarından dolayı onlara karşı kalbinde bir sıkıntı hissetmedi. Hayatın nimetlerinden hiçbir şeyi kendine mal etmedi; aksine, elinde ne varsa hepsini büyük bir hoşgörü ve cömertlikle onlara verdi. Yumuşaklık, iyilik, şefkat ve yüce sevgiyle onları sardı. Bütün bunlar O'na ve ümmetine Allah (c.c.)'ın bir rahmetiydi. Yüce Allah, bütün bunları, bu ümmetin hayatı ve dilediği düzeni yerleştirmek için hatırlatmaktadır. [3] Aynı şekilde bu ayette müslümanlara Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şahsında uymaları gereken bazı kurallar hatırlatılmaktadır. Efendimiz (s.a.v.), asla kabalıkta bulunmazdı. O her zaman alçakgönüllülük ve merhamette zirve bir önderdi. O kadar ki kendi elbisesini kendi yamar, ayakkabısını diker, çoluk çocuğu ile, düşkün ve muhtaç kimselerle güzel geçinir, konuşurdu. İşte müminler de onu örnek almalı ve onun davranışlarını kendilerine rehber edinmelidirler. Aksi takdirde ona layık bir ümmet olma bahtiyarlığına asla kavuşamazlar.
İnsanlar arası ilişkilerde ise bazı temel kurallar vardır ki bunların başında da nezaket gelir. Nazik olma, ince ve kibar olma gibi anlamlara gelir. Kabalığın aksine insanı yücelten ve ona güzellik katan bir değerdir nezaket. Mümin’de bulunması gereken özelliklerin başında gelmesi gerekir. Çünkü mümin basit bir kimse değildir. Onun yüklendiği bir vazifesi ve temsil ettiği bir din vardır. Onun için onda en önce nezaket bulunması gerekir. İnsanlara bazı şeyleri kabul ettirmenin ön şartı budur. Hele günümüzde bu daha bir önem kazanmıştır. İslâm’ın çağlar üstü mesajını insanlara anlatırken nazik olmalı, bunun yanında hayatın bütün alanlarında bu ilke müslümanın bir vazgeçilmezi olmalıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.), cennetlikleri ve cehennemlikleri tanımladığı bir hadisinde kaba insanları da cehennemlikler içinde saymıştır: “Size cennetlikleri bildireyim mi? Onlar hem zayıf oldukları hem de halk tarafından zayıf görüldükleri için kimsenin önemsemediği ve fakat şöyle olacak diye yemin etseler, isteklerini Allah’ın gerçekleştireceği kimselerdir. Size cehennemliklerin kimler olduğunu söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” [4]
Yine bir başka hadiste ise Efendimiz (s.a.v.) kabalığın aksine yumuşak huylu olmayı tavsiye etmiş, hayrın ve güzelliğin onda olduğunu belirtmiştir: “Kime yumuşaklıktan bir nasip verilmişse, ona hayırdan da bir nasip verilmiştir. Kendisine yumuşaklıktan bir nasip verilmeyen kimseye de hayırdan bir hisse verilmemiş demektir.” [5]
Bu konuda anlatıla gelen bir hikâye vardır ki şöyledir: Sert ve kaba bir adam Abbasi halifesi Harun Reşid’e gelerek: ‘Ey Mü’minlerin Emiri! Eğer dayanabilirseniz size nasihat etmek istiyorum. Fakat sözlerim biraz kaba olabilir, kusura bakma!’ demişti. Harun Reşid bu sert tabiatlı kimseye söz vermeden önce, nasihatlerin bile kalp kırmayacak uygun bir üslupla yapılması gerektiğini şöyle anlattı: ‘Eğer sözünü yumuşak bir eda ile söylersen, seni dinlerim. Yoksa nasihatin nasıl yapılması gerektiğini sana acı bir şekilde öğretirim. Zira sen Hz. Musa (a.s.)’dan büyük, ben de Firavun’dan kötü birisi değilim. Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Musa (a.s.) ile kardeşi Hz. Harun’u Firavun’a gönderirken: ‘Ona yumuşak söz söyleyin!’ dediğini bilmiyorsun?’
Bütün bunların yanında mümin bazı durumlarda da sert ve katı olmak durumundadır. Çünkü müminin bu özelliğini kötüye kullanmak etmek isteyen başta münafıklar olmak üzere kâfirler binbir türlü hile ve oyunlarla müslümanların kuyularını kazmaya çalışmışlardır. Bunlar hala da bunlara devam etmektedirler. Bunların sonunu getirmek için mümin yerine göre sert ve caydırıcı olmak zorundadır. Bunu şu ayetten anlıyoruz: “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir.” [6]
Bu ayetin maksadını anlamak için iki şeyi bilmek gerekiyor. Birincisi ayetin indiği dönemin özellikleri, ikincisi ise insan psikolojisidir. Çünkü münafıklara doğruya ulaşmaları için süre verilmiş, onlar ise bu süreyi cömertçe harcamışlardır. Diğer taraftan yumuşaklığın da, sertliğin de kendine göre yeri ve zamanı vardır. Yumuşaklığın zamanı dolunca sertlik başlamalıdır. Pasif direniş olan sabrın dönemi kapanınca kesin ve ayırıcı tavır ortaya konmalıdır. Hareketin kendisine göre şartları ve bu yöntemin kendine göre aşamaları vardır. Bazı durumlarda yumuşaklık sıkıntı getirir ve bazen de hoşgörü zararlı olur.
Bu nedenle münafıklara ve onlara benzemeye çalışanlara (münafıklığa temayül edelere) daha fazla yumuşaklık gösterilmesi için hiçbir sebep yoktu. İşte bu yüzden Allah (c.c.) müslümanlara, münafıkları kâfirlerle aynı seviyede tutmalarını, onlara karşı cihada başlamalarını ve onlara karşı uyguladıkları yumuşaklık politikasından vazgeçip sert ve katı bir politika uygulamalarını emretmektedir. Bu noktada ayetin müslümanlara, münafıklarla savaşmayı emrettiğine dikkat edilmelidir. Burada sadece o zamana dek uygulanan yumuşak politikaya bir son verilmesi istenmektedir. Bu ayet münafıkların artık İslâm toplumunun bir parçası ve bölümü olarak kabul edilmemesini, onlara yönetimde söz hakkı tanınmamasını ve ikiyüzlülüklerini yaymamaları için hiçbir meselede onlara danışılmamasını emretmektedir. Bu yeni politika, gerçek müminlerin, münafıkça bir davranış ve tutumda bulunan ve herhangi bir şekilde Allah (c.c.) ve Resûlüne bağlı olmadıklarını ve gerçek müslüman sayılmadıklarını gösteren herkesi teşhir etmelerini gerektirmektedir. Bu münafıklardan her biri, artık İslâm toplumunda şerefli ve saygın bir konuma sahip olmamaları için açıktan eleştirilip uyarılmaktadır. Münafıklar toplumsal boykota tabi tutulmalı ve toplumla ilgili istişare meclislerinden uzaklaştırılmalıdırlar, saygın mevki ve memuriyetlerinin kapıları yüzlerine kapanmalı ve topluluklarda onlara hor bakılmalıdır. Kısacası her müslüman davranışlarıyla, İslâm toplumunda bir münafığın saygın, şerefli ve güvenilir bir yeri olmayacağını göstermelidir. Bunun yanısıra eğer münafıklardan biri ihanet suçu işlemişse, onun suçuna göz yumulamaz ve affedilemez de; tam aksine bir mahkemede yargılanıp hak ettiği cezayı almalıdır.
Bu ayetin emrettiğine, indirildiği dönemde çok acil ihtiyaç vardı. İslâm toplumunu düşüş ve gerileyişten korumak için, birlik ve bütünlüğü tehdit eden tüm iç tehlikeler bertaraf edilmeliydi. Çünkü münafıkları ve hainleri besleyen, iç düşmanların onurlu bir şekilde ve güvenle yaşamalarına izin veren bir toplum, kaçınılmaz olarak ahlâki çöküşe ve sonunda yok oluşa mahkûm olur. Münafıklık bir veba hastalığıdır ve münafık da veba mikrobunu taşıyıp etrafa yayan faredir. Bu nedenle ona toplum içinde hareket özgürlüğü tanımak, topluluktaki herkesi münafıklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir. Aynı şekilde bir münafığa şerefli ve saygın bir konum vermek, başkalarını da münafıklık ve ihanete teşvik etmek demektir; çünkü bu, toplumda samimiyet ve gerçek imanın geçerli değer ölçüsü olmadığını gösterir. Böyle bir toplumda bir kimse sadece müslüman olduğunu diliyle söyleyip, diğer taraftan ihanet ve ikiyüzlülükle uğraşacağı halde rahatça yaşayıp toplumda iyi bir yer edinebilir. Hz. Peygamber (s.a.v.) de aynı şeyi üzülerek ifade etmiştir: “Kim İslâm'a aykırı bid'atler çıkaran kimselere saygı gösterip onları yüceltirse, aslında İslâm'ın temel yapısının yıkılmasına yardım etmiş olur.” [7]
Kabalık Hastalığından Kurtuluş Yolu
İnsanın başarıya ulaşmasını engelleyen unsurların başında kaba olması gelmektedir. Söylediği ne kadar doğru olursa olsun, eğer onu yumuşak bir şekilde ve düzgün bir üslupla anlatamıyorsa bu durum kişinin aleyhine olacaktır. İşte hakkı ve hakikati başka insanlara anlatma gibi bir sorumluluğu bulunan mümin birinin bu konuda çok dikkat etmesi gerekir. Anlatmak istediğini kabalığa başvurmadan şefkat ve merhamet ölçüleri içinde karşısındakine aktarabiliyorsa o zaman başarıya ulaşır. Aksi takdirde anlattığı ne kadar önemli ve gerçek olursa olsun hiçbir şey ifade etmez. Mevlâna bu gerçeği şu sözüyle teyid eder: ‘Siz ne kadar bilirseniz bilin, sizin bilginiz karşınızdakine anlatabildiğiniz kadardır.’ Sonuç olarak müslüman yumuşak sözlü, güler yüzlü, anlayışlı olmalı, kaba ve kırıcı olmaktan kaçınmalıdır.
Denilmiştir ki, ‘Huşunet, ağaçları deviren kasırga rüzgarına benzer. Rıfk ve nezaket ise çiçeklerin açılmasına yarayan serin ve tatlı nesime benzer.’ [8]
Şair diyor ki:
‘Güzel bir maksadı temin eğer maksut ise sence,
Hazer kıl muhterem dostum, bu beyhude huşunetten’
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen
[2] Âl-i İmran sûresi, 3/159.
[3] Fî Zilâli’l-Kur’an, Seyyid Kutup.
[4] Buhari, Eyman, 9.
[5] Müsned, VI, 159.
[6] Tevbe sûresi, 9/73.
[7] Tefhimu’l-Kur’an, Ebu’l-A’lâ el-Mevdudi.
[8] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen