الفراسة
FİRASET
‘Firaset’, ileriyi görmek, düşüncede tutarlı olmak, bir
şeyde düşünerek davranmak, basiretli hareket etmek, bir şeyin gerçek
özelliklerini görebilmek, demektir.
Firaset, telaffuz farkı ile Türkçe’de ‘Feraset’ olarak da
kullanılmaktadır.
İnsan, olayların iç yüzünü görebildiği, sonuçlarını önceden
tahmin edip, düşünebilme yeteneğine sahip olduğu sürece firasetli sayılır.
Bir Müslüman kalbini kin, nefret, nifak, çekemezlik,
düşmanlık vb her türlü kalp hastalıklarından temizleyip, iman nuru ve takva
muhabbeti ile doldurduğu zaman, aynaya yansıyan eşyanın sureti gibi bazı sırlar
cilalanmış olarak kalbine yansır, ‘başkalarının gönlündeki saklı olan şeyleri
de keşfedebilir ki, işte bu gerçek ‘firasettir’. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.v.): “Müminin firasetinden sakınınız; zira, O Allah Teâlâ’nın nuru ile
bakar.”[1]
buyurmuştur.
Firaset yeteneğinin iman nuru
ile yakından alakalı olduğunu bildiren şu ayeti burada hatırlamak gerekir:
“Ey iman edenler! Şayet
Allah’tan ittika ederseniz, o size fürkân (hem zahir, hem batında hak olanı
olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur)
verir.” [2]
Yukarıda sözü edilen hadis
üzerinde iki ayrı yorum yapılmıştır:
Birincisi, hadisin görünene
delalet ettiği anlamdır ki, bunu Allah Teâlâ, evliyasının kalbine koyar da,
onlar da bunun sayesinde kerâmet, izanlı zan ve hades (başkalarının bilmediği
şeyleri bilebilme yeteneği) çeşitleri ile insanlardan bazısının durumlarını
bilirler.
İkinci görüşe göre ise,
hadiste sözü edilen firaset, delillerle, tecrübelerle, yaratılış ve ahlâkla
öğrenilen bir tür (maharettir) ki, bazıları insanların bâtın hallerini bu
maharetleri sayesinde bilebilirler.
Bu, denemelere dayanan ve
rasyonel izahın da hadislerde açıklamasını bulmak mümkündür. Zira Hz. Peygamber
(s.a.v.) mümini akıllı, zeki ve ince görüşlü olarak tavsif etmekle, iman ve
takva sayesinde elde ettiği firaset sayesinde her türlü hile, tuzak ve
entrikaya da düşmemesi gerektiğini de şu hadisleri ile işaret etmişlerdir:
“Mümin bir kovuktan iki defa ısırılmaz.”
buyurulmuştur.[3]
Firaset, iki nevidir:
Birincisi, genel anlamda firaset: Bir takın
karine, alamet ve işaretlerle gizli bir şeyi istidlal etmek ve vakıf olmak.
Buna hikemi firaset de denir. Bu tür firaset yeteneği eğitim ve öğretim ile
geliştirilir.
İkincisi Vehbi firaset: Bu firaset ‘insanın
kalbinde olan şeye muttali (bilmek) olmak diye tarif edilir ve ‘şer’i firaset’
adını da alır. Müminin firaseti nurani ve vehbi’dir. Tasavvufta şeyhlerin
kalplerde olanı bilmeleri, müritlerini murakabe etmeleri firaset esasına
dayanır.
İlk İslâm kaynaklarında firaset kelimesi,
‘keşf’ ve ‘ilham’ anlamında kullanılmaktadır. İlham ve firaset sayesinde çok
nadir hallerde bazı kimseler bazen geçmişte, halde ve gelecekte olanı bilirler,
başkasının ne düşündüğünü tespit edebilirler.
Kuşkusuz Allah (c.c.) müminlere bir takım
basiretler ve nurlar tahsis ve lutfetmiştir. Onlar bu sayede firasette
bulunurlar. Aslında basiret ve nur denilen şey bilgiler (marifet)’dir. Rasûlullah
(s.a.v.)’in “Mümin Allah’ın nuru ile bakar.” Hadisi bu anlamda
düşünülmelidir. Hadis, “Mümin, Allah (c.c.)’ın tahsis olarak kendisine verdiği
ve onu benzerlerinden ayırdığı bir ilim ve basiretle bakar.” Anlamına gelir.
İlme ve basirete ‘nur’ adının verilmesi yeni ve garip bir şey değildir. Bunun
(nurun) üfleme (nefh) ile tanımlanması uzak bir ihtimal değildir. Bundan amaç
halktır. Yani nefh ile (halk) yaratmak kastedilmiştir, üfledim demek, yarattım
demektir. Nefh demek nur, nazar ve marifet demektir, yaratmak da bu anlama
gelir.
Firaset imanın kuvveti oranında gerçekleşir.
Bunun için imanı en kuvvetli olan firaseti en keskin olan kimsedir.
Tasavvuf yolcularından biri anlatıyor:
Bağdat’ta idim. Çölde yolculuk yaparken, ihtiyaç duyulan bir su kovası, bir ip
bir de nalin satın alabilmem için Murtaiş bana onbeş dirhem para getirecek,
şeklinde kalbime bir fikir doğdu. Bu sırada kapı çalındı, kalktım, kapıyı açtım
ve birden Murtaiş’i karşımda gördüm. Yanında bir çıkın vardı. ‘Bunu al’ dedi.
Efendim zahmet ettiniz, istemez, dedim. ‘Bizi üzme, al şunu, ne kadar
istemiştin?’ dedi. Onbeş dirhem, dedim. ‘Tamam içinde onbeş dirhem var.’ dedi.
Firaset ve diğer konularda görülen keşif ve
ilham türünden olan bilgiler, ender rastlanan olaylardır. Fakat mümkün ve
gerçek konulardır. Bunun bir kuralı, zamanı ve yeri de yoktur. Onun için keşif
ve ilhamın sınırlarını genişleterek devlet ve toplum hayatında ilişkilerin buna
bağlanması doğru olmaz.[4]
Tasavvufta firaset, Allah (c.c.)’ın nuru ile bakma ve görme
şeklinde de tarif edilir. Bu tanıma göre de, firaset ‘basiret’ ile eş
anlamlıdır.
Ticarette firaset, ekonominin geleceğini görebilmek,
ticaretteki dalgalanmalara karşı hazırlıklı olmak, yapacağı işi çok iyi
öğrenmek, çalışacağı yeri ve çevreyi çok iyi tesbit etmek, pazar durumunu yani
hedef müşteri kitlesini araştırmak, piyasa şartlarını takip etmek, ülke
ekonomisini yakından izlemek, satacağı malın üretim kaynaklarını ve üretim
sürekliliğini takip etmek, bütün bunları birlikte ve bir bütün olarak
değerlendirmek suretiyle nasıl kâr edeceğinin hesabını iyi yapabilmektir. Yani
ticarette mevcut ekonominin ve çevrenin bilgilerinden yararlanarak ileriyi
görmektir. Firasetsiz yani ileriyi göremeyen kimseden tüccar olmaz.
Siyasette feraset, yönettiği devleti ve toplumu kalkındırmak, düşmanlarına karşı korumak ve güçlü hale getirmek için ileriyi görmektir. Bir yönetici için feraset temel bir özellik ve bu görev için de temel bir esastır.
[1] İbnu Hanbel,
İman, 82.
[2] Enfal
sûresi, 8/29.
[3] Buhari, Edeb,
83.
[4] Kuşeyri
Risalesi, S. Uludağ.