بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق السياسة / الأسس الأخلاقية في السياسة / الفراسة
الأسس الأخلاقية في السياسة

الفراسة

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

FİRASET

‘Firaset’, ileriyi görmek, düşüncede tutarlı olmak, bir

şeyde düşünerek davranmak, basiretli hareket etmek, bir şeyin gerçek

özelliklerini görebilmek, demektir.

Firaset, telaffuz farkı ile Türkçe’de ‘Feraset’ olarak da

kullanılmaktadır.

İnsan, olayların iç yüzünü görebildiği, sonuçlarını önceden

tahmin edip, düşünebilme yeteneğine sahip olduğu sürece firasetli sayılır.

Bir Müslüman kalbini kin, nefret, nifak, çekemezlik,

düşmanlık vb her türlü kalp hastalıklarından temizleyip, iman nuru ve takva

muhabbeti ile doldurduğu zaman, aynaya yansıyan eşyanın sureti gibi bazı sırlar

cilalanmış olarak kalbine yansır, ‘başkalarının gönlündeki saklı olan şeyleri

de keşfedebilir ki, işte bu gerçek ‘firasettir’. Nitekim Hz. Peygamber

(s.a.v.): “Müminin firasetinden sakınınız; zira, O Allah Teâlâ’nın nuru ile

bakar.”[1]

buyurmuştur.

Firaset yeteneğinin iman nuru

ile yakından alakalı olduğunu bildiren şu ayeti burada hatırlamak gerekir:

“Ey iman edenler! Şayet

Allah’tan ittika ederseniz, o size fürkân (hem zahir, hem batında hak olanı

olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur)

verir.” [2]

Yukarıda sözü edilen hadis

üzerinde iki ayrı yorum yapılmıştır:

Birincisi, hadisin görünene

delalet ettiği anlamdır ki, bunu Allah Teâlâ, evliyasının kalbine koyar da,

onlar da bunun sayesinde kerâmet, izanlı zan ve hades (başkalarının bilmediği

şeyleri bilebilme yeteneği) çeşitleri ile insanlardan bazısının durumlarını

bilirler.

İkinci görüşe göre ise,

hadiste sözü edilen firaset, delillerle, tecrübelerle, yaratılış ve ahlâkla

öğrenilen bir tür (maharettir) ki, bazıları insanların bâtın hallerini bu

maharetleri sayesinde bilebilirler.

Bu, denemelere dayanan ve

rasyonel izahın da hadislerde açıklamasını bulmak mümkündür. Zira Hz. Peygamber

(s.a.v.) mümini akıllı, zeki ve ince görüşlü olarak tavsif etmekle, iman ve

takva sayesinde elde ettiği firaset sayesinde her türlü hile, tuzak ve

entrikaya da düşmemesi gerektiğini de şu hadisleri ile işaret etmişlerdir:

“Mümin bir kovuktan iki defa ısırılmaz.”

buyurulmuştur.[3]

Firaset, iki nevidir:

Birincisi, genel anlamda firaset: Bir takın

karine, alamet ve işaretlerle gizli bir şeyi istidlal etmek ve vakıf olmak.

Buna hikemi firaset de denir. Bu tür firaset yeteneği eğitim ve öğretim ile

geliştirilir.

İkincisi Vehbi firaset: Bu firaset ‘insanın

kalbinde olan şeye muttali (bilmek) olmak diye tarif edilir ve ‘şer’i firaset’

adını da alır. Müminin firaseti nurani ve vehbi’dir. Tasavvufta şeyhlerin

kalplerde olanı bilmeleri, müritlerini murakabe etmeleri firaset esasına

dayanır.

İlk İslâm kaynaklarında firaset kelimesi,

‘keşf’ ve ‘ilham’ anlamında kullanılmaktadır. İlham ve firaset sayesinde çok

nadir hallerde bazı kimseler bazen geçmişte, halde ve gelecekte olanı bilirler,

başkasının ne düşündüğünü tespit edebilirler.

Kuşkusuz Allah (c.c.) müminlere bir takım

basiretler ve nurlar tahsis ve lutfetmiştir. Onlar bu sayede firasette

bulunurlar. Aslında basiret ve nur denilen şey bilgiler (marifet)’dir. Rasûlullah

(s.a.v.)’in “Mümin Allah’ın nuru ile bakar.” Hadisi bu anlamda

düşünülmelidir. Hadis, “Mümin, Allah (c.c.)’ın tahsis olarak kendisine verdiği

ve onu benzerlerinden ayırdığı bir ilim ve basiretle bakar.” Anlamına gelir.

İlme ve basirete ‘nur’ adının verilmesi yeni ve garip bir şey değildir. Bunun

(nurun) üfleme (nefh) ile tanımlanması uzak bir ihtimal değildir. Bundan amaç

halktır. Yani nefh ile (halk) yaratmak kastedilmiştir, üfledim demek, yarattım

demektir. Nefh demek nur, nazar ve marifet demektir, yaratmak da bu anlama

gelir.

Firaset imanın kuvveti oranında gerçekleşir.

Bunun için imanı en kuvvetli olan firaseti en keskin olan kimsedir.

Tasavvuf yolcularından biri anlatıyor:

Bağdat’ta idim. Çölde yolculuk yaparken, ihtiyaç duyulan bir su kovası, bir ip

bir de nalin satın alabilmem için Murtaiş bana onbeş dirhem para getirecek,

şeklinde kalbime bir fikir doğdu. Bu sırada kapı çalındı, kalktım, kapıyı açtım

ve birden Murtaiş’i karşımda gördüm. Yanında bir çıkın vardı. ‘Bunu al’ dedi.

Efendim zahmet ettiniz, istemez, dedim. ‘Bizi üzme, al şunu, ne kadar

istemiştin?’ dedi. Onbeş dirhem, dedim. ‘Tamam içinde onbeş dirhem var.’ dedi.

Firaset ve diğer konularda görülen keşif ve

ilham türünden olan bilgiler, ender rastlanan olaylardır. Fakat mümkün ve

gerçek konulardır. Bunun bir kuralı, zamanı ve yeri de yoktur. Onun için keşif

ve ilhamın sınırlarını genişleterek devlet ve toplum hayatında ilişkilerin buna

bağlanması doğru olmaz.[4]

Tasavvufta firaset, Allah (c.c.)’ın nuru ile bakma ve görme

şeklinde de tarif edilir. Bu tanıma göre de, firaset ‘basiret’ ile eş

anlamlıdır.

Ticarette firaset, ekonominin geleceğini görebilmek,

ticaretteki dalgalanmalara karşı hazırlıklı olmak, yapacağı işi çok iyi

öğrenmek, çalışacağı yeri ve çevreyi çok iyi tesbit etmek, pazar durumunu yani

hedef müşteri kitlesini araştırmak, piyasa şartlarını takip etmek, ülke

ekonomisini yakından izlemek, satacağı malın üretim kaynaklarını ve üretim

sürekliliğini takip etmek, bütün bunları birlikte ve bir bütün olarak

değerlendirmek suretiyle nasıl kâr edeceğinin hesabını iyi yapabilmektir. Yani

ticarette mevcut ekonominin ve çevrenin bilgilerinden yararlanarak ileriyi

görmektir. Firasetsiz yani ileriyi göremeyen kimseden tüccar olmaz.

Siyasette feraset, yönettiği devleti ve toplumu kalkındırmak, düşmanlarına karşı korumak ve güçlü hale getirmek için ileriyi görmektir. Bir yönetici için feraset temel bir özellik ve bu görev için de temel bir esastır.

[1] İbnu Hanbel,

İman, 82.

[2] Enfal

sûresi, 8/29.

[3] Buhari, Edeb,

83.

[4] Kuşeyri

Risalesi, S. Uludağ.