بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أخلاق الجهاد والحرب / مشكلات ما بعد الحرب والإسلام / الغنائم
مشكلات ما بعد الحرب والإسلام

الغنائم

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

GANİMETLER

‘Ganimet’ kelimesi, söz­lükte ‘bir şeyi zorluk çekmeden elde et­mek’ demektir. İslâm hukukunda, ‘Müslümanların savaş yoluyla gayr-i Müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her tür­lü mal’ şeklinde tanımlanmakla birlik­te ganimeti savaşta düşman askerlerin­den elde edilen menkul mallara hasre­den veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.

Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerim’de aşağıdaki ayetlerde geçmektedir.

Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaat etmiştir. İnananlar için bir belge olması, sizi doğru yola eriştirmesi için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini çekmiştir. Bundan başka, sizin gücünüzün yetmediği fakat Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadir olandır.” [1]

“Eğer Allah’a, Furkan günü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah her şeye gücü yetendir.” [2]

“Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin. Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” [3]

“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere ‘Allah kalplerinizde bir iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah bağışlayandır, merhamet edendir, de.” [4]

“Esirler sana hıyanet etmek isterlerse bilsinler ki esasen daha önce de Allah’a hıyanet etmişlerdi. Allah bundan ötürü onları yenmen için sana imkân verdi. Allah Bilen’dir, Hakîm’dir.” [5]

“Savaştan geri kalmış olanlar siz ganimetleri almaya giderken, ‘Bırakın biz de sizinle gelelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Bize uymayacaksınız. Allah sizin için önceden böyle buyurmuştur.’ Size, ‘Hayır, bizi çekemiyorsunuz’ diyecekler. Aksine, kendileri ancak pek söz anlayan kimselerdir.” [6]

“Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” [7]

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ‘ganimet’ anlamında ‘nefel’in çoğulu olan ‘enfal’ kelimesi de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde ‘fazla­lık’ anlamı bulunduğundan, savaş sıra­sında ele geçirilen mal veya esirler sa­vaşın amaçlarını gerçekleştirdikten son­ra ilâve olarak elde edildiği için bu şe­kilde adlandırılmıştır. Nefel’in ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanın­da bazı âlimler, ganimetlerden Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kıs­mı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaat ettiği mallara da bu adı vermişlerdir. [8]

İslâm’dan önce Arap yarımadasın­da var olan geleneklere göre ordu komutanı elde edilen ganimetin dörtte biri­ni kendisine ayırır, ayrıca umumî yağma­dan önce ele geçirilen şeyler ve bölün­mesi mümkün olmayan mallar da ona ait olurdu. Medine’ye hicretinden sonra Cahilliye devrinin bu uygulamalarını ortadan kaldıran Hz. Peygamber (s.a.v.), Enfal sûresinin 69. âyetinde belirtil­diği üzere ganimetin kendisine ve ümmetine helâl kılındığını bil­dirmiş [9] ve ganime­tin mahiyeti, elde ediliş şekli, taşınması ve taksimi gibi konularda yeni kurallar koymuştur ki bunlar hadis kitapları­nın siyer, cihad, megazî, zekât, humus, fey, ticaret ve imaret gibi bölümlerinde geniş yer tutar.

Ganimet ve fey’i ‘müşriklerden alınan veya kaynağı (sebebi) müşrikler olan mal­lar’ diye tarif eden İmam Mâverdî ve Ebu Ya’lâ el-Ferrâ bu malların birbirinden ve ze­kâttan farklarını belirlemeye çalışırlar. Buna göre fey ve ganimetin ikisi de gay­r-i Müslimlerden alınması ve beşte bir olarak ayrılan devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle ben­zerlik göstermekle birlikte fey gayr-i Müslimlerden barış anlaşması sonucunda, ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey ile ganimetin beşte dördünün harcama yerleri de ayrı kalemlerdir. Zekât ile ganimetin farkına gelince zekât Müslümanlardan mallarını arıtmak için alı­nır, ganimet ise gayr-i Müslimlerden sa­vaşla elde edilir. Zekâtın harcama ka­lemleri Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirtilmişken ganimetten devletin payına düşen kısmın harcama şekil ve şartları devlet başkanı ve hukukçuların içtihadı­na bırakılmıştır. Zekât mükellefleri tarafından da ferdî olarak dağıtılabilirken ganimeti ancak devlet başkanı veya onun yetki verdiği kişi dağıtır.

Ganimetle ilgili bu tarif ve tasniflerin Enfâl sûresinin 41. âyetiyle Benî Nadîr Yahudilerinin toprakları hakkında nazil olan Haşr sûresinin 6-10. Ayetlerinin yorumları sonucu oluştuğu anlaşılmakta­dır. Bu âyetlerden hareketle Şafiî ve İmam Maverdî, toprak dâhil gayr-i Müslimlerden elde edilen her şeyi ganimet kavramı içinde mütalaa etmişlerdir.

Ganimete dair âyetlerin nüzul tarih­lerine bakıldığında, hicretin 2. yılı Ramazan ayında (Mart 624) vuku bulan Be­dir Savaşı’na kadar ganimetle ilgili her­hangi bir âyetin gelmediği görülür. Esa­sen bu süre içinde elde edilen ganimet­ler hukukî bir düzenlemeyi gerektirecek önem ve miktarda değildi. Bedir Savaşı’ndan az önce Kureyşliler’i kontrol et­mek için gönderilen Abdullah b. Cahş yö­netiminde sekiz veya on iki kişilik bir seriye Kureyşliler’e ait birkaç deve ve ba­zı ticaret mallarını ele geçirmişti; seriye kumandanı bu ganimeti kendi içti­hadına göre taksim etmiş ve bu taksim daha sonra nazil olan Enfal sûresinin 41. ayeti hükmüne de uygun düşmüştü. Be­dir Savaşı’nda önemli sayılabilecek miktarda esir ve mal ele geçirilince bunla­rın taksimi sırasında Müslümanlar arasında anlaşmazlık çıkmış ve bunun üze­rine nazil olan Enfâl sûresinin 1. Âyetin­de ganimetlerin Allah’a ve Rasûlü’ne ait olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ganimetleri Medine’ye yakın bir yerde savaşa katılan mücahitlere eşit olarak bölüştürmüştür. Daha sonra savaş ganimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içe­ren aynı surenin 41. ayeti inmiştir. Bu âyete göre ganimetin beşte biri Allah’a, Rasûlü’ne, O’nun akrabasına, yetimle­re, yoksullara ve yolda kalmışlara ait­tir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu âyetin hüküm­lerini ilk defa aynı yıl Benî Kaynukâ Yahudilerinden alınan ganimetlere uygu­lamıştır.

İslâm hukukçuları ganimetleri, savaş esirleri, arazi (el-ganâimü gayrü’l me’lûfe) ve menkul mallar (el-ganâimü’l-me’lûfe) şeklinde üç ana başlık altında incelemiş­lerdir. Savaş esirleri, Müslümanların gay­r-i Müslimlerle yaptıkları savaş sırasında ele geçirdikleri esirler, gayr-i Müslim er­gin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki grupta mütalaa edilir. Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in uygulamasından hareketle İs­lâm hukukçularının çoğunluğu, devlet başkanının savaş esiri ergin erkekleri öl­dürme, köle haline getirme, fidye ala­rak yahut mübadele suretiyle serbest bırakma veya karşılıksız salıverme şekil­lerinden hangisi Müslümanlar için daha faydalı ise onu uygulama yetkisine sa­hip olduğu görüşündedir. Ancak Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf, Müslümanlara karşı tekrar savaşabilecekleri ve düşmanın güçleneceği ihtimalini göz önüne alarak esirlerin darü’l-harbe dönmek üzere ser­best bırakılmasını uygun bulmamışlar­dır. Esir kadın ve çocuklara ise ister Ehl-i kitap ister müşrik olsun ölüm cezası ve­rilmez.

Arazi: Müslümanların gayr-i Müslimlerden savaş veya barış yoluyla elde ettikleri topraklar hakkında Enfâl sûresi­nin 1, 41 ve Haşr süresinin 6-9. âyetlerinde yer alan hükümler, bizzat Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in ve Hulefâyi Râşidin’in uygu­lamaları ile büyük ölçüde açıklık kazan­mıştır. Rasûl-i Ekrem silâhla elde edi­len Beni Kureyza, Hayber ve Vâdilkurâ ganimetlerini Enfâl sûresinin 41. ayetine göre beşte dördünü savaşçılara, beş­te birini ayette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber ve Vâdil-kura arazisi Yahudilere yarıcılıkla işletmeye verilmiştir. Ancak bu uygula­ma uzun sürmemiş ve Hz. Ömer (r.a.)’in hilâ­feti döneminde Hayber Yahudileri bu topraklardan çıkarılırken araziler tek­rar hisse sahiplerine dağıtılmıştır. Benî Nadîr ve Fedek arazi­si barış yoluyla ele geçirildiğinden Haşr sûresinin 6-9. Ayetlerinin (fey) hükmü uygulanarak Rasûl-i Ekrem’e ait kabul edilmiş, O da elde edilen gelirleri yol­cuların, Hâşim oğullarının fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderle­ri için harcamıştır. Öte yandan Mekke, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kuv­vet kullanılarak fethedilmişse de Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekkelilerin mallarına ne ganimet ne de fey hükümlerini uygula­mıştır.

Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilen top­rakların ganimet hukukuna göre taksim edilip beşte birinin devlet tarafından alınması ile bu toprakların yerli halkın elinde bırakılıp karşılığında haraç tahsil edilmesi hususu o dönemde sahabe arasında uzun süre tartışılmış, sonuçta bu konu, arazinin yerli halkın elinde bırakı­lıp kendilerinden haraç alınması şeklin­de çözümlenmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve Hulefâ-yi Râşi­dîn’in gayr-i Müslimlerden ele geçirilen arazilerle ilgili uygulamaları ve konu et­rafında yer alan sahabe görüşlerinden hareketle İslâm hukukçuları sonraki dö­nemlerde bu toprakların statüsü ve dağıtımıyla ilgili olarak şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

Hanefî âlimlerine göre, kuvvet kullanılarak elde edilen toprakları dev­let başkanı dilerse Enfâl suresinin 41. ayetinin hükümleri doğrultusunda tak­sim ederek beşte birini alır ve bu du­rumda arazi öşür toprağı olur; dilerse Hz. Ömer (r.a.)’in Sevâd’da uyguladığı gibi yer­li halkın elinde bırakır ve karşılığında haraç vergisi yükler, bu takdirde arazi haraç toprağı olur. Malikîlere göre ise savaşla alınan topraklar fey hükümle­rine tabi olup taksim edilmez; ancak mülkiyeti devletin elinde olmak şartıy­la tasarruf hakkı fertlere verilebilir, ge­liri de ihtiyaçlarına sarf edilir. Şâfiîler bu toprakların ganimet hükümlerine tabi olduğunu, beşte dördünün savaşanlara dağıtılacağını, devletin de beşte bir his­se alacağını söylemişlerdir. Onlara göre Mekke Ebu Süfyân’la yapılan barış an­laşmasıyla fethedilmiş, Sevâd topraklan ise güç kullanılarak elde edilmiş, ancak savaşa katılanların rızâsı alındıktan sonra yerli halka tekrar verilmiş ve böyle­ce fey hükmüne tâbi olmuştur. Hanbelîlerden Şafiî ve Malikîlerin görüşünü paylaşan iki farklı rivayet gelmektedir Hukukçuların toprak hukukuyla ilgili doktrindeki görüşleri bu olmakla bera­ber uygulamada arazi daima fey hüküm­lerine tâbi kılınarak ganimet hukuku dı­şında tutulmuş, bu sebeple de savaşan­lara dağıtılma cihetine gidilmemiştir.

Menkul Mallar: İmam Mâverdî, ganimet kelimesini savaş esirlerini ve düşmandan elde edilen toprakları içine alacak şekilde daha kapsamlı olarak ele alırken diğer İslâm hukukçuları bunları ayrı ayrı baş­lıklar altında incelemişler, özellikle arazi ve arazi gelirlerini yine Mâverdî’nin ga­nimetin bir çeşidi olarak kabul ettiği ‘fey’ kavramı içinde değerlendirmişlerdir. Böy­lece ganimet kavramı sadece düşmandan zorla alınan menkul mallar için kul­lanılır hale gelmiştir.

Hanefî fakihleri, ganimet mallarının helâl olabilmesi için öncelikle bir askerî birlik tarafından ele geçirilmesi ge­rektiğini söylerler. Bu birlik Ebu Yûsuf’a göre en az dokuz kişi, İmam Ebu Hanîfe ve Muhammed’e göre ise aralarında yardımlaşma olabilecek bir gruptan aşağı olmamalıdır. Ancak İslâm hukukçuları­nın çoğunluğu, ganimeti bir veya iki kişi de ele geçirse ona hak kazanacağı görüşündedir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre Müslümanlar ganimeti elde edince bu mallar üzerinde mülkiyet hakları sabit olur. Ha­nefi’ler ise gazilerin mülkiyet haklarının sabit olabilmesi için bu zilyetliğin İslâm ülkesinde de devam etmesi gerektiği­ni ileri sürerler. Buna göre dâru’l-harpte ölen savaşçılar ganimetten pay alamaz­lar, dolayısıyla mirasçılarının bu paya vâ­ris olmaları söz konusu değildir. Aynı şekilde ganimet malları yine dâru’l-harpte itlafedilirse bunlar üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı sabit olmadığından tazmin sorumluluğu da yoktur. Ancak bir gazi ganimet mallarının İslâm ülkesine nakledilmesinden sonra ve taksiminden önce vefat ederse Ebu Hanîfe’ye göre onun hissesi vârislerine intikal eder. Baş­ta İmam Şafiî olmak üzere bazı hukukçulara göre ise düşmanın yenildiği açık bir şe­kilde anlaşıldıktan sonra gazilerden bi­ri ölürse ganimetler henüz dâru’l-İslâm’a nakledilmemiş olsa dahi onun hissesi vâ­rislerine intikal eder.

Ganimetin dâru’l-harpte dağıtılması İs­lâm hukukçularının çoğunluğuna göre caiz hatta müstehaptır. Zira Hz. Peygam­ber (s.a.v.), Huneyn ganimetlerini Mekke ile Tâif arasında bulunan Ci’râne mevkiinde, Zül-Huleyfe ve Benî Mustalik ganimetlerini de onların topraklarında dağıtmıştır. Hanefîler ise ganimetin dâru’l-İslâm’a kom­şu olmayan bir bölgede ele geçirilmesi durumunda, düşmanın bu malları geri almak için yeniden saldırmasının muhtemel olması sebebiyle, dâru’l-İslâm’a ge­linceye kadar ganimetlerin paylaşılma­sını caiz görmemişlerdir. Ancak devlet başkanı veya onun yetkili kıldığı kuman­danın ganimetin dağıtımını Müslümanların lehine görmesi veya mücahitlerin buna ihtiyaç duymaları halinde ganime­ti dâru’l-harpte taksim edebilir.

Ganimet mallarının dâru’l-İslâm’a nakli için araç ve imkân yoksa bu mallar gazilere geçici olarak dağıtılır. Taşıma ko­laylığı sağlamak için emaneten yapılan ve literatürde ‘kısmet-i îdâ’, ‘kısmet-i hami ve nakl’ adı verilen bu dağıtım­dan sonra dâru’l-İslâm’a gelindiğinde ga­nimet yeniden ve kesin bir şekilde tak­sim edilir ki buna da ‘kısmet-i ganîmet, kısmet-i mülk’ adı verilir. Bu mallar­dan taksimden önce ordunun yeme, iç­me vb. ihtiyaçlarının giderilmesi müm­kün olup bunun dışında söz konusu mal­ların alınması, kullanılması caiz değildir.

Ganimet mallarının dağıtım esasları Enfâl sûresinin 41. âyetinde belirtilmiş­tir. Savaşın bitmesinden sonra devlet başkanı veya yetkili kıldığı kumandan önce her askere öldürdüğü düşmanın silâh, at vb. mallarını, daha sonra da savaşta üstün başarı göste­renlere vaad ettiği şeyleri (nefel) verir. Geriye kalan malları beş eşit paya ayı­rarak bunun beşte dördünü savaşa ka­tılanlara dağıtır, beşte birini de âyette zikredilen hak sahiplerine verilmek üzere saklar.

Ganimeti hak eden mücahid savaş ala­nında savaşmak amacıyla bulunan kimsedir. Bunun savaşa fiilen katılıp katıl­maması ve rütbesi alacağı paya tesir et­mez. Başkumandan, kumandan, er, ge­ri hizmette bulunan asker hep aynı pa­yı alır. Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir Savaşı’nda keşif ve benzeri özel görevlerde istihdam ettiği ve savaşa bilfiil katılmayan sekiz sahabeye ganimetten hisse vermiştir. Hatta ganimet malları henüz dâru’l-İslâm’a nakledilmeden önce mücahidlere katılan yardımcı kuvvetler de Ebu Hanîfe’ye göre bu ganimetten pay almaya hak kazanırlar. Zira onlar da savaşmaya gelmiş ve ordunun gücünü arttırmışlardır.

Fakihlerin çoğunluğuna göre, bir kim­senin ganimete hak kazanabilmesi için savaşa katılmış olmasının yanı sıra ku­ral olarak tam eda ehliyetinin de bulunması gerekir. Bu sebeple savaş birlikle­rinde yer alıp fiilen savaşmayan kadın ve çocuklara, bilfiil savaşa katılsa bile kölelere ve gayri Müslimlere ganimet­ten pay ayrılmayıp onlara yaptıkları hiz­met karşılığında bazı hediyeler verilir. Ancak Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, Müslümanların yanında savaşa işti­rak eden gayr-i Müslim askerlerin kendi başlarına bir kuvvet teşkil etmeleri ve­ya İslâm ordusunun onlar olmadan ye­terli derecede savaş gücüne ulaşamayacağının anlaşılması halinde onlara da -bir istisna olarak- Müslüman askerler­le eşit derecede ganimetten pay veril­mesini uygun görür. Ahmet b. Hanbel de Müslümanlarla savaşa katılan gayr-i Müslimlerin Müslümanlar gibi ganimet­ten hisse alacaklarını kabul etmiştir. Zâhirîlere ve Mâlikî mezhebinde ağırlıklı görüşe göre ise Müslümanların gazve­lerinde gayr-i Müslimler bulunamaz; ha­zır bulunup savaşa katılsalar dahi ken­dilerine ganimetten pay veya nefel adıy­la herhangi bir şey verilmez. Öte yan­dan İslâm ordusu, düşman arazisinde kılavuzluk ve casusluk gibi hizmetler için bir zimmîyi görevlendirebilir ve bunun için bir ücret verilebilir.

Ganimetlerin beşte dört hissesinin savaşçılara nasıl dağıtılacağı da İslâm hukukçuları tara­fından tartışılmıştır. Ebu Hanîfe, Abdul­lah b. Abbas’tan nakledilen bir hadis-i şerife ve Hz. Ömer (s.a.v.)’in uygulamasına dayanarak savaşa atıyla katılana iki, yaya olarak ka­tılana bir hisse verileceğini ileri sürer. İç­lerinde Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’in de bulunduğu hukukçuların çoğunluğuna göre bu dağıtımda atlıya üç, yayaya bir pay verilir. Zira süvarinin ih­tiyaç duyduğu savaş malzemesi yayanın ihtiyaç duyduklarından daha fazladır. Savaşa atlı olarak katılıp ganimet elde edilmeden önce atını kaybeden mücahit ganimet dağıtımında süvari kabul edilerek payını buna göre alır. Süvariye üç, yayalara bir hisse verilmesiyle ilgi­li rivayetlerden, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hem süvarinin ihtiyacını gidermeyi hem de o dönem için en önemli savaş aracı olan at beslemeye teşviki amaçladığı anlaşılmaktadır. Savaşa elverişli olmaması se­bebiyle fukahanın çoğunluğu deve için pay verilmeyeceği görüşündedir. Ancak Ahmed b. Hanbel’den bu konuda iki fark­lı görüş nakledilmiştir.

Ganimetin beşte biri Enfâl sûresinin 41. âyetinde zikredildiği gibi Allah (c.c.)’a, Rasûlü’ne, hısımlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’in bu paydan sembolik bir miktar alıp Kâbe hizmetlerine ayırdığı belirtilirse de hukukçuların çoğunluğu âyette ilk önce Allah (c.c.)’ın adının söze başlamak ama­cıyla zikredildiğini, bu sebeple Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün paylarının bir hissede top­landığını söylemiştir. Rasûl-i Ekrem, ken­di hissesinin aile fertlerinin ihtiyacından artan kısmını Müslümanların yararı ve ordu giderleri için harcamıştır. Akraba payı ise Hâşim ve Muttalip oğulları’ndan Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yakın olanlara verilmiş­tir.

Rasûl-i Ekrem’in akrabaları fakir ol­salar dahi zekât alamadıkları için ken­dilerine ganimetten pay ayrılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından akraba payını da­ğıtmak üzere görevlendirilen Hz. Ali (r.a.) bu görevini Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz Ömer (r.a.) devirle­rinde de sürdürmüştür. Hanefîler, Ra­sûl-i Ekrem’in vefatından sonra gerek kendisine gerekse akrabasına ait hisse­lerin düştüğünü, böylece beşte bir his­senin yetim, yoksul ve yolda kalmışlar olmak üzere üç sınıfa dağıtılacağını söy­lemişlerdir. Şâfıî ve Hanbelîler ise bu pa­yın yine beş eşit parçaya ayrılacağını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hissesinin onun vefatıyla savunma giderleri, bayındırlık gibi ka­mu hizmetlerine harcanmak üzere dev­let başkanının tasarrufuna bırakılacağı­nı, akraba hissesinin de devam edece­ğini ve bunun Haşim ve Muttaliboğulları’na erkeğe iki, kadına bir pay olmak üzere dağıtılacağını ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik, beşte bir hissenin devlet başkanının yetkisi dahilinde her türlü kamu hizmetlerine harcanabileceğini, Enfâl sûresinin 41. âyetinde zikredilen sı­nıfların bu dağıtımda öncelikli hak sahipleri olduklarını söylemiştir.

Ganimet mallarını paylaştırmakla gö­revli olan kişi ‘sahib-i makâsım, emîr-i kısmet’, malların bölünmesinin imkânsız ol­ması halinde bunların satılması ve elde edilen paranın taksim edilmesine karar verebilir. Ganimetlerin dağıtımından sonra geriye paylaştırılması mümkün olma­yan az miktarda bir mal kalırsa bu artık mal (fuzûlü’l-ganâim) fakirlere dağı­tılır. [10]

[1] Fetih sûresi, 48/20-21.

[2] Enfal sûresi, 8/41.

[3] Enfal sûresi, 8/69.

[4] Enfal sûresi, 8/70.

[5] Enfal sûresi, 8/71.

[6] Fetih sûresi, 48/15.

[7] Haşr sûresi, 59/8.

[8] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.

[9] Buhârî, Humus, 8; Müslim, Mesâcid, 3, 5; Tirmizî, Siyer, 5.

[10] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.