الغنائم
GANİMETLER
‘Ganimet’ kelimesi, sözlükte ‘bir şeyi zorluk çekmeden elde etmek’ demektir. İslâm hukukunda, ‘Müslümanların savaş yoluyla gayr-i Müslimlerden ele geçirdikleri esirler ve her türlü mal’ şeklinde tanımlanmakla birlikte ganimeti savaşta düşman askerlerinden elde edilen menkul mallara hasreden veya kısmen farklı şekilde tarif eden fakihler de vardır.
Ganimet kelimesi ve türevleri Kur’an-ı Kerim’de aşağıdaki ayetlerde geçmektedir.
“Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganimetler vaat etmiştir. İnananlar için bir belge olması, sizi doğru yola eriştirmesi için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini çekmiştir. Bundan başka, sizin gücünüzün yetmediği fakat Allah’ın sizin için sakladığı ganimetler de vardır. Allah her şeye kadir olandır.” [1]
“Eğer Allah’a, Furkan günü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaştıkları günde kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah her şeye gücü yetendir.” [2]
“Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yiyin. Allah’tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” [3]
“Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere ‘Allah kalplerinizde bir iyilik bulursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah bağışlayandır, merhamet edendir, de.” [4]
“Esirler sana hıyanet etmek isterlerse bilsinler ki esasen daha önce de Allah’a hıyanet etmişlerdi. Allah bundan ötürü onları yenmen için sana imkân verdi. Allah Bilen’dir, Hakîm’dir.” [5]
“Savaştan geri kalmış olanlar siz ganimetleri almaya giderken, ‘Bırakın biz de sizinle gelelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: Bize uymayacaksınız. Allah sizin için önceden böyle buyurmuştur.’ Size, ‘Hayır, bizi çekemiyorsunuz’ diyecekler. Aksine, kendileri ancak pek söz anlayan kimselerdir.” [6]
“Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” [7]
Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ‘ganimet’ anlamında ‘nefel’in çoğulu olan ‘enfal’ kelimesi de kullanılmış olup özellikle ganimetle ilgili hükümleri açıklayan sekizinci sûreye bu ad verilmiştir. Nefel kelimesinde ‘fazlalık’ anlamı bulunduğundan, savaş sırasında ele geçirilen mal veya esirler savaşın amaçlarını gerçekleştirdikten sonra ilâve olarak elde edildiği için bu şekilde adlandırılmıştır. Nefel’in ganimet anlamındaki bu genel kullanımı yanında bazı âlimler, ganimetlerden Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) hakkı olarak ayrılan beşte birlik paya, bazıları müşriklerden elde edilen her türlü gelir ve vergiye, bir kısmı ise devlet başkanı veya kumandanın savaşta üstün başarı gösterenlere vaat ettiği mallara da bu adı vermişlerdir. [8]
İslâm’dan önce Arap yarımadasında var olan geleneklere göre ordu komutanı elde edilen ganimetin dörtte birini kendisine ayırır, ayrıca umumî yağmadan önce ele geçirilen şeyler ve bölünmesi mümkün olmayan mallar da ona ait olurdu. Medine’ye hicretinden sonra Cahilliye devrinin bu uygulamalarını ortadan kaldıran Hz. Peygamber (s.a.v.), Enfal sûresinin 69. âyetinde belirtildiği üzere ganimetin kendisine ve ümmetine helâl kılındığını bildirmiş [9] ve ganimetin mahiyeti, elde ediliş şekli, taşınması ve taksimi gibi konularda yeni kurallar koymuştur ki bunlar hadis kitaplarının siyer, cihad, megazî, zekât, humus, fey, ticaret ve imaret gibi bölümlerinde geniş yer tutar.
Ganimet ve fey’i ‘müşriklerden alınan veya kaynağı (sebebi) müşrikler olan mallar’ diye tarif eden İmam Mâverdî ve Ebu Ya’lâ el-Ferrâ bu malların birbirinden ve zekâttan farklarını belirlemeye çalışırlar. Buna göre fey ve ganimetin ikisi de gayr-i Müslimlerden alınması ve beşte bir olarak ayrılan devlet payının harcama yerlerinin de aynı olması itibariyle benzerlik göstermekle birlikte fey gayr-i Müslimlerden barış anlaşması sonucunda, ganimet ise savaşla alınır. Ayrıca fey ile ganimetin beşte dördünün harcama yerleri de ayrı kalemlerdir. Zekât ile ganimetin farkına gelince zekât Müslümanlardan mallarını arıtmak için alınır, ganimet ise gayr-i Müslimlerden savaşla elde edilir. Zekâtın harcama kalemleri Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirtilmişken ganimetten devletin payına düşen kısmın harcama şekil ve şartları devlet başkanı ve hukukçuların içtihadına bırakılmıştır. Zekât mükellefleri tarafından da ferdî olarak dağıtılabilirken ganimeti ancak devlet başkanı veya onun yetki verdiği kişi dağıtır.
Ganimetle ilgili bu tarif ve tasniflerin Enfâl sûresinin 41. âyetiyle Benî Nadîr Yahudilerinin toprakları hakkında nazil olan Haşr sûresinin 6-10. Ayetlerinin yorumları sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu âyetlerden hareketle Şafiî ve İmam Maverdî, toprak dâhil gayr-i Müslimlerden elde edilen her şeyi ganimet kavramı içinde mütalaa etmişlerdir.
Ganimete dair âyetlerin nüzul tarihlerine bakıldığında, hicretin 2. yılı Ramazan ayında (Mart 624) vuku bulan Bedir Savaşı’na kadar ganimetle ilgili herhangi bir âyetin gelmediği görülür. Esasen bu süre içinde elde edilen ganimetler hukukî bir düzenlemeyi gerektirecek önem ve miktarda değildi. Bedir Savaşı’ndan az önce Kureyşliler’i kontrol etmek için gönderilen Abdullah b. Cahş yönetiminde sekiz veya on iki kişilik bir seriye Kureyşliler’e ait birkaç deve ve bazı ticaret mallarını ele geçirmişti; seriye kumandanı bu ganimeti kendi içtihadına göre taksim etmiş ve bu taksim daha sonra nazil olan Enfal sûresinin 41. ayeti hükmüne de uygun düşmüştü. Bedir Savaşı’nda önemli sayılabilecek miktarda esir ve mal ele geçirilince bunların taksimi sırasında Müslümanlar arasında anlaşmazlık çıkmış ve bunun üzerine nazil olan Enfâl sûresinin 1. Âyetinde ganimetlerin Allah’a ve Rasûlü’ne ait olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu ganimetleri Medine’ye yakın bir yerde savaşa katılan mücahitlere eşit olarak bölüştürmüştür. Daha sonra savaş ganimetleriyle ilgili ayrıntılı hükümler içeren aynı surenin 41. ayeti inmiştir. Bu âyete göre ganimetin beşte biri Allah’a, Rasûlü’ne, O’nun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bu âyetin hükümlerini ilk defa aynı yıl Benî Kaynukâ Yahudilerinden alınan ganimetlere uygulamıştır.
İslâm hukukçuları ganimetleri, savaş esirleri, arazi (el-ganâimü gayrü’l me’lûfe) ve menkul mallar (el-ganâimü’l-me’lûfe) şeklinde üç ana başlık altında incelemişlerdir. Savaş esirleri, Müslümanların gayr-i Müslimlerle yaptıkları savaş sırasında ele geçirdikleri esirler, gayr-i Müslim ergin erkekler, kadın ve çocuklar olmak üzere iki grupta mütalaa edilir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygulamasından hareketle İslâm hukukçularının çoğunluğu, devlet başkanının savaş esiri ergin erkekleri öldürme, köle haline getirme, fidye alarak yahut mübadele suretiyle serbest bırakma veya karşılıksız salıverme şekillerinden hangisi Müslümanlar için daha faydalı ise onu uygulama yetkisine sahip olduğu görüşündedir. Ancak Ebu Hanîfe ve Ebu Yûsuf, Müslümanlara karşı tekrar savaşabilecekleri ve düşmanın güçleneceği ihtimalini göz önüne alarak esirlerin darü’l-harbe dönmek üzere serbest bırakılmasını uygun bulmamışlardır. Esir kadın ve çocuklara ise ister Ehl-i kitap ister müşrik olsun ölüm cezası verilmez.
Arazi: Müslümanların gayr-i Müslimlerden savaş veya barış yoluyla elde ettikleri topraklar hakkında Enfâl sûresinin 1, 41 ve Haşr süresinin 6-9. âyetlerinde yer alan hükümler, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve Hulefâyi Râşidin’in uygulamaları ile büyük ölçüde açıklık kazanmıştır. Rasûl-i Ekrem silâhla elde edilen Beni Kureyza, Hayber ve Vâdilkurâ ganimetlerini Enfâl sûresinin 41. ayetine göre beşte dördünü savaşçılara, beşte birini ayette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber ve Vâdil-kura arazisi Yahudilere yarıcılıkla işletmeye verilmiştir. Ancak bu uygulama uzun sürmemiş ve Hz. Ömer (r.a.)’in hilâfeti döneminde Hayber Yahudileri bu topraklardan çıkarılırken araziler tekrar hisse sahiplerine dağıtılmıştır. Benî Nadîr ve Fedek arazisi barış yoluyla ele geçirildiğinden Haşr sûresinin 6-9. Ayetlerinin (fey) hükmü uygulanarak Rasûl-i Ekrem’e ait kabul edilmiş, O da elde edilen gelirleri yolcuların, Hâşim oğullarının fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderleri için harcamıştır. Öte yandan Mekke, İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre kuvvet kullanılarak fethedilmişse de Hz. Peygamber (s.a.v.), Mekkelilerin mallarına ne ganimet ne de fey hükümlerini uygulamıştır.
Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilen toprakların ganimet hukukuna göre taksim edilip beşte birinin devlet tarafından alınması ile bu toprakların yerli halkın elinde bırakılıp karşılığında haraç tahsil edilmesi hususu o dönemde sahabe arasında uzun süre tartışılmış, sonuçta bu konu, arazinin yerli halkın elinde bırakılıp kendilerinden haraç alınması şeklinde çözümlenmiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ve Hulefâ-yi Râşidîn’in gayr-i Müslimlerden ele geçirilen arazilerle ilgili uygulamaları ve konu etrafında yer alan sahabe görüşlerinden hareketle İslâm hukukçuları sonraki dönemlerde bu toprakların statüsü ve dağıtımıyla ilgili olarak şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:
Hanefî âlimlerine göre, kuvvet kullanılarak elde edilen toprakları devlet başkanı dilerse Enfâl suresinin 41. ayetinin hükümleri doğrultusunda taksim ederek beşte birini alır ve bu durumda arazi öşür toprağı olur; dilerse Hz. Ömer (r.a.)’in Sevâd’da uyguladığı gibi yerli halkın elinde bırakır ve karşılığında haraç vergisi yükler, bu takdirde arazi haraç toprağı olur. Malikîlere göre ise savaşla alınan topraklar fey hükümlerine tabi olup taksim edilmez; ancak mülkiyeti devletin elinde olmak şartıyla tasarruf hakkı fertlere verilebilir, geliri de ihtiyaçlarına sarf edilir. Şâfiîler bu toprakların ganimet hükümlerine tabi olduğunu, beşte dördünün savaşanlara dağıtılacağını, devletin de beşte bir hisse alacağını söylemişlerdir. Onlara göre Mekke Ebu Süfyân’la yapılan barış anlaşmasıyla fethedilmiş, Sevâd topraklan ise güç kullanılarak elde edilmiş, ancak savaşa katılanların rızâsı alındıktan sonra yerli halka tekrar verilmiş ve böylece fey hükmüne tâbi olmuştur. Hanbelîlerden Şafiî ve Malikîlerin görüşünü paylaşan iki farklı rivayet gelmektedir Hukukçuların toprak hukukuyla ilgili doktrindeki görüşleri bu olmakla beraber uygulamada arazi daima fey hükümlerine tâbi kılınarak ganimet hukuku dışında tutulmuş, bu sebeple de savaşanlara dağıtılma cihetine gidilmemiştir.
Menkul Mallar: İmam Mâverdî, ganimet kelimesini savaş esirlerini ve düşmandan elde edilen toprakları içine alacak şekilde daha kapsamlı olarak ele alırken diğer İslâm hukukçuları bunları ayrı ayrı başlıklar altında incelemişler, özellikle arazi ve arazi gelirlerini yine Mâverdî’nin ganimetin bir çeşidi olarak kabul ettiği ‘fey’ kavramı içinde değerlendirmişlerdir. Böylece ganimet kavramı sadece düşmandan zorla alınan menkul mallar için kullanılır hale gelmiştir.
Hanefî fakihleri, ganimet mallarının helâl olabilmesi için öncelikle bir askerî birlik tarafından ele geçirilmesi gerektiğini söylerler. Bu birlik Ebu Yûsuf’a göre en az dokuz kişi, İmam Ebu Hanîfe ve Muhammed’e göre ise aralarında yardımlaşma olabilecek bir gruptan aşağı olmamalıdır. Ancak İslâm hukukçularının çoğunluğu, ganimeti bir veya iki kişi de ele geçirse ona hak kazanacağı görüşündedir.
Fakihlerin çoğunluğuna göre Müslümanlar ganimeti elde edince bu mallar üzerinde mülkiyet hakları sabit olur. Hanefi’ler ise gazilerin mülkiyet haklarının sabit olabilmesi için bu zilyetliğin İslâm ülkesinde de devam etmesi gerektiğini ileri sürerler. Buna göre dâru’l-harpte ölen savaşçılar ganimetten pay alamazlar, dolayısıyla mirasçılarının bu paya vâris olmaları söz konusu değildir. Aynı şekilde ganimet malları yine dâru’l-harpte itlafedilirse bunlar üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı sabit olmadığından tazmin sorumluluğu da yoktur. Ancak bir gazi ganimet mallarının İslâm ülkesine nakledilmesinden sonra ve taksiminden önce vefat ederse Ebu Hanîfe’ye göre onun hissesi vârislerine intikal eder. Başta İmam Şafiî olmak üzere bazı hukukçulara göre ise düşmanın yenildiği açık bir şekilde anlaşıldıktan sonra gazilerden biri ölürse ganimetler henüz dâru’l-İslâm’a nakledilmemiş olsa dahi onun hissesi vârislerine intikal eder.
Ganimetin dâru’l-harpte dağıtılması İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre caiz hatta müstehaptır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), Huneyn ganimetlerini Mekke ile Tâif arasında bulunan Ci’râne mevkiinde, Zül-Huleyfe ve Benî Mustalik ganimetlerini de onların topraklarında dağıtmıştır. Hanefîler ise ganimetin dâru’l-İslâm’a komşu olmayan bir bölgede ele geçirilmesi durumunda, düşmanın bu malları geri almak için yeniden saldırmasının muhtemel olması sebebiyle, dâru’l-İslâm’a gelinceye kadar ganimetlerin paylaşılmasını caiz görmemişlerdir. Ancak devlet başkanı veya onun yetkili kıldığı kumandanın ganimetin dağıtımını Müslümanların lehine görmesi veya mücahitlerin buna ihtiyaç duymaları halinde ganimeti dâru’l-harpte taksim edebilir.
Ganimet mallarının dâru’l-İslâm’a nakli için araç ve imkân yoksa bu mallar gazilere geçici olarak dağıtılır. Taşıma kolaylığı sağlamak için emaneten yapılan ve literatürde ‘kısmet-i îdâ’, ‘kısmet-i hami ve nakl’ adı verilen bu dağıtımdan sonra dâru’l-İslâm’a gelindiğinde ganimet yeniden ve kesin bir şekilde taksim edilir ki buna da ‘kısmet-i ganîmet, kısmet-i mülk’ adı verilir. Bu mallardan taksimden önce ordunun yeme, içme vb. ihtiyaçlarının giderilmesi mümkün olup bunun dışında söz konusu malların alınması, kullanılması caiz değildir.
Ganimet mallarının dağıtım esasları Enfâl sûresinin 41. âyetinde belirtilmiştir. Savaşın bitmesinden sonra devlet başkanı veya yetkili kıldığı kumandan önce her askere öldürdüğü düşmanın silâh, at vb. mallarını, daha sonra da savaşta üstün başarı gösterenlere vaad ettiği şeyleri (nefel) verir. Geriye kalan malları beş eşit paya ayırarak bunun beşte dördünü savaşa katılanlara dağıtır, beşte birini de âyette zikredilen hak sahiplerine verilmek üzere saklar.
Ganimeti hak eden mücahid savaş alanında savaşmak amacıyla bulunan kimsedir. Bunun savaşa fiilen katılıp katılmaması ve rütbesi alacağı paya tesir etmez. Başkumandan, kumandan, er, geri hizmette bulunan asker hep aynı payı alır. Hz. Peygamber (s.a.v.), Bedir Savaşı’nda keşif ve benzeri özel görevlerde istihdam ettiği ve savaşa bilfiil katılmayan sekiz sahabeye ganimetten hisse vermiştir. Hatta ganimet malları henüz dâru’l-İslâm’a nakledilmeden önce mücahidlere katılan yardımcı kuvvetler de Ebu Hanîfe’ye göre bu ganimetten pay almaya hak kazanırlar. Zira onlar da savaşmaya gelmiş ve ordunun gücünü arttırmışlardır.
Fakihlerin çoğunluğuna göre, bir kimsenin ganimete hak kazanabilmesi için savaşa katılmış olmasının yanı sıra kural olarak tam eda ehliyetinin de bulunması gerekir. Bu sebeple savaş birliklerinde yer alıp fiilen savaşmayan kadın ve çocuklara, bilfiil savaşa katılsa bile kölelere ve gayri Müslimlere ganimetten pay ayrılmayıp onlara yaptıkları hizmet karşılığında bazı hediyeler verilir. Ancak Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, Müslümanların yanında savaşa iştirak eden gayr-i Müslim askerlerin kendi başlarına bir kuvvet teşkil etmeleri veya İslâm ordusunun onlar olmadan yeterli derecede savaş gücüne ulaşamayacağının anlaşılması halinde onlara da -bir istisna olarak- Müslüman askerlerle eşit derecede ganimetten pay verilmesini uygun görür. Ahmet b. Hanbel de Müslümanlarla savaşa katılan gayr-i Müslimlerin Müslümanlar gibi ganimetten hisse alacaklarını kabul etmiştir. Zâhirîlere ve Mâlikî mezhebinde ağırlıklı görüşe göre ise Müslümanların gazvelerinde gayr-i Müslimler bulunamaz; hazır bulunup savaşa katılsalar dahi kendilerine ganimetten pay veya nefel adıyla herhangi bir şey verilmez. Öte yandan İslâm ordusu, düşman arazisinde kılavuzluk ve casusluk gibi hizmetler için bir zimmîyi görevlendirebilir ve bunun için bir ücret verilebilir.
Ganimetlerin beşte dört hissesinin savaşçılara nasıl dağıtılacağı da İslâm hukukçuları tarafından tartışılmıştır. Ebu Hanîfe, Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir hadis-i şerife ve Hz. Ömer (s.a.v.)’in uygulamasına dayanarak savaşa atıyla katılana iki, yaya olarak katılana bir hisse verileceğini ileri sürer. İçlerinde Ebu Yûsuf ve İmam Muhammed’in de bulunduğu hukukçuların çoğunluğuna göre bu dağıtımda atlıya üç, yayaya bir pay verilir. Zira süvarinin ihtiyaç duyduğu savaş malzemesi yayanın ihtiyaç duyduklarından daha fazladır. Savaşa atlı olarak katılıp ganimet elde edilmeden önce atını kaybeden mücahit ganimet dağıtımında süvari kabul edilerek payını buna göre alır. Süvariye üç, yayalara bir hisse verilmesiyle ilgili rivayetlerden, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hem süvarinin ihtiyacını gidermeyi hem de o dönem için en önemli savaş aracı olan at beslemeye teşviki amaçladığı anlaşılmaktadır. Savaşa elverişli olmaması sebebiyle fukahanın çoğunluğu deve için pay verilmeyeceği görüşündedir. Ancak Ahmed b. Hanbel’den bu konuda iki farklı görüş nakledilmiştir.
Ganimetin beşte biri Enfâl sûresinin 41. âyetinde zikredildiği gibi Allah (c.c.)’a, Rasûlü’ne, hısımlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu paydan sembolik bir miktar alıp Kâbe hizmetlerine ayırdığı belirtilirse de hukukçuların çoğunluğu âyette ilk önce Allah (c.c.)’ın adının söze başlamak amacıyla zikredildiğini, bu sebeple Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün paylarının bir hissede toplandığını söylemiştir. Rasûl-i Ekrem, kendi hissesinin aile fertlerinin ihtiyacından artan kısmını Müslümanların yararı ve ordu giderleri için harcamıştır. Akraba payı ise Hâşim ve Muttalip oğulları’ndan Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yakın olanlara verilmiştir.
Rasûl-i Ekrem’in akrabaları fakir olsalar dahi zekât alamadıkları için kendilerine ganimetten pay ayrılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından akraba payını dağıtmak üzere görevlendirilen Hz. Ali (r.a.) bu görevini Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz Ömer (r.a.) devirlerinde de sürdürmüştür. Hanefîler, Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra gerek kendisine gerekse akrabasına ait hisselerin düştüğünü, böylece beşte bir hissenin yetim, yoksul ve yolda kalmışlar olmak üzere üç sınıfa dağıtılacağını söylemişlerdir. Şâfıî ve Hanbelîler ise bu payın yine beş eşit parçaya ayrılacağını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hissesinin onun vefatıyla savunma giderleri, bayındırlık gibi kamu hizmetlerine harcanmak üzere devlet başkanının tasarrufuna bırakılacağını, akraba hissesinin de devam edeceğini ve bunun Haşim ve Muttaliboğulları’na erkeğe iki, kadına bir pay olmak üzere dağıtılacağını ileri sürmüşlerdir. İmam Mâlik, beşte bir hissenin devlet başkanının yetkisi dahilinde her türlü kamu hizmetlerine harcanabileceğini, Enfâl sûresinin 41. âyetinde zikredilen sınıfların bu dağıtımda öncelikli hak sahipleri olduklarını söylemiştir.
Ganimet mallarını paylaştırmakla görevli olan kişi ‘sahib-i makâsım, emîr-i kısmet’, malların bölünmesinin imkânsız olması halinde bunların satılması ve elde edilen paranın taksim edilmesine karar verebilir. Ganimetlerin dağıtımından sonra geriye paylaştırılması mümkün olmayan az miktarda bir mal kalırsa bu artık mal (fuzûlü’l-ganâim) fakirlere dağıtılır. [10]
[1] Fetih sûresi, 48/20-21.
[2] Enfal sûresi, 8/41.
[3] Enfal sûresi, 8/69.
[4] Enfal sûresi, 8/70.
[5] Enfal sûresi, 8/71.
[6] Fetih sûresi, 48/15.
[7] Haşr sûresi, 59/8.
[8] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.
[9] Buhârî, Humus, 8; Müslim, Mesâcid, 3, 5; Tirmizî, Siyer, 5.
[10] Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi.