الغفلة
‘Gaflet’ kelimesi, sözlükte, terk etmek, önemsememek; isim olarak da, dikkatsizlik, dalgınlık ve ihmal gibi anlamlara gelir.
Kavram olarak ‘gaflet’; bir şeyin gerekliliği ortada iken bunun idrak edilmemesi, ya da yeterince dikkatli ve uyanık hareket edilmediği için insana gelen yanılgı durumudur.
‘Gaflet’ kelimesi Türkçe’ye unutma veya yanılma şeklinde çevrilmektedir. ‘Gaflet’ bu iki anlamı da taşımakla birlikte, bunlardan daha farklı anlamı vardır.
‘Nisyan’ da unutma anlamına gelir. Ancak bir şeyi bilmeden terk etmek ‘nisyan’, bile bile terk etmek ise ‘gaflet’tir. İki kelime arasındaki fark da budur.
‘Gaflet’ kavramının anlam sahası içerinde, bir gerçek ortada iken ondan bile bile habersiz olmak, ona karşı unutkan bir tavır takınmak, ya da ona karşı kulağı, gözü, anlayışı kapalı tutmak vardır.
Kur’an’da Gaflet Kavramı
‘Gaflet’ kelimesi, Kur’an’da aynı zamanda habersiz olma anlamında da kullanılmaktadır.
“Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarmaktayız. Oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın (gafil idin).” [1]
‘Gaflet’ içinde olanlara, bir şeyi bile bile unutanlara ‘gafil’ denir. Kur’an, Allah’ın (c.c.) ayetlerini anlamayıp, onlara sırt dönenlere, hak davet karşısında unutkan bir tavır takınanlara ve aldırmayanlara ‘gafil’ demekte ve onları kınamaktadır.
“... Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdırlar. İşte bunlar gafil olanların ta kendileridir.” [2]
Kalp, Hakk’ı anlayıp-kavrayacak, göz, Hakk’ı ve ona ait işaretleri görecek, kulak ise Hakk’tan gelen daveti duyacak şekilde yaratılmıştır. Bunları yerli yerinde kullanmayıp, Hakk’tan habersiz olanlar, habersiz gibiymiş gibi davrananlar ‘gafiller’dir.
Allah (c.c.) müminlere ‘gafillerden olmayın’ diye uyarıyor. [3] Bu anlamda ‘gafil’ olmak, inkârcılara, kâfirlere ait bir özelliktir. Allah’ın ayetlerinin ve davetinin değerini ancak inkârcılar anlayamaz, bu ilâhî davetin gereğini yapmayanların düşecekleri durumu ancak ‘gaflet’ içinde olanlar anlamazlar.
Bu bakımdan ‘gafil’ olanlar Cehennem’e gideceklerdir. [4] Dünyada iken Allah’ın (c.c.) ayetlerinden, Ahirette olacaklardan gaflet içinde olanlar, öldükten sonra Ahiret gerçeği ile yüz yüze gelince yaptıklarından veya dünyada gaflet içinde yaşadıklarından dolayı pişmanlık duyacaklardır. [5]
Kur’an, salih amel işleyen müminlerin ve yanlış iş yapan, ya da Allah’a karşı gelen diğer insanların yaptıklarından Allah’ın (c.c.) gafil olmadığını sık sık vurguluyor. [6]
Yeryüzünde istikbar edip (büyüklük taslayıp) Allah’ın (c.c.) ayetlerinden yüz çevirenler, azgınlık yolunu benimserler; çünkü onlar ayetleri yalan sayarlar ve ayetlerden gafil olurlar. [7]
Zaten yeryüzünde insanların çoğu Allah’ın (c.c.) ayetlerinden gafildirler: “Ve gerçek vaad yaklaştığında, işte o zaman kâfir olanların gözleri beliriverir. "Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik, hayır biz zalim kimselerdik" derler.” [8]
Hayatın yalnızca dünyada yaşanandan ibaret olduğunu sananlar, aslında hayatın ancak dış yüzeyine bakan, Allah’ın (c.c.) yoktan var ettiği varlığın ve hayatın arka planında olan hikmeti görmeyen ve Ahiret hayatından gafil olanlardır. [9] Ancak, Allah’tan (c.c.) gelen ayetlere inanıp, gereğini yapanlar hem dünya hayatının hikmetini anlarlar, hem de ölümden sonrasının farkındadırlar. İşte gafletten uzak ve gerçek anlamda uyanık olanlar onlardır.
Allah (c.c.), Âdemoğullarının sırtlarından kendi nesillerini çıkarıp onları kendi nefislerine karşı şahitler (tanıklar) tutmuştu. Sonra da onlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuştu. Onlar da ‘evet, Sen bizim Rabbimizsin’ demişlerdi. Rabbimizin bunu böyle yapmasının sebebi, insanların sormadan, ‘Ya Rabbi, bizim bundan haberimiz yoktu, biz bundan gafildik’ dememeleri içindi. [10]
Kur’an, Hz. Peygambere (s.a.v) “Ey Muhammed! İşin hükmü bağlanıp-biteceği, kahır dolu hasret günüyle onları uyar, korkut ki; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar ayetlerimize inanmıyorlar” demektedir. [11]
Kur’an, dünya hayatına dalıp kulluğu unutan, insan olarak görevini yerine getirmeyen, hatta dünyalık kazanma uğruna şirk, isyan ve günah içinde yüzen kimselere, özellikle de müminlere şu uyarıyı sunuyor: “İnsanların sorgulanması yakınlaştı, kendileri ise bir gaflet içerisinde yüz çevirmektedirler.” [12]
Peygamberimiz (s.a.v.) de Allah’tan, O’nun ayetlerinden, O’nu zikretmekten gaflet edilmemesini, böyle gaflet içerisinde yapılacak bir duanın kabul edilmeyeceğini haber vermektedir.[13]
Kalbi yaptıkları sebebiyle Allah’ı anmaktan uzak olan insanlara uyulmaması istenmektedir: “Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.” [14]
Gaflet durumu hadisi şeriflerde çokça yer alan ahlaki bozukluklardan bir tanesidir. Müslümanların gaflet içerisinde olmaları yaratılış gayesine uygun olmayan bir durumdur. Müslümanın gafil olması, pasif olmasıdır. Pasif olması ise yönlendirilen noktada olmasıdır. Bu yönlendirme öncelikle şeytan ve nefis tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bunun yanında şeytan dostları olan münafık ve kâfirlerin çalışması da bu durumu artırmaktadır. Bu hususta Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah'ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir." [15]
İnsan doğunca şeytan ona sokulur, Allah zikredilince gider, Allah zikredilmezse kalbinde yerleşir kalır. Felak suresinde geçen ‘el-Vesvâs’ şeytandır. Çocuk doğunca, kalbinin üstünde vesvâs olduğu halde doğar. Vesvâs ona dilediği gibi tasarruf eder. Ancak kişi Allah'ı zikredince şeytan siner, gafil kalınca kalbine tüner ve vesvese verir.
"Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri hapşırır ve Allah'a hamd ederse, bunu işiten her Müslüman üzerine, ‘yerhamukellah’ demesi hak (bir vazife)dir. Ancak esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa, imkân nispetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır, şeytan kendisine gülüyor demektir.” [16]
Esnemenin şeytandan olması, şeytanın bunu sevmesindendir. Çünkü şeytan insana gaflet veren, hayrını azaltan, namazını kesen her şeyi sever. Ayrıca, esneme umumiyetle çok yemekten hâsıl olan bir halettir. Çok yeme de şeytan işidir.
Rasûlullah (s.a.v) dua ederken yapılan duaların gaflet içerisinde yapılmamasını tavsiye etmektedir. Çünkü dua, sadece söz ile yapılan bir talep değildir. Dua eden müminin, sözlerinin yanında hayatının diğer alanlarının da Allah(c.c.)’ın rızasına uygun olması gerekmektedir. Bizler duayı sözlere indirgeyen bir anlayış içerisinde olduğumuz için dualarımızın makbuliyeti azaldı ve dualar lezzet vermez oldu. Halbuki mümin, her anında dua ettiği andaki manevi atmosferi hissetmelidir. Bu durum gafil olmasını da ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden gaflet içerisinde dua edilmemesi gerektiğini Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Allah'a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah-u Teala (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez." [17]
Dua ederken kalbin gâfil olması, Allah'ı veya istediği şeyi düşünmemesi, yaptığı dua fiilinin tam şuurunda olmaması demektir. Dua eden kimsenin kalbi, zihni, aklı, hayali, kısacası bütün manevî duygu ve cihazları Allah'tan istediğinden başka bir şeyle meşgul olmamalıdır. Aksi halde, sadece dille, gafilâne yapılacak bir kısım taleplerin makbul olmayacağını Resûlullah (s.a.v) açık bir üslupla beyan etmektedir.
Gaflete düşmeye sebep olan davranışlardan bir tanesini de Hz. Peygamber Efendimiz şöyle açıklamaktadır: “Badiyede (kırda, sahrada, köyde) yaşayan kabalaşır, av peşinden koşan gaflete düşer. Sultanın kapısına gelen fitneye düşer. Kişi sultana yakınlığı artırdığı nisbette Allah'tan uzaklaşır." [18]
Burada avcılık kısmen tavsiye edilmemiş olmaktadır. Gaflet, taat ve ibadetten, cuma ve cemaate katılmaktan geri kalmak olarak açıklanmış, ayrıca hayvanları öldürme işiyle vahşi hayvanlara benzediği için, zamanla avcının kalbinden şefkat ve merhamet duygularının azalacağı da belirtilmiştir. Âlimler bunu oyun ve eğlence için avlananlara yorumlarlar. Şu halde av mübah ise de, bunu ihtiyaç halinde yapmalıdır, ihtiyaç yokken sırf eğlence için, zevk için avlanmak mekruhtur. Çünkü bu durum insanın gafletini artırmaktadır.
İnsanın ihtiyaçları bitmek tükenmek bilmez bir durumdadır. Benlik, hayaller ve dünyevî ihtiraslar onu devamlı gaflete sevk eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: "Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği gibi şekillendiren, kerem sahibi (ihsanı bol) Rabbine karşı seni aldatan nedir?" [19]
Bu gaflet sebebiyle, cehâlet, şehvet, kibir, gurur, hırs, cimrilik, hased, israf ve öfke gibi fıtrî temâyüller ortaya çıkmakta, sonuçta insanları helak edici bir noktaya gelmektedir. Bu girdaplarda boğulan insanlık inancına, ahlakına, şerefine vedâ etmek zorunda kalmakta ki bu büyük bir hüsran ve aldanıştır.
Nice gaflet erbabının sımsıkı sarılıp peşine düştüğü fânî heves, istek ve meyiller ile geçici makam, mevkî ve idarecilik davalarının bir lâşeden ibaret olduğunu anlatıyor ve bunların ebedî bir saltanat olan cenneti hebâ etmeye değmeyeceğine işarette bulunuyordu. İşte bu hebâ edişin altında kulun istiğnâyı(zenginliği) ve rağbeti yanlış yere yöneltmesi vardır. Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "İnsanoğlu kendini müstağni sayarak azgınlık eder. (Oysa ey insanoğlu!) Dönüş, şüphesiz ki Rabbinedir." [20]
Manen ham bir insan, dünya menfaatleri peşinde hırsla çırpınır durur. Bir şey elde edince de, gaflet sarhoşluğuna dalar. Şâyet elde edemezse bu sefer kedere boğulur. Mal, mevkî ve rızık için gereğinden fazla endişelenmek, kalbi dünyâya bağımlı kılarak onu köle hâline getirir. Dünya, kul ile Rabbi arasında perde olunca da, kulu mânen helâke sürükler. Bu gaflet devam ettikçe kul o hâle gelir ki, zâhiren ifâde etmese bile hakîkatte Allâh Rasûlü'nün buyurduğu gibi: "... Onların şerefleri servetleridir, dinleri paralarıdır, kıbleleri de kadınlarıdır. Onlar mahlûkatın en şerlileridir..." [21] hükmünün muhtevâsına sürüklenir. Rabbimiz cümlemizi muhâfaza buyursun!
Allâh Rasûlü (s.a.v) ashâbına: "... Allah’a yemin ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilip onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum" [22] buyurmuştur.
Hazret-i Peygamber(s.a.v)’in bizleri gafletten uyandırıcı, kurtuluş yolu olan şu hadîs-i şerîfleri, ne kadar ibretlidir: "Cinlerin ve insanların isyankâr olanları dışında, yerde ve göklerde bulunan bütün varlıklar, benim, Allâh'ın Rasûlü olduğumu bilirler." [23]
Bu da gösteriyor ki Allâh ve Rasûlünü tanıyıp itaat etme keyfiyeti sâdece insana münhasır değildir. Bilakis bu hususta diğer mahlûkâtın, gayr-i irâdî olarak daha ileri seviyede bulunduğu bile söylenebilir.
Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak bu gerçeğin bir başka varlıktaki tezâhürünü de şöyle bildirir: "... Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvud'a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız." [24]
Rabbimiz ayetlerinde gâfilleri uyandırmakta, yarattığı her şeyin kendisini tanıdığını ve bizim idrâkimiz dışında bir hâl lisânı ile Halık'ını zikrettiğini bildirmektedir. Mahlûkâtın zikrini işitebilmekse, ancak ibâdet, zikir, tesbîh ve samîmî bir kulluk hayatı netîcesinde gönlün saf hâle gelmesi ve böylece gaflet perdelerinin kalkıp hakîkat âlemine vâkıf olmasıyla mümkündür. Yûnus Emre Hazretleri'nin sarı çiçekle sohbeti de bu kabildendir.
O hâlde gafletten kurtuluş için kalbi tasfiye, nefsi tezkiye edip gönlü boş arzu ve duygulardan boşaltmak ve kâinattaki kudret, hikmet ve zerâfet tezahürlerini değişik manzaralar hâlinde gönlünde seyredebilmek gerekmektedir.
Aksi halde insan, gafletten bir türlü kurtulamaz ve elindeki bir testi suyu bir ummân zannederek birçok hakîkate karşı gözleri perdeli olur da gönlü, iki dünyâda da mahrûmiyet içinde kalır. Bize düşen, beşerî tâkatler muhtevâsı içinde yaratandan gâfil, yaratılış sebebinden de habersiz olmamak, kalbî bir hayatla Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i seniyyeye muhabbet ve râbıta, derin bir tefekkür ve bir vicdan muhâsebesidir.
İnsanın üzerine gafletin düşmesini sağlayacak pek çok etken (şeytan, nefis, dünya malı, kadın…) bulunduğu için müminin bunların olumsuz etkilerini def edebilecek tedbirler alması gerekmektedir. Bu hususta şu hadis buyurulmaktadır: “Şurası muhakkak ki, bazan kalbime gaflet çöker. Ancak ben Allah'a günde yüz sefer istiğfar eder (affımı dilerim)." [25]
Burada Resûlullah'ın kalbini zaman zaman bürüyen bulut, bazılarınca zannedildiği üzere hicab veya gaflet perdesi olmayıp, kendisine indirilen nurlarının onu kaplaması ve böylece huzur hâlinin kaybolmasıdır. İşte bunun için Allah'tan mağfiret talep etmekte, yani üzerini kaplamış bulunan şeyin örtülmesini talep etmektedir. Bu durum kendisindeki gafletten ziyade biz müminlerin üzerinde bulunan gaflettir. Bundan kurtuluş yolunu da tevbe istiğfar ederek ortaya koymaktadır.
“Sizden biriniz namaz sırasında yatmış idiyse veya namaza karşı gaflet etmiş (ve unutmuş) ise, hatırlar hatırlamaz onu kılsın. Zîra Allah Teâlâ ayette: "Beni anmak için namaz kıl!" [26] buyurmuştur.”[27]
"Cuma günü biriniz (mescitte) uyuklayacak olursa oturduğu yeri değiştirsin." [28]
Resûlullah (s.a.v) bu hadislerinde cuma günü hutbe dinlerken uykusu gelen kimselere, bulundukları yeri değiştirmeyi tavsiye buyurmaktadır. Âlimler bunun hikmetini, "Hareket uykuyu kaçırır" diye izah ederler, Mamafih, uyku vasıtasıyla gaflet basmış olan yerin terk edilerek bir başka yere geçilmesi de bir başka hikmet olarak anlaşılmıştır. Böyle olunca yer değiştirme emri mescidde oturduğu halde zikir ve hutbe veya diğer faydalı bir şey dinlemekten gaflet gibi şeytana ait olan bir şeyin giderilmesi içindir.
Mümin gafil değil, sorumluluğunun bilincinde, feraset sahibi olmalıdır. "Mümin, bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz." [29]
Hadiste ifade edildiği gibi mümin, devamlı dikkatli, titiz ve bilinçli olmalıdır. Bu hadisteki müminden murat kâmil mümindir. Kâmil mümin, marifetinin yardımıyla hadiselerin inceliklerine vakıf olur ve olayların sonuçlarını önceden tahmin ederek tedbirini alır. Böyle olamayan gafil müminler, birçok seferler sokulurlar.
“İnsanlardan çoğunun aldandığı (ve kıymetini takdir edemediği) iki nimet vardır: Vücud sıhhati, boş vakit.” [30] İnsanlarbu ikisinde gafil olmamalıdırlar. Bunun yolu da vücut sağlığına dikkat ederek zararlı, abur cubur yiyecekler yememek, faydasız olan her şeyden uzak durulmalıdır.
Nebî (s.a.v)`in huzûrunda birisi anıldı. Ve bu adam sabaha kadar uykuya dalar, namaza kalkmaz denildi de, Resûlullâh: "Öyle ise bunun kulağına Şeytân işemiştir" buyurdu. [31]
Şeytanın vesveseleri sonucunda gaflete düşen insan bu şekilde tarif edilmektedir. Gafil mümin ile gafil olmayan müminin bir olamayacağını, bunların arasında derece farklılığının olduğunu H. Peygamber (s.a.v) şu benzetme ile açıklamaktadır: “Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin benzeri, diri ile ölü gibidir” buyurduğu rivâyet olunmuştur.” [32]
Kalb her renge girer. Kalbden kalbe yol vardır. (Minel kalbi ilel kalbi sebiylen) onun için gafletten kurtuluş yollarından bir tanesi de gâfil kalpli insanlarla oturup kalkmamaktır. Çünkü bu insanlar kalbe gaflet ve kesâfet verir. Kalbin -bukelemunun özelliğinde olduğu gibi- yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır. Bunun için de gafillerin yanında fazla oturmamalıdır, zaruri iş ve ihtiyaç görülünce hemen ayrılmalıdır.
İnsanlık hakikatine nüfûz edebilmek, hayat ve ölümün mânâsını kavrayabilmek, ancak bu işâret ettiğimiz vasıflardaki gafletten kurtuluşun bir neticesidir ki, bu da, ilâhî bir nûr ile parlayan selîm bir muhâkeme, geliştirilmiş bir kalp ve fesada, ziyana uğramamış bir vicdan işidir.
[1] Yûsuf Sûresi, 12/3; Kâf sûresi, 50/22.
[2] A’raf sûresi, 7/179.
[3] A’raf sûresi, 7/205.
[4] Yûnus sûresi, 10/7–8.
[5] Enbiyâ sûresi, 21/97.
[6] Bakara Sûresi, 2/74, 85, 140,144; Âl-i İmrân sûresi, 3/99.
[7] A’râf sûresi, 7/146.
[8] Yûnus sûresi, 10/92.
[9] Rûm sûresi, 30/7.
[10] A’râf sûresi, 7/172.
[11] Meryem sûresi, 19/39.
[12] Enbiyâ sûresi, 21/1.
[13] Tirmizî, Muvatta,
[14] Kehf Sûresi, 18/28.
[15] Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi'nnâs 1.
[16] Buhârî, Edeb, 125, 128; Müslim, Zühd, 56; Ebû Dâvud, Edeb, 97; Tirmizî, Salât, 273, Edeb, 7.
[17] Tirmizî, Daavât, 66.
[18] Ebu Davud, Sayd, 4; Tirmizî, Fiten, 69; Nesâî, Sayd, 24.
[19] İnfitar Sûresi, 82/6–8.
[20] Alak Sûresi, 96/6–8.
[21] Deylemî, Kitâbu'l-Fiten.
[22] Buhârî, Rikak, 7
[23] Ahmed bin Hanbel, Müsned.
[24] Enbiyâ Sûresi, 21/79.
[25] Müslim, Zikr, 41; Ebû Dâvud, Salât, 361.
[26] Tâhâ Sûresi, 20/14.
[27] Buhârî, Mevakîtu's-Salât: 37; Müslim, Mesâcid: 314; Tirmizî, Salât: 131; Ebû Dâvud, Salât: 11; Nesâî, Mevâkît: 52, 53.
[28] Ebû Dâvud, Salât, 239; Tirmizî, Salât, 379,
[29] Buharî, Edeb, 83; Müslim, Zühd 63; Ebu Davud, Edeb, 34.
[30] Buhari, Kitabu’r-Rikak, 2162.
[31] Buhari, Kitabu’t-Tevarih, 589.
[32] Buhari, Kitabu’d-Da’va, 2160.