الزهد
Bir nesneye rağbetsiz olmak, az bir şeye razı olmak demek olan zühd, İslam ahlakının en temel kavramlarından biridir. Birçok anlamı vardır. Bunlardan bazısını şöyle sıralayabiliriz; dünyaya, maddi şeylere ve çıkarlara rağbet etmemek, ihtiraslı ve bencil olmamak, kanaatkâr olmak, nefsin arzu ve isteklerini denetim altına almak, manevi değerleri maddi değerlerden üstün tutmak, fırsat olduğu halde başkasını kendine tercih ve nefsi terbiye etmek amacıyla helal olan şeylerden bile vazgeçmektir.
Zühd içinde olan bir kimseye veya dünyadan el-etek çekerek Allah (c.c.)'a yönelen, kendini O'na ibadete veren kişiye de ‘zâhid’ denir.
Hz. Peygamber (s.a.v.), zühdün; helâlleri haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir. [372]
Allah (c.c), kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, Müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden yararlanmak için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden yararlanırken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.
Zühd üç kısma ayrılır:
A-Haramları terk etmek; zühdün bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.
B-Helallerden gerekli olmayanları terk etmek; bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.
C-Allah (c.c.) ile meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek; bu da ârif denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür. [373]
Kur’an-ı Kerim’de zühd ahlâkından bahseden birçok âyeti kerime vardır:
“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.” [374]
“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” [375]
“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” [376]
“Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.” [377]
“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” [378]
“Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” [379]
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” [380]
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği tarımcıların hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” [381]
Tekasür sûresi ise tamamen bu konuyla ilgili bir suredir. Çünkü bu sûrede cahiliye Araplarının, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi saymaları, hatta bu hususta yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gitmeleri, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünmeleri anlatılmaktadır. Sûrede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir:
“Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz! Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” [382]
Zühd, bir yönüyle dünyaya ve geçim araçlarına fazla meyletmeyip ibadetle meşgul olmaktır. O, aynı zamanda elde olan dünyalığa fazla sevinmemek ve elden çıkana üzülmemektir. Zühd sahibi kimseler, ellerinde olan veya olmayan dünyalıkların sevgisini gönüllerine yerleştirmemeye çalışırlar. Zühd, dünyaya, dünya zenginliğine rağbet etmemek, önem vermemek, buna karşı ibadete ve takvaya değer vermektir. Bu tutum hiçbir zaman çalışmaktan yüz çevirmek, bir köşeye çekilerek başkalarının eline bakmak demek değildir. Böyle bir anlayış İslâm’ın hayat anlayışına ve ilkelerine uymaz.
Zühd bir açıdan da takva’ya benzer. Takva anlayışı mümini dikkatli ve şuurlu olmaya sevk eder. Takva, dünya varlıklarına, eğlencelere, zenginliklere ve nefsin isteklerine aldanıp da Allah (c.c.)’a karşı gelmekten, ibadetleri ihmal etmekten korur. Zühd, takva yolunu açan, kişinin nefsinin isteklerini kontrol altına alınmasını sağlayan güzel bir ahlâktır.
İnsanı hataya ve kulluk görevlerini ihmal etmeye iki önemli sebep ihtiras, yani maddeyi, dünyalıkları elde etmedeki aşırı istek, onlar için deli divane olmak ile şehevî arzular, yani sınır tanımayan istekler ve emellerdir. Zühd ahlâkı, bu ihtiras ve şehevî arzuları sınırlayan, mümini ibadete yönlendiren ve onu takvaya hazırlayan bir anlayıştır.
Zahidler, Allah (c.c.)’ın koyduğu bütün yasak ve kötü fiillerden nefislerini uzak tutmaya çalışan kimselerdir. Onlar, dünyalıkları, maddî çıkarları elde etmek için haram yollara girmekten ve Allah (c.c.)’a karşı görevlerini aksatmaktan korkarlar. İşte zühd, bu titizliktir, bu dikkattir.
Zühd, maddî bir darlık nedeniyle dünya nimetlerinden zorunlu bir uzaklaşma değildir. Zühd, hele hele dünya geçimliklerinden yüz çevirerek ruhbanlık yapmak, bir köşeye (uzlete) çekilmek, fakir bir halde, bir hırka birkaç lokma ekmeğe razı olmak demek değildir. Böyle bir düşünce kesinlikle İslâmî olamaz. Bu düşünce müslümanların arasına başka dinlerden geçmiştir. Dinimiz, insana faydalı olmayan bir ruhbanlığı ve tek başına köşeye çekilmeye hoş bakmamaktadır.
Müminler için zühd ahlâkına sahip olmak; haram olan işlere karşı, yani harama gitmemek, haram kazançlardan yüz çevirmek açısından farzdır. Helâl olan şeylere fazla düşkün olmamak, hırslı ve bencil davranmamak da fazilettir. Zühd ahlâkı, mümine madde karşısında bir bağımsızlık ve bir üstünlük kazandırır. Maddenin peşinde bir ömür boyu koşturanın, gözünde ve gönlünde maddeden başka bir şey olmayanın, mal ve servet uğruna her türlü kötülüğü yapanın; özgürlüğü ve bağımsız kişiliği söz konusu edilebilir mi? Böyle bir kimse bağımsız kişiliğini yitirmiş, özgürlüğünü çıkarının eline vermiş kişidir.
Mümin, kendini dünyadan, maldan ve servetten, bunları kazanmak ve harcamaktan soyutlayamaz. Bütün bunlar dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Gerçek kazanç ise, iman edip sâlih (iyi) amel işleyenler için Allah (c.c.) katındadır.
Allah (c.c.), dünya nimetlerini insanlar için yaratmıştır. Yaratılan nimetlere karşı da insanların içerisinde bir meyil var etmiştir. İnsanın dünyalıklara eğilimli olması, onlara sahip olmak, onlardan çokça yararlanma istemesi kötü değildir. Önemli olan bu dünyalıkların peşine düşüp, Allah (c.c.)’ı unutmanın, kulluğu ihmalin olmamasıdır.
İşte zühd ahlâkı, bu dengeyi kurmanın adıdır. Bazılarının anladığı zühd, nimetlerden yüz çevirmek, kuru ekmekle yetinmek ya da bedene eziyet etmek değildir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı baştanbaşa takva ve zühd hayatıdır. O, bir peygamber ve devlet başkanı olduğu, çok mala sahip olma imkanı olduğu halde bunlara itibar etmemiş, geçimini kendi sağlamış, kimseye el açmamış, başkasına yük olmamıştır. Geçimini sağlayacak kadar çalışmış, yetecek kadar dünya eşyasına sahip olmuş, hiçbir şekilde dünyalıklar peşinde koşturmamış, maddeye sahip olmayı hayatının öncelikli hedefi yapmamıştır.
O’nun sade bir hayatı vardı. Gerektiği zaman elbisesinin söküğünü dikmiş, ayakkabısını kendi eliyle tamir etmiş, merkebe binmekten çekinmemiş, kıldan yapılmış elbiseyi giyerek alçak gönüllü olduğunu göstermiştir. Toplumun en alt kesimi sayılan insanların arasına girmiş, kendisi sıkıntıda olsa bile yardım etmekten asla geri durmamıştır. Nefsi için kimseye kızmamış, insanlara hiçbir zaman kötü davranmamıştır.
O’nun hayatı (ihsan anlayışı), yani Allah (c.c.)’ı görüyormuş gibi ibadet şuuru içerisinde geçmişti. İşte O’nun zühdü bu idi.
Şunları buyuruyor Efendimiz (s.a.v.);
“Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir, insanlar seni sevsin.” [383]
“Dünyada zahitlik, helal oranı haram etmek veya malı telef etmekle olmaz. Gerçek zahitlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir musibete düştüğün zaman getireceği sevap sebebiyle, onun devam etmesine rağbet etmendir.” [384]
“Dünya tatlıdır ve manzarası hoştur. Şüphesiz ki Allah dünyanın idaresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi işler yapacağınıza bakacaktır. O halde dünyadan sakının ve kadınlardan korunun.” [385]
“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır.” [386]
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle dedi:
Resûlullah (s.a.v.) bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz:
—Yâ Resûlallah! Sizin için bir döşek edinsek, dedik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem:
“Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.” Buyurdular. [387]
İslâm, bir taraftan dünyalıklara aldanıp Allah (c.c.)’a ibadetten uzaklaşmayı yasaklarken ve dünyalıklara ait sevginin kalpten uzak tutulmasını isterken, diğer taraftan müminlere zekâtı, -malın çok sevilmesine rağmen- ondan Allah (c.c.) yolunda sadaka vermeyi, maddi ve manevi olarak kuvvetli olmayı, sürekli çalışmayı, hatta Kıyametin kopacağı bilinse bile eldeki fidanın toprağa dikilmesini emrediyor. Demek ki hakkını vermek şartıyla zengin olmak, yani dünyalık elde etmeye çalışmak kötü bir şey değildir.
Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak, dünyadan ve dünyalık olan şeylerden uzak durmak mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî(r.a.) şunları söylemektedir; Zühd, insanın kalbini dünya sıkıntılarından uzak tutar. Allah Teâlâ’nın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder.
Büyük velilerden Süfyân-ı Sevrî(r.a.) buyurdular ki; Zühd, yamalı elbise giymek, arpa ekmeği yemek değil, dünyanın faydasız şeylerine gönül bağlamamak ve uzun emel sahibi olmamaktır. Para, mal ve mülk, kişinin zâhid olmasına mâni değildir. Dünyalığı bulunmayan da zâhid sayılmaz. Dünyanın faydasız şeylerine aşırı düşkünlük olup olmadığı araştırılıp, ona göre hüküm verilir. Bir kimsenin elinde dünyalığı vardır. Fakat zâhiddir. Bir kimsenin de dünyalığı yoktur. Fakat zâhid değildir. Mal, insanın silâhı gibidir. Yani, insan canını, sıhhatini, dinini ve şerefini mal ile korur.
Endülüs’te ve Mısır’da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (r.a.) sohbetlerinin birinde buyurdular ki; Zâhid dünyâda gurbettedir. Çünkü onun asıl vatanı âhirettir. Yani o âhirete yönelmiştir. Zâhidin dünyada gurbette olması, kendisi gibi âhirete yönelmiş olanların yok denecek kadar az olup, insanların çoğunun dünyaya dalmış olması sebebiyledir. Kendisi gibi olanlar bulunmadığı için, dünyada gurbette sayılmıştır.
Osmanlı velî ve alimlerinden MuhammedZâhidü’l-Kevserî (r.a.) İslâmiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd, dünyadan uzaklaşmakta ve takvâda âdetâ isminin canlı bir misâliydi. Dünya malına ve makamlarına değer vermez, dünyâ ehlinden uzak olmaya çalışırdı. Bu yönüyle seçkin bir kişiliğe sahipti. Hiç kimseye şahsî kin beslemezdi. Bir kimsenin kendisini aldattığını anlarsa, onu tahkik ederek araştırır, o kimseyle bir daha münasebet kurmazdı. Darlık ve sıkıntılara sabreder, kendisinde bulunan ilmî ve ahlâkî üstünlük sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. İlmini istismar vasıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. Bu sebeple çevresi oldukça genişlemişti. Hiçbir ücret almadan ders verirdi. Yaptığı kitap tashihlerinden bile herhangi bir para veya karşılık almazdı. Hayatının son günlerinde hastalığı iyice artınca, tedâvî masraflarını karşılayabilmek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken dahi talebelerinin maddî yardımlarını kabul etmemişti. Sıkıntılı günlerinde Fuâd Üniversitesinden iki profesör, kendisini ziyaret ederek üniversitede ders vermesini istediler. Zâhidü’l-Kevserî özür dileyerek bunu yapamayacağını belirtti. Onlar gittikten sonra; ‘Niçin kabul etmediniz?’ diye sorulunca; ‘İçinde bulunduğum durumdan dolayı kesinlikle ücretli olarak ders vermemi istiyorlardı. Bunun için kabul etmedim. Böyle bir işi asla kabul edemem.’ diye cevap verdi.
Dünya varlıkları, mal ve servetler bir denize benzer. İnsan da bu denizde yol alan bir gemi gibidir. Denizin suyu geminin altında, yani dışında olursa gemi yüzer, ama aynı su geminin içinde olursa gemiyi batırır. İşte müminin dünyalıklar karşısındaki tutumu böyledir. Mala, servete sahip olmak caizdir; fakat mal ile şımarmamak, aldanmamak ve aşkını kalbe koymamak, onlar için deli divane olmamak, onların peşine koşmayı hayatın en kutsal hedefi yapmamak ve mal emanetiyle Allah’ın rızasını aramak şartıyla.
Zühd, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve sahabelerinin genel ahlâkıydı. Müminler böyle bir ahlâka sahip olmaya çalışmakla ancak imanlarını güçlendirebilirler ve peygamberlerine layık bir ümmet olabilirler.
[372] Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce Zühd 1
[373] Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi, s.256
[374] Âl-i İmrân, 3 / 14
[375] Yunus sûresi, 10 / 24.
[376] İsrâ sûresi, 17 / 18.
[377] Kehf sûresi, 18 / 45.
[378] Kehf sûresi, 18 / 46.
[379] Kasas sûresi, 28 / 79–80
[380] Ankebut sûresi, 29 / 34
[381] Hadid sûresi, 57 / 20.
[382] Tekasür sûresi, 102 / 1–8
[383] İbn Mace, Zühd 1
[384] Tirmizi, Zühd 29
[385] Müslim, Zikr 99
[386] Müslim, Zühd 9
[387] Tirmizi, Zühd 44