بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

الأخلاق الإسلامية

دليل علمي إلى حسن الخلق

﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾ (القلم ٦٨/٤)

الرئيسية / أمراض الأخلاق الذميمة / الأخلاق الذميمة / الرذيلة
الأخلاق الذميمة

الرذيلة

لم تُضَف بعد ترجمة هذا المحتوى بهذه اللغة؛ نعرض النص التركي الأصلي.

REZİLET

‘Rezilet’, insan ruhunda etkili bir niteliği olmak itibariyle var olan ‘mümeyyîze’; ‘gazap ve şehvet” kuvvetlerinin ifrat tarafları olan cerbeze, tehevvür ve fücûra; tefrit tarafları olan gabâvet, cebanet ve humûd ve adaletin mukabili olan cevre denir. [1]

Zikrolunan üç kuvvetin itidal merkezleri olan ‘hikmet, şecaat ve iffet’ her ne kadar fazilet ise de bunlarda değersizlik ve bozukluk bulunması da reziletten sayılmıştır. Rezilet nefsin kötü istekleri, manevi sahadan uzaklaştıran durum, hal, tavır ve davranışlardır.

Hikmete göre; bir kimse ilmi yalnız para kazanmak ve halkın zihnini bozmak için öğrenirse, şecaate göre; gücünü şöhret için ve herkes korkutup bundan faydalanmak için kullanırsa, iffete göre; şehvani isteklerini gösteriş için terk ederse, bu kimse hikmet, şecaat ve iffet faziletlerini rezilete çevirmiş olur.

Reziletleri kabul etmek ve benimsemek ahlâk bozukluğundan gelir. Ahlâk bozukluğu bazen birbirini görerek bir memleket halkına bile bulaşır. Toplumumuzdaki ‘bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır’ sözü bunu özetlemektedir.

İslâm ahlâkında faziletin zıddı olarak kullanılan rezilet kavramı tasavvufta nefsin hastalıkları olarak ele alınmakta ve rezilete götüren yollar ortaya konulmaktadır. İrdelenen öncelikli kavram nefs kavramıdır. Kemal yolunda insan için en büyük engel nefistir. Mutasavvıfların gözünde nefs, Âdem (a.s.)’in toprağının, şeytan ayağının değdiği kısmından yaratıldığı için insandaki kötü huyların ve şeytanî sıfatların merkezidir. Bu yüzden nefis, daima kötülüğü emreden, rezilete ve şerre çağıran bir özelliğe sahiptir, Kur'an-ı Kerim'de nefsin bu özelliğine dikkat çekilerek, “Nefsini arındıran (tezkiye eden) felaha erer. Nefsini günah ve masiyetle kirleten ise ziyana uğrar.” [2] buyrulmaktadır.

Nefsin özelliklerini göz önünde bulunduran tasavvuf büyükleri, ayet ve hadislerin aydınlığında ‘nefs engelini aşma’ konusunda muhtelif yollar göstermişler, bunları uygulayarak muhib ve müntesiblerini imanda itminana erdirmeye gayret göstermişlerdir. Mutasavvıfların bu konuda yazdıkları eserlerden günümüze ulaşabilenlerin en eskilerinden biri, Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin ‘Uyûbü’n-Nefs ve Mudavatüha’ adlı risalesidir. [3] Sülemî, bu risalesinde nefsin kusurlarını ve tedavî yollarını göstermiştir.

Nefsin en önemli hastalık ve kusuru Hakk ile ülfetten, taat ve ibadetten hoşlanmamasıdır. Bunun sebebi kişinin nefsin her isteğine boyun eğmesidir. Tedavisi ise nefsin isteklerine karşı koymak, riyazat ve mücahede yapmaktır. Nefsi, nefse ağır gelen şeylerle meşgul etmek, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve mümkün mertebe halk ile ihtilaftan sakınmaktır.

Nefse ait ayıplardan biri de halka vaaz etmeyi, yön vermeyi sevmesi, insanların gönlünü çelmek için çaba sarfetmesi, iyiliğe emirde kendini unutmasıdır. Bunun da tedavisi, öğütleri önce kendine uygulamaktır, insanlara kal (söz) ile değil, hal ile vaaz etmektir. Peygamberimiz (s.a.v.) Miraç gecesinde dudakları ateşten makaslarla kesilmekte olan bir kavmin yanından geçerken Cebrail'e bunların kimler olduğunu sordu. Şu cevabı aldı; Bunlar ümmetinden insanlara iyiliği emreden, kitabı, okudukları halde kendilerini unutan hatiplerdir. [4]

Nefsin afet ve kusurlarıyla ilgili rivayetler pek çoktur. Bu konuda sözün özü, ‘nefsin ıslahı, nefse karşı çıkmak ve onun önünü kesmektir.’ [5]

Nefis tezkiyesi zarurî olup, nefis tezkiyesi olmadıkça yakin husulü de güç görünür. Ve felah da ancak nefis tezkiyesindedir.

Nitekim: “Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna ermiş onu alabildiğine örten ise elbette ziyana uğratmıştır.”

İslâm dinini inkâr eden kimse, bitkilerin güzelliğini inkâr eden gibidir. Nefis tezkiyesi ve kalbin temizliğinden maksat, kalbin hastalıklarını ve manevi felaketleri ortadan kaldırmaktır. Zira bu hastalık ve kalp afeti varken îman hakiki değildir. Çünkü onun ‘nefs-i emmaresi’ onun hilafına hakimdir. Nefsin emmarelikten kurtuluşu da ancak tezkiyesi ile mutmain olduktan sonradır. O zaman hakîki iman şekil ve kuvvet bulur. Ve vicdanî olur ki, bu kısım iman eksik değil tamdır. Nitekim ayet-i kerîmede: “Haberiniz olsun ki, Allah'ın velî (kul)ları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.” [6] buyrulmuştur.

Hadîs-i Kudsî'de: "Nefsini düşman bil! Zîra o bana düşmanlığı sebebiyle karşıma dikilmiştir." buyrulmuştur.

Hak Teala katında nefisle cihad etmek ve ona muhalefet etmek en büyük cihad kabul edilmiştir.

Haricî düşmanla cihad etmek ara sıra olur. Fakat içerdeki düşman olan nefs ile cihad süreklidir. [7]

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah bir kuluna hayır dilediği zaman onun zenginliğini kalbinde yaşatır; ona kalp zenginliği verir. Takvayı yani Allah korkusunu gönlünde yerleştirir. Allah bir kuluna da şer dilediği vakit fakirliğini iki gözünün önüne getirip gösterir. Kalbi zengin olanlar hayatta daima müsterih yaşarlar. Kendilerini kötü ihtiraslara kaptırmazlar. Gönlünde Allah korkusu yerleşenlerin kalbi ‘yakîn’ nurlarıyla dolar. Gaflet ve günahlardan derhal tevbe ederler. Aç gözlü insanlar mal yönünden ne kadar zengin olurlarsa olsunlar kendilerini fakîr ve muhtaç sayarlar. Bu hal gözlerinin önünde bir şerr, bir bela olarak dikilip kalır. Bu yüzden onlar daima ızdırap içinde yaşamağa mahkum olurlar. Kalp zenginliği nasıl büyük bir nimetse açgözlülük de öyle kötü ve amansız bir şerrdir.” [8]

Beyhaki’den nakledildiğine göre şöyle buyrulmuştur: ‘Allah (s.a.v.)'ın senin üzerine farz kıldığı şeyleri eda et ki, insanların en çok ve en iyi ibadet edenlerinden olasın. Allah (s.a.v.)'ın sana haram kıldığı şeylerden uzaklaş ki, insanların en yüksek takva sahiplerinden olasın. Allah (s.a.v.)'ın senin için takdîr ettiği kısmetine, rızka razı ve kanaatkâr ol ki, insanların en zenginlerinden olasın.’

Ahmed b. Hanbel şöyle nakletmektedir: “Helalinden kazanmak, hayır yollarında sarfetmek suretiyle takvaya riayet eden kimsenin zenginliğinde hiç bir beis yoktur. Sıhhatli olmak takva sahipleri için zenginlikten de hayırlıdır. Gönül hoşluğu da nimet cümlesindendir.”

“Zenginlik yalnız mal, para vesaire çokluğundan ibaret değildir. Ancak asıl zenginlik kalp zenginliğidir. Yani kanaattir.” [9]

Haris (hırslı) olan adam ne kadar zengin olursa olsun o daima fakirdir. “Kim, harcamada iktisada riayet ederse, Allah onu zengin yapar. Kim de saçar savurursa; israf ederse Allah onu fakirliğe düşürür. Kim tevazu yani alçak gönüllülük gösterirse Allah onun kadrini, şerefini yükseltir. Kim zorbalık yaparsa Allah onu hor ve hakîr kılar, yahut helak eder.” [10]

Taberanî, Beyhakî’de yer alan bir hadiste Resûlullah (s.a.v.), “Masrafta iktisat, geçimin yarısıdır. İnsanlarla dostluk ve muhabbet aklın yarısıdır. İlmî soruda naziklik, samimîlik ve güzellik bilginin yarısıdır.” buyurmaktadır.

Şan ve şöhret peşinde koşma, iltifat ve medh beklentisi de nefse hoş gelen reziletlerdendir. Elbise ile ilgili şu rivayet hayat ölçülerini sunmaktadır: Resûlullah (s.a.v.) şu iki tür şöhretten nehy etmiştir: Elbisenin çok ince veya çok kalın olmasından; çok yumuşak veya çok sert ve katı olmasından; çok kısa veya çok uzun olmasından. Fakat O, bunlar arasında itidali (orta yolu) ve iktisadı tavsiye buyurdu.

İki tür şöhretten maksat kişinin kendini yalan yere varlıklı ve refahlı göstermesi yahut, takva sahibidir, derviştir, olgun adamdır, desinler diye kıyafetini kalenderane, mutasavvifane kılıklara sokmasıdır.

Peygamberimiz (s.a.v.) ince, yumuşak ve uzun elbiseleri birinci nevi şöhretten, kalın, katı, kısa elbiseleri de ikinci nevi şöhret gösterileri ve misalleri olarak beyan buyurmuştur.

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] Şems sûresi, 91/9-10.

[3] A.Ü. İlahiyat Fak. İslâmi İlimler Enstitüsü Dergisi. III, 213-263.

[4] İbn Hanbel, III, 120,231,293.

[5] ‘Tasavvufi Açıdan Nefsin Hastalıkları ve Tedavi Yolları’, Hasan Kamil Yılmaz, Altınoluk Dergisi, Sayı, 30.

[6] Yunus sûresi, 10/62.

[7] Nefis Tezkiyesi, M. Sâmi Ramazanoğlu.

[8] Tirmizî.

[9] Buhari, Müslim.

[10] Bezzaz.