الخسة
NAMERTLİK
‘Namert’, sözlükte, mert olmamak, güvenilmemek, korkaklık, alçaklık anlamlarına gelmektedir. Namertlik, imandan sonra inkara dönmek ve Allah (c.c.) ’ın nimetlerini gördüğü halde takdir etmemek, inkara devam etmektir.
İmansızlık, acziyet, maneviyatsızlık gibi kavramları da içinde barındıran namertlik, Allah (c.c.)’ın gücü ve kudretinin sonsuzluğunu ve her şeyin ona ait olduğunu kabul etmemektir. Bu bakımdan nankörlükle de alakalıdır. İman öyle bir cevherdir ki, insan onunla güç bulur. Bütün güzellikler ondan çıkar. Her türlü kahramanlık, cesaret, şecaat imandan alınan kuvvetle gösterilir. Mümin cesurdur. Kâfir ve münafık ise korkaktır. Mümin kendine güvenir, iç dünyasında huzura erdiği için Allah (c.c.)'tan başka hiç bir şeyden korkmaz. Münafık ise önce kendi iç dünyasında çelişkiler ve huzursuzluk içinde yaşadığı için daima ürkek, korkak ve endişelidir.
Bunun yanında Allah Teâlâ, müminleri; “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.” buyurarak müjdelemektedir.
Nankörlük, mümin bir kulun vasfı olamaz. İmanı tehdit eden önemli bozuklukların başında gelir. Resûl-i Ekrem Efendimiz hem dünyada hem de ahirette insanı bekleyen tehlikelerden Allah (c.c.)'a sığınmış ve bizlere de insanı ahlâken ve manen çökerten hastalıkları şu duasıyla haber vermiştir: “Allahım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve kabir azabından sana sığınırım. Allahım! Nefsime takvasını kazandır, onu arındır; çünkü onu arındıranların en hayırlısı sensin. Nefsimin sahibi ve efendisi yalnız sensin. Allahım! Faydasız ilimden, ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul olmayacak duadan sana sığınırım.” Allah (c.c.) tarafından kendisine, az sözle çok mana ifade etme (cevamiu'l-kelim) yeteneği verilmiş olan Resûlullah Efendimiz, bu son derece özlü duada, en önemli zaaflarımızdan söz ederek onlardan Cenab-ı Hakk'a sığınmaktadır. Bu zaafların ilki acizlik yani güç kuvvetten düşüp ibadet ve tâat edemeyecek hale gelmek, ikincisi tembellik yani hayır ve hasenat yapamayacak bir gevşeklik illetine müptela olmak, üçüncüsü korkaklık yani nefsin ve şeytanın oyunlarına karşı koyamayacak derecede gevşemek, dördüncüsü cimrilik yani elindeki maddî imkanları Allah (c.c.)'ın rızasına uygun şekilde sarf edememek, beşincisi insanın itibarını beş paralık eden ihtiyarlık yani erzel-i ömür diye de anlatılan ömrün en kötü çağına girmek ve bildiğini unutarak büsbütün bunamak, altıncısı da kabir azabı yani dünyada işlenen günahlar sebebiyle kabirde büyük sıkıntılara duçar olmak.
Çoğu kimseyi kulluk sınavında başarısız kılan bu zaaflar herkesin başına gelebilir. Bunlardan ihtiyarlık dışında kalanlar irade gayretiyle engellenebilir. Her biri dünyamızı mahvedebilecek, bizi helak edebilecek olan bu zaaflardan Resûlullah Efendimiz'in yaptığı gibi Allah (c.c.)'a sığınmamız gerekir. Nefsimizin oyununa gelmemek için tekrar tekrar kendimize sormamız gerekir. Biz Allah (c.c.) yolunda ne yaptık? Hangi yiğitlik denemesinden geçtik? Hangi imtihanı kazandık? Şayet biz, Allah (c.c.)'ın sevdiği insanlar gibi zor bir imtihandan geçmemişsek, korkak, pısırık, uyuşuk ve rahatına düşkün nefsimize, ‘Ey nefsim! Din uğrunda sen ne kadar sıkıntı çektin?’ diye sormalıyız. Cihad ruhundan uzak yetiştiği için sıkıntılardan korkan, Allah (c.c.) için fedakârlığın ne olduğunu tatmayan nefsimize din uğrunda zahmetlere katlanmanın korkulacak, ürkülecek bir şey olmadığını öğretmeliyiz. Şayet Allah Teâlâ bize lütfetmiş de bugüne kadar din uğrunda başımıza hiçbir sıkıntı vermemişse, şükreden bir kul olmanın gerektirdiği sorumlulukları hatırlamaya çalışalım. Ömür nimetinin insana sadece bir defa verildiğini hatırdan hiç çıkarmayıp fırsatı iyi değerlendirelim. Konunun sevgiyle de yakından bağlantısı vardır. İnsan sevdiğine namertlik yapamaz. Allah (c.c.)'ın sevdikleri arasında da namertler değil muhsinler, tevbe eden ve günahlardan temizlenenler, hürmet ve sevgisi sebebiyle Allah (c.c.)'a saygı duyup, kötülüklerden ve çirkinliklerden korunanlar yani muttakîler, sabredenler, Allah (c.c.)'a güvenenler ve adaletli davrananlar sayılır. Bunların her biri, ulaşılması hiç de kolay olmayan, üstün insan ve seçkin mü'min olmakla elde edilebilecek mertebelerdir. O halde, Allah (c.c.)'ın sevdiği bir insan olabilmek, onların arasına girebilmek, büyük bir gayreti, emirlere uymayı, namertlikten kaçınmayı, fedakarlığı gerektirir. İman, sevginin ilk basamağı, ilk hareket noktasıdır. Zira iman, sevgide vahdetin esası, şirkten kurtulmanın temel taşıdır. Sevgide şirk, bütün şirklerin en büyüğü ve şirk çeşitlerinin kaynağıdır. Sevgide vahdet, tevhîd akidesinin özüdür. Meşru olan her sevgi, bu tevhid esası içinde mütalaa edilir, İslâm Dini, meşru olan sevgileri Allah sevgisinin gereği kabul eder. Çünkü Peygamber sevgisi, ana-baba sevgisi, çocuk sevgisi gibi sevgiler Allah (c.c.)'ın emridir.
Bu çeşit sevgiler Allah (c.c.)'ın sevgisinin önüne geçmeyeceği gibi, ona ortak da olamazlar. “Kendilerine kitap verdiklerimiz, Muhammed'i oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir grup bile bile gerçeği gizlerler.”
Bütün insanlığa gönderilmiş olan Hz. Peygamber (s.a.v.), ahlâksızlığı ve insanlık dışı fiilleri ortadan kaldırmak ve yerine iyiliği, doğruyu, güzelliği, hakkı ve adaleti yerleştirmek için çalışmıştır. “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir.” ayetiyle peygamberliğinin tüm insanlığı kuşattığını ve “Oysa, sen içlerinde iken Allah onlara azab etmez.” buyurarak O’nu ümmet için tehlikelere, felaketlere karşı bir emniyet ve güven kaynağı kılmıştır. Namertler, nankörler ve iman etmeden hayat yaşayanlar, kendilerine hayatiyet kazandıracak fırsatları kaçırmış ve kendi kendilerini adeta sakatlıklarla malul, eli-kolu bağlı ve sanki zavallı bir hale ebediyyen mahkum etmişlerdir. Yeryüzündeki yaşayışları süresince yapmaları gerektiği halde yapmadıklarından ve yapmamaları gerektiği halde ısrarla yaptıklarından dolayı kendi amelleri ile oluşturdukları hüviyetleri, ahirette, orada geçerli düzene asla intibak edemeyecek; ilahi huzura yükselecek hayatiyetten mahrum kalacak, dışlanacak ve asla herhangi bir yardıma, tavassuta ve şefaate mazhar olamayacaklardır.
“Kim beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır (işi zordur) ve onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O 'Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben hakikaten görür idim' der. (Allah ona) Buyurur ki, 'İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de sen unutuluyorsun.” Dünyada iken imandan mahrum bir hayat süren ve bunun bir sonucu olarak Allah (c.c.)'a saygı ve bağlılığın ifadesi olan ibadetlerden uzak yaşayanların durumlarını tasvir eden şu ayetler ne kadar ürperticidir. “O gün baldır açılır (her şey ayan beyan ortaya çıkar) ve secdeye davet edilirler; fakat buna güç yetiremezler. Gözleri düşkün bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar secdeye (vaktiyle dünyada) sapasağlam iken davet ediliyorlardı. (Fakat yapmıyorlardı)” Yeryüzünde yaşanan fani (geçici) hayatın önemi, gerçek ve ebedi hayat olan ahirete hazırlanma ve bu konuda fırsatlar sunma noktasındadır. Esprisi, gayesi ve sonuçları kendi içinde başlayıp biten; burada düğümlenen; ölümle noktalanan bir serüvenden ibaret değil; anlamı ahirete sarkan bir varoluş safhası ve hayat kavramının zaman ve mekanla kayıtlı bir sürecinden ibarettir. Bu süreçte inançları ve eylemleriyle insanlar, hayatları boyunca durmadan, benliklerine artı veya eksi puan kazandırmaya devam ederler. Onların bütün hal, tavır ve davranışları; sonuçları ve bıraktıkları izler itibariyle hüviyetlerine mal olur; her şeyleri onlar için müspet veya menfi anlamda bir 'kesb' yani iyi veya kötü kazanç teşkil eder. Böylece şekillenen müktesebatları (birikimleri) ölümleri ile birlikte onlar için bir tür uhrevi kimlik oluşturur.
Bu hüviyet ya takva ile vücut bulmuştur ve böylece Rabbinin hoşnutluğunu kazanmıştır. O takdirde ahiret ortamı için gerekli donanımı haizdir ve orada ileri anlamda hayatiyet bulmuş, gerçek hayata ve mutluluğa ermiştir. Yahut da küfür, nifak, isyan ve günaha boğulmuş olarak tam bir hüsrana uğramıştır. Namertlik Hastalığından Kurtuluş Yolu Ahiretin 'Darü'l karar' (sürekli kalınacak yurt) olduğunu haber veren İslâm, insanları ebedi ve gerçek hayata çağıran ve bunun yollarını gösteren biricik risalettir. Bize düşen görev, bu risaletin aydınlattığı nurlu yola girerek ebedi ve gerçek hayatımızı kazanmak için elimizden geldiğince hazırlanmaya gayret etmek ve bu yegâne kurtuluş çabasına bütün insanların, mümkün olduğunca, katılımını sağlamak maksadıyla çalışmaktır. Aksi takdirde namertlik ve nankörlüğün hayatımızın bir parçası, ölçüsü olmasından kurtulmamız zordur.