الحُمق
‘Humuk’, hamakat, ahmaklık, zihin durgunluğu, akıl ve zekâ yetersizliğidir. Aklın eksikliğinden doğan bir dimağ hastalığıdır. [1]
Humuk sahibi, bir şeyin zararını bilmekle beraber o şeyi konulmuş olduğu şeyin dışına, gayesine aykırı koyar. Şairin ‘Her derdin bir çaresi vardır. Doktorlar ona çare bulabiliyorlar. Ancak ahmaklık hastalığı bunun dışındadır. Bu hastalık kolay kolay ilaç kabul etmez’ dediği gibi bu hastalığa ilâç etkili olmaz. Bunun ilacı ancak ölümdür. Yani ahmak insanın ahmaklığı ancak öldüğü zaman şifa bulmuş sayılır.
“De ki: "Biz Allah'ı bırakıp da bize fayda veya zarar vermeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim? Arkadaşları, bize gel, diye doğru yola çağırdıkları halde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp, şeytanların ayartarak uçuruma çektikleri ahmak gibi mi olalım?" De ki: "Allah'ın gösterdiği yol, yegâne doğru yoldur. Bize, bütün âlemlerin Rabb'ine teslim olmamız emir olundu.” [2]
Hz. İsa (a.s.): ‘Ben Allah’ın yardımı ile sağır ve dilsizleri iyi etmeyi başarırım. Fakat insanın ahmaklığını yok etmeye muktedir değilim.’ buyurdu.
Bu hastalıkla hasta olanların hafızaları çoğunlukla kuvvetli olduğundan öğrendiklerini unutmazlar. Bunun için böylelerinde bilgisizlik (cehalet) şart değildir.
Ahmaklar, konuşmamayı seçselerdi ahmaklıkları o kadar anlaşılmazdı. İçlerinden bazıları bu yolu tutarak sorulan şeylere red veya tasdiki ima eder şekilde baş sallayarak veya tebessüm ederek, şaşırarak veyahut kadere havale eder gibi kısa ve bahis götürmez bir söz söyleyerek cevap verip hastalıklarını belirsiz hale getirmek isterlerse de ileri görüş sahipleri yine bunu fark ederler.
Ahmaklar ile dostluk kurmak, ortak olmak ve arkadaş olmak sıkıntıya, zarar ve eziyete nedendir. Akıllı kişi kendisi gibi akıllı kişilerle işbirliği yapar, dostluk kurar.
Ahmaklığı bütün bütün tahkir etmemek gerekir. Bunun üçe ayrılmış derecelerinden ilk iki derecesinin dünyada da gerekliliği inkâr olunamaz. Eğer bu iki kısımda bulunan kişiler olmasaydı ‘insanların ahmaklığı olmasaydı, dünya harap olurdu’ sözü uyarınca dünya kimsenin rağbetine mazhar olamayıp harap olurdu. Fakat üçüncü kısmın zararlılığından başka bir özelliği yoktur.
Ahmaklığın belirgin özellikleri şunlardır:
1. Sözünde ve işinde acele etmek,
2. Sözünden aşağı bir savunma ile dönmek.
3. Söz verip de dönmek, hakları gözetmemek ve bütün halktan sadakat ve gayret
beklemek.
4. Denenmemiş kişilere iş konusunda güvenmek.
5. Akıl ve yeteneklerini kullanmadan evvel vücudunu
kullanıp yormak.
6. Bilmediği kimselerin yanında bilgiçlik taslamak.
Bir hükmü düşünmeksizin red ve inkâr veya hiç gerekçe göstermeksizin kabul ve ikrar da ahmaklık özelliklerinden sayılır. İbn-i Sina, ‘İşaret’ isimli kitabının sonunda : ‘Delil getirerek kaçınılması belli olmayan şeyi inkâr ahmaklıktır ve bu ahmaklık taklit ehlinin burhana (delile) bakmaksızın kolayca bir şeyi kabul ve ikrardaki ahmaklığından daha büyüktür. Ahmak ilk önce kovulmuş şeytan, ikinci olarak da tam bir cahildir. Akıllı, delil sunulmuş ise o tarafa hüküm verir ve hiçbir taraf kuvvetli delile dayanmadığı zaman durup işi imkâna bırakır. Yani ne doğruluğuna inanır, ne de ondan kaçınılması gerektiğine yönelir.’ demiştir. [3]
Meryem oğlu İsa (a.s.), sanki kendisini bir arslan kovalıyormuş gibi canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Adamın biri bu hale hayret ederek ardından koştu ve şöyle seslendi: ‘Hayrola, ürkütülmüş bir kuş gibi çırpına çırpına niçin ve nereye kaçıyorsun? Arkanda kimse yok!’
Hz. İsa (a.s.) o kadar hızlı koşuyordu ki, acelesinden adamın sorusuna cevap veremedi. Onun bu şekilde kaçışını merak eden adam, nihayet ona yaklaştı ve: ‘Ey Rûhullah! Ne olur Allah için bir an dur da söyle: Senin bu kaçışın benim için bir merak konusu oldu! Kimden kaçıyorsun? Arkanda ne arslan, ne düşman, ne de korkulacak bir şey var.’ dedi.
Bunun üzerine Hz. İsa (a.s.): ‘Ahmaktan kaçıyorum ahmaktan!.. Git bana mani olma ki, kendimi kurtarayım!.’ diye karşılık verdi. Bu kez adam: ‘Nefesi ile körlerin ve sağırların şifa bulduğu ‘Mesih’ sen değil misin? diye sordu. Hz. İsa (a.s.): ‘Evet, benim’ diye cevap verdi.
Adam devamla: ‘Manevi sırlara mazhar olan ve bu yüzden ‘Ruhullah’ sıfatını alan manevi şahıs sen değil misin? Sen ki, ölmüş birine o duayı okuduğunda, o kimse, av bulmuş arslan gibi kabrinden sıçrayıp kalkıyordu.’ dedi. Bunun üzerine Hz. İsâ (a.s.) ‘Evet ölüye okuyan benim.’ cevabını verdi.
Adam sordu: Ey güzel yüzlü İsa! Çamurdan kuş yapıp uçuran sen değil misin?
Hz. İsa (a.s.) ‘Evet...’ dedi. Sonra adam: ‘Ey temiz Ruh! İstediğin her şeyi yapabildiğin halde kimden korkuyorsun?’
Hz. İsa (a.s.) : ‘Evvela ruhu, sonra cesedi yaratan Cenabı Hakk'a ve O'nun sıfatlarına yemin ederim ki, o duayı yani İsm-i Âzam Duası'nı sağır ve köre okudum; onlar iyileştiler. Yine o duayı kayalık bir dağa okudum, ortasından çatladı; ölü bir cesede okudum, dirildi; hiç bir şeyi olmayan fakire okudum, zengin oldu. Fakat o duayı bir ahmağın kalbine şefkat ve merhametle binlerce defa okuduğum halde fayda vermedi. O ahmak, katı bir taş kesildi; lakin ahmaklığından vazgeçmedi. Çorak bir kum oldu da, ondan bir ot bile bitmedi.’ dedi.
Bu sözleri duyan adamın hayreti daha da arttı ve merakla Hz. İsa (a.s.)’ya sordu: ‘İsm-i Âzam’ bu kadar şeye tesir edip şifa verdiği halden niçin ahmaklığa tesir edememiştir? Halbuki diğerleri de bir hastalıktır; onlara deva olup da buna olamayışının sebeb-i hikmeti ne olabilir?
Hz. İsa (a.s.) cevap verdi: ‘Ahmaklık, kahr-ı ilahî olan bir hastalıktır. Diğerleri ise körlük gibi kahr-ı ilahî'ye uğramayan hastalıklardır. İbtila da bir hastalıktır; ancak sadece mübtelasına acınır. Ahmaklığa gelince o da bir hastalıktır, lakin ekseriya başkasını yaralar ve zarar verir. Ahmaklık damgası Allah (c.c.)'ın bir mührüdür. Ona hiç kimse çare bulamaz.’
Mevlana yine ahmaklık hakkında şöyle buyuruyor: ‘Ahmaklardan kaç ki, İsa (a.s.) onlardan kaçtı. Ahmaklarla sohbet nice kanlar dökmüştür.’ Yine Mevlana Hazretleri bazı beyitlerinde ahmakların vasıflarını şu şekilde anlatır:
‘Ahmak herkesin ölümünü işitir de kendi ölümünü hiç hatırına getirmek istemez.’ ‘Herkesin ayıp ve kusurunu kılı kırk yararcasına araştırır, görür ve etrafa yayar. Fakat hamakatinden dolayı kendisinin zerre kadar ayıbını görmez.’ O dünyaya öyle bir dalıp aldanmıştır ki her şeyin terk edileceğini çok iyi bildiği halde soyulmaktan korkar. Halbuki çıplak kimsenin, kendisini hırsızların soyacağından korkması ne tuhaf bir şeydir!’
‘İnsan dünyaya çıplak gelmiş çıplak gidecektir. Hal böyleyken hırsız endişesinden neredeyse onun yüreği çatlar! Ölüm anında servetinin kendisine ait olmadığını anlar. Lakin iş işten geçmiş her şey bitmiştir.’
‘Hayattayken onun bu mal kaybetme korkusu; eteğine çakıl taşları doldurup da kendisini mal sahibi zanneden ve onların üzerine titreyen çocukların korkusu gibidir. Eğer o çakıl taşlarından bir parçasını elinden alsan ağlar, geri versen sevinir. Çocukta ilim ve hal giysisi bulunmadığı için ağlaması da gülmesi de geçerli değildir. Ahmak da dünyanın geçici servetini kendisinin malı sandığı için o yalancı servetin üzerine tıpkı çocuk gibi titrer!’
‘Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak ise rüyada define bulmak gibidir. Dünya malı belirli bir zaman dilimi içinde nesilden nesile aktarılarak yine dünyada kalır.’ Mevlana (k.s.) son beytinde bu macerayı şöyle bitirir: ‘Ölüm meleği, gafil zenginin canını almakla onu uykudan uyandırır. O kimse hakiki maliki bulunmadığı bir mal için dünyada çektiği sıkıntıya hayret eder ve bin pişman olur. Lakin bu ona hiç bir fayda vermez...’ [4]
Kur'ân-ı Kerîm'de iki çeşit ahmaklıktan bahsedilmektedir. Bunlardan birinci sınıf, kâfirler ve müşrikler olup, Allah Teala bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple düşünemez ve idrak edemezler.’ [5]
Ebu Cehil, Ebu Lehep, Muğire b. Şu'be v.b. kimseler kalpleri mühürlü, sağır kör ve dilsiz olduklarından hidayete eremediler. Bu yüzden onlar: ‘Biz sana inanırsak Kureyş'in kadınları bizi ayıplar’ veya ‘Peygamberlik bize gelmeliydi. Çünkü bizim malımız ve çocuklarımız daha çoktur’ diyerek akıl ve mantık dışı şeyler söylemişlerdir. Öyle ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın hak peygamber olduğunu çok iyi bildikleri halde ahmaklıkları sebebiyle inat ve inkâr etmişlerdir. Sonunda ise azaba uğramışlardır. “İşte azap böyledir. Ahiret azabı ise daha büyüktür! Keşke bilselerdi!” [6]
İkinci sınıf ahmaklar, yaptığının sonucunu düşünmeden, konuştuğu sözcüklerin neticesini düşünmeden hareket eden ve devamlı insanları inciten, kıran, bozan tiplerdir. Ahmaklık, neticede gafleti doğurur. Gaflet ise yaşanan anın, meçhul bir istikballe değiştirilmesi ve gelecek endişesi taşımamaktır. Bu yüzden Hakk Teala Hazretleri ‘gafillerden olma’ buyurmakla, esasen insanın gaflete düşmesine sebep olan ahmaklığı yermektedir.
Nitekim Hz. Ali (r.a.): ‘Ahmak ve cahil ile arkadaşlık etme. Ondan kendini koru. Nice ahmaklar vardır ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak ederler. Kişi, arkadaşı ile ölçülür. Bir şey için diğer şeyde mikyas ve benzerlik vardır. Kalpler buluştuğu zaman, birinin diğerine delaleti vardır’ buyurmuştur.
Ahmak adam, kâr yapacak yerde bilmeyerek zarar yapar. Bunun için şair:
‘Akıllı düşmandan korkmam, fakat ahmak dosttan korkarım.
Akıl bir fendir. Yolu da açık meydandadır.
Fakat ahmaklık çeşit çeşittir.’ demiştir. Bunun için ‘ahmaktan uzaklaşmak Allah (c.c.)’a yaklaşmaktır’ denilmiştir.
Bir hadislerinde Resûlullah (s.a.v.) bir grup kadından bahsetmekte ve bunlardan bir tanesinin ahmak kocasının olmasının şikâyete sebep olduğunu bahsetmektedir: “Bir zaman on bir kadın bir yerde oturmuşlar ve kocalarının hal ve şanından bir şey saklamayıp birbirlerine bildireceklerine dair aralarında sözleşmişler ve bağlanmışlardı. Yedinci kadın da: Kocam erlik vazifesini ifadan aciz ve işini bilmez ahmak bir kişidir. Her dert onun derdidir (vücudu hastalık doludur ve huysuz) başımı yarar, vücudumu yaralar. Her şeyden onun vurmak yarmak adetidir, demiştir.” [7]
Resûlullah (s.a.v.) ahmaklığı daha geniş bir çerçevede değerlendirerek, ifrat noktasında gülme ve ağlama esnasında çıkarılan sesleri ‘ahmak ses’ olarak ifade etmektedir. Resûlullah (s.a.v.), oğlu Hz. İbrahim’i can çekişir vaziyette buldu. Kucağına aldı ve ağladı. Abdurrahman b. Avf (r.a.): ‘Ağlıyor musun? Ağlamaktan bizi sen men etmedin mi?’ dedi. Resûlullah (s.a.v.), “Hayır (ağlamaktan değil), iki ahmak, facir sesten yasakladım: Oyun, eğlence, musiki sesi ve şeytan çalgısı, bir de musibet sırasındaki (matem) sesi, yüzlerin yolunması, üst başın yırtılması ve matem. Ağlamak ise rahmettir, rahmet etmeyene merhamet edilmez.” [8]
Hz. Aişe (r.a.)’nin rivayetine göre, bir adam, Resûlullah (s.a.v.)'ın huzuruna girmek için izin istemişti. Resûlullah (s.a.v.): “Bir aşiretin kardeşi ne kötü!” buyurdu. Ama adam girince ona iyi davrandı, yumuşak sözle hitap etti. Adam gidince: ‘Ey Allah'ın Resûlü! Adamın sesini işitince şöyle şöyle söyledin. Sonra yüzüne karşı iltifat ettin, iyi davrandın’ dedim. Şu cevabı verdi: “Ey Aişe! Beni ne zaman kaba buldun? Kıyamet günü, Allah Teala hazretlerinin yanında mevkice insanların en kötüsü, kabalığından korkarak halkın kendisini terk ettiği kimsedir.” [9]
Kendisine ‘itaat edilen ahmak’ denilen bu ahmak adam Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına geldiği zamanki iltifatını, bir kısım alimler, onun kalbini kazanarak kavminin Müslüman olmasını sağlama ümidiyle izah etmiştir.
Kurtuluş Yolu: Akıllı Olmak Ve Akıllı Olanlarla Dostluk Kurmak
Ahmaklıktan kurtulan, Rabb'ine yakın olur. O'na yakın olan da ilahi tasarrufa sahip olur. Allah (c.c.)'ın veli kulları, toplumun en akıllı, idrak ve şuur bakımından en üstün kimseleridir. Zîra onlar Peygamber (s.a.v.) varisleridir. “Ey akıl sahipleri benden korkun!” [10]
“Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alır.” [11]
“Ancak akıl sahipleri anlar.” [12] Ayrıca bir adam Hz. Peygamber (s.a.v)’e çok methedildiğinde Efendimiz (s.a.v.) üç defa: “Aklı nasıl?” diye sormuştur.
Bir başka hadislerinde ise: “Akıllı kimse, nefsini heva ve hevesine uymayan ve ölümden sonrası için hazırlık yapandır.” buyurmuştur. [13]
Bir sahâbî, Resûlallah (s.a.v.)'a sordu: ‘Akıllı insan kimdir ya Resûlallâh?’
Hazret-i Peygamber (s.a.v.) buyurdular: “Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir. İşte onlar zekî insanlardır.” Bunlara aldanmak ise, bir ahmaklık alametidir. O da bir Müslüman’a yakışmaz. İnsanlığa rehber peygamberler ‘sıdk’ doğruluk ve ‘fetânet’ akıllılık özelliklerini taşırlar.
Akıllı insan, yalnız kendisini düşünmez, Müslümanların, yaşadığı toplumun dertleri île dertlenir. Hem kendini (gönlünü) Hakk'a verir hem de ailesi ve çocukları ve yakınları ile de ilgilenir. Onları, maddî, manevî bakımdan aydınlatır. Yani bilmediklerini bildirir. Aile bireylerinin, çocuklarının terbiye ve eğitimi ile meşgul olur. Onları başıboş bırakmaz, hepsine ayrı ayrı meşguliyet bulur. Katiyen atıl, batıl durmalarına göz yummaz. Çünkü her kötü hal ve ahlâksızlıklar işsizlikten gelir. Ailesinin ve çocuklarının dünyada huzurlu bir hayat sürmelerine itina eder. Diğer taraftan da kalplerine Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) sevgisini telkin eder, ihlasla yapılan bu gayretler sonuç verir, onlar da kulluk görevlerini seve seve yapmaya koyulurlar. Özetle, ne ekilirse o biçilir. Akıllı insan'ın endişesi istikbaldir. Onun için dünya istikbali önemli ise de, bakî (sonsuz) hayat olan ahiret hayatı daha önemlidir. Yani ahirete Allah (c.c.)'ın rızası kazanılarak göçülebilirse, işte o zaman hakiki saadet başlar. Hatta dünyada iken.
Akıllı insan; düşük ahlâklı, diyaneti zayıf insanlardan hem kendisini hem de yakınlarını korur, mümkün olduğu kadar onlarla ilişki kurdurmaz. Çünkü o, kiminle ülfet edilirse, onun halinin, ahlâkının kolaylıkla kendisine geçeceğini bilir. Daima seciyeli, güzel ahlâklı, içi-dışı doğru, Müslümanlığın özünü kavramış, dürüst, insanlarla, sadıklarla beraber bulunmayı sever, gerekirse onlara hizmet eder ve onların yanlarından ayrılmaz. Ahmak insanlardan uzak durmaya çalışır.
Ahmaklıktan, ahmak olmaktan ve ahmaklarla birlikte olmaktan Allah (c.c.)’a sığınır ve yalnızca O’ndan yardım dileriz.
[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.
[2] En’am sûresi, 6–71.
[3] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.
[4] Mesnevi, Mevlana.
[5] Bakara sûresi, 2/171.
[6] Kalem sûresi, 68/30.
[7] Buhari, Taaddüd-i Zevcat, 1817.
[8] Tirmizî, Cenaiz, 25.
[9] Buharî, Edeb, 38; Müslim, Birr 73; Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 4; Ebu Davud, Edeb, 6.
[10] Bakara sûresi, 2/197.
[11] Bakara sûresi, 2/269.
[12] Ra'd sûresi, 13/19.
[13] Tirmizi, Kıyamet, 5; İbn Mace, Zühd, 31.